Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

yazmak ya da yazmamak

Resim
Yazmak yeraltı dünyasının kılavuzu. Tanıdığın bir boşluğu kapatmaya karşı nafile bir çaba. Bir kokunun peşine takılmak, kurabiye kokusunun, mandalina kokusunun...

Çivilenmek kendi boşluğuna.

Kazımak.

İnceltmek

Acıyacağını bile bile yek bir dil olup çürük bir dişin üzerine bastırmak.

Yazmak yalnız kalmak. Yaşamamak!

Bel ağrısı, boyun fıtığı, kireçlenme gibi istenmeyen misafirleri ağırlamak.
Belki yaşamayı belli belirsiz küçümsemek, yaşamın sunduğu meyveyi elinin tersiyle itmek, kendince bir meyve bulmaya çalışmak, onu tasarlamak, büyütmek, o meyvenin varlığına inanmak, kendin pişirip kendin yemek.

Yazmak kumdan kaleler yapmak, dünyanın karşısına çıkacağın kutlu ana hazırlanmak demek. Belki de ağır ağır delirmek.

Yazmak bir okyanusun, bir çayırın neresinden tutacağını bilememek demek. Onun kıyısında olup bir kağıda bakmak, ömrünü onu kendine saklayacağın aletleri icat etmekle geçirmek demek. Yazmak okyanusun hangi kıyıdan daha güzel göründüğünü aramak, bambaşka şeyler bulmak ve sonun…

Belediye Parkında Kafka

Resim
On üç yaşımla ilgili hatırladığım tek bir anı varsa o da şudur: Belediyenin parkında kardeşimle oynuyoruz. Güzel, güneşli bir öğle havası...Parkta ikimizden başka kimse yok.. Bir süredir uzaktan park bekçisi gözünü dikmiş bize bakıyor. Ben salıncakta sallanırken yanıma gelip soruyor:

-Kaç yaşındasın sen?
-On üç.
-Görmüyor musun burada yazanı?

Hemen gösterdiği tabelaya bakıyorum. “12 yaşından büyükler oynayamaz” yazıyor. İniyorum salıncaktan. Yüzümü bir sıcaklık basıyor, yanaklarım yanmaya başlıyor. Kendimi çok kötü hissediyorum. Eğlendiğim için cezalandırılıacak kadar büyümüşüm besbelli... İlk kez bir salıncaktan kovuluyorum. Eve gidince anneme kaç yaşına kadar çocuk olunduğunu sorduğumu çok iyi hatırlıyorum. Annem “On beş” diyor tereddüt bile etmeden, sanki hep bu soruyu bekliyormuş gibi. Biraz rahatlıyorum. En azından çocukluktan kovulmuyorum. Otorite ile birebir ilk karşılaşmalarımdan biri...

Olaya bugünden bakınca ise kafamdan absürt bekçi hikayeleri yazıyorum. Aklıma Kafka geliyor.…

lekesiz zihnin sonsuz günışığı

Resim
Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini izledim tekrar. ( “Lekesiz Zihnin Sonsuz Günışığı”. Sil Baştan demeye dilim varmadı.) Filmdeki kar manzaralarını görünce ister istemez karın, lekesiz zihnin temsili olduğunu düşündüm. İnsanlara anlık da olsa geçmişini unutturan ve insanı tekrar çocuk yapan bir görüntü. İnsanoğlu başka türlü (her şeyden önce daha insaflı) bir hayat kurmayı başarabilseydi sanırım bugün kar yağdığında herkes dışarıya fırlayıp bunu kutluyor olurdu. Bu şenlik çocuklara kalmazdı sadece.
Filmi izlerken yine aklıma Emily Dickinson’ın şiiri geldi:

ben hiç kimseyim!
Ben hiç kimseyim! Peki, sen kimsin?
Hiçkimse misin, yoksa?
Biz bir çiftiz, ağzını sıkı tut!
Bilirsin, sürerler adamı yabana.

Ne kadar üzücü, herhangi biri olmak,
Bir kurbağa gibi, çok sıradan,
Hayranlık duyan bir bataklığa
Adını söylemek hiç durmadan*
Hatıralarımızdan vazgeçmek istemesek de hayatta “hiç kimse” olduğumuzu hissettiğimiz o anlara da ihtiyacımız yok mu? Birisi olmanın korkularını, kaygıların…

Prag ve Sonbahar

Resim
Bazı şehirler belli mevsimleri çağrıştırıyor. Prag bir sonbahar şehri.

Çılgınca bir turist kalabalığının, turistik kartpostallar, kupalar, oyuncaklar satan dükkanların, bilet satıcılarının arasında kuytu bir köşe arayıp geçmişin soluğunu hissetmeye çabalamanın şehri. Alegoriler şehri. "Bir varmış bir yokmuş" şehri...

Kiremit çatıların, kararmış taşların, loş sokakların, daracık tünellerin, Moldau ırmağının ve köprülerin şehri. Güzel bir baş gibi yükselen kulelerin, bakır çalığı kubbelerin şehri.

Bir meydan kafesinde bulutlu bir öğle sonrasında oturup kalmanın şehri.
Smetana’nın içinden geçen nehrin akışını anlattığı şehir.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ndeki Tomas’la Tereza’nın işgal altındaki şehri...

Nazım’ın Slavia kafesinde güneşli maviliklere duyduğu özlemin şehri :
Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
Eski kentte duruyordu,
meydanlıkta,yapayalnız.
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Usta'nın saati
onikiyi vuruyordu.
Güneşli bir güne özlem.

Kulelere bakan …

Pazar Günlerinin Çocukluğa Açılan Kapısı

Memur çocuklarına Pazar günleri bana taşrayı anımsatır. Taşra sadece küçük şehirlere, muşamba örtülü masalara, çıplak lambalı lokantalara ait değildir.* Taşra, daralan hayattır. Pazar günleri boşalan sokak gibi ıssız kalan hayat, varlığın kendini yoksun hissettiği andır.

Bir Çay mı Koysak / Varoluşçu mu Olsak?

Pazar günlerine kısaca bir çocukluk travması deyip geçebiliriz. Pazar günü benim için üzerinde bir kış ruhu gezinen orta halli bir aile evidir. Üzerlerinden bir kullanılmamışlık kokusu yayılan misafir odaları, varlığı tozlanmakla tozu alınmak arasında salınan büfeler, (Tezer Özlü’nün o hiç sevmediği) kauçuk ağaçları, cilt numarasına göre dizilmiş Hayat Ansiklopedileri, şekerlikler, küllükler, terlikler, o tektip evler ve hayatlar demektir. Ailecek sırayla yapılan banyolar, bir sobanın yanıbaşında üzerine abanılmış ev ödevleri, sürekli açık olan TV sesi, çamaşır sepeti ve odaya yayılan ütü buharıdır. Hem sürekli bir hazırlık hali hem de asılı kalan zaman, asılı kalan hayat ve onu…

Hürriyete Doğru

Resim
İyi ki doğdun Öznur!        "Gün doğmadan deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola."

Hölderlin,  "insan şiirsellikle barınır şu dünyada," demiş. Bu sözü ilk duyduğumda hemen bir yere not etmiştim. Gündelik hayatın kaba dürtüklemesinin dışındaki her önermeyi o zaman küçük bir mucizeymiş gibi karşılardım. Hala öyle aslında. Kelimelerle barınılabileceğine dair inancım da tamdı...(Hayatıma henüz çilek reçelinin girmediği yıllar...) Heves ne güzel şey!

"Seni benden ne bu kapı ne bu duvar ayıracak."

Ezginin Günlüğü'nden Hürriyete Doğru albümünü dinliyorum. Uzun zamandır dinlememiştim. Öğrencilik yıllarım geldi oturdu karşıma. (Kantinlerde asılı kalan zaman geliyor aklıma. Dali'nin sarkan saatleri!)  Müzikle arama başka hiç bir şeyin girmediği günler... Öyle zamansız şarkılar ki aynı bağı tekrar kuruyorum. Tıpkı o günlerdeki gibi sözlerin ve müziğin içine yerleşiveriyorum. İçinden kayıklar geçen, bir tuz tadı bırakan şarkılar...

Toprak somun gibi kabarıyor. A…

District 9 (Yasak Bölge)

Resim
Uzaylı filmleri deyince aklıma klişeler geliyor. ABD'yi ziyaret eden saldırgan yaratıklar, telaş içinde Meksika'ya doğru kaçışan Amerikalılar, dünyayı kurtarmak adına yine özel hayatıyla -tam da kızının mezuniyet, doğumgünü vs. partisine gitmeye söz vermiştir- ilgili bir fedakarlık yapması gereken Başkan...
Bütün bunlar bir yana nice filmde dışarıdan geleni tehdit olarak görürüz. İşte Neill Blomkamp'ın District 9 filmi , başlı başına bir siyasetin ifadesi olan bu durumu tersyüz ediyor ve karşımıza mülteci uzaylıları çıkarıyor.

Merhaba uzaylı, maalesef dünyalıyız!

Film, 1980lerin Johannesburg’unda geçer. Sürekli bir haber spikerinin aktardığı son gelişmeleri izleriz. Olaylar belgeselmiş gibi aktarılır. Başka bir gezegenden gelen büyük bir uzay gemisi, yakıtı bitince Johannesburg semalarında asılı kalmıştır. Dünyaya sığınan uzaylılar, tel örgülerin ardında 9. Bölge denilen, barakalardan oluşan geçici bir bölgeye yerleştirilir. Bu bölgenin denetimi MNU adında özel bir şirket…

Adsız Sansız Bir Jude

Resim
Geçen gün kitapçıya girer girmez elimdeki kütüphane kitapları öttü: Kitapları çantamdan çıkardım. Orada çalışan biri, ne zamandır elimde gezdirdiğim Adsız Sansız Bir Jude kitabını görünce heyecanını gizleyemedi.

-Bu çok, çok güzel bir kitaptır.
-Gerçekten de öyle. İnsanın içine işliyor.
-Çılgın Kalabalıktan Uzak'ı okudunuz mu?
-Okumadım ama çok merak ediyorum, okumak istiyorum. Okuduğum ilk Thomas Hardy kitabı bu.
-Okuyun. O da müthiş bir kitap!

Jude'un ve Sue'nun bu dünyanın dışındaki varlıklarıyla bir aradayım bir süredir. Jude ve Sue adeta dünyada yalnız kalmış iki tragedya kahramanı.. Jude bulunduğu köyde bir merdivene çıkıp uzaktaki, "üniversite ve aydınların şehri" Christmenster'ın ışıklarına bakıyor ve bir gün oraya gidip daha çok okumanın  hayalini kuruyor. Fakat köşelerin çoktan kapıldığı bir dünyada adsız sansız kalmaya yazgılı o. Sue topluma kafa tutuyor, kendi ahlakını diretiyor, yine de cesaret onun da hayatta tutunmasına yetmiyor.  "Bir gün…

Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok

Resim
Çocukluğumda sahipsiz boş arsalar olurdu. Hava kararana kadar üzerinde tepindiğimiz, köpeğimizi gömdüğümüz –rahmetli bobi!-, civcivimizi gömdüğümüz, bir kirpi görüp hem korkup hem peşinden koşturduğumuz, ölen kirpiyi gömdüğümüz koca bir arsa vardı.

Arsanın bir ucunda eski bir fabrika vardı, geceleyin tuhaf bir hayalete dönüşürdü. Tangül geceleri fabrika çatısının kiremitleri üzerinde ölmüş dedesinin yürüdüğünü söylemişti. Ardından ben de Tangül’ün dedesini çatıda yürürken görmüştüm.

Boş bir arsa, oyunlar, hayaller (ve cenaze törenleri!) biriktiriyor işte. Meğer şehirde tozun toprağın içinde bir arsa ne kadar kıymetli bir şeymiş. Kazabileceğiniz toprak, çivi saplayabileceğiniz çamur. Bunların değerini şimdi anlıyorum. Şimdilerde boş bir arsa en iyi ihtimalle otopark demek.
Mahrem Notalar İran Kedileri, İran’da kendi müziklerini yapmaya uğraşan gençler… Tüm sistemlerin en sabıkalı ruhları... Geleneksel ya da kabul gören müziğin dışında rap, pop, hip hop, hard-rock, indie-rock gibi farklı…

neşeli kadınlar arasında -I

Resim
Şebnem İşigüzel “Neşeli Kadınlar Arasında” adlı denemesinde, deniz kıyısında karşılaştığı, tombullaşmış vücutlarıyla pek dertleri olmayan, yaşını aldığı halde zincir askılı mayolar, çiçekli rengarenk pantolonlar giymekte beis görmeyen, kendini bu yaş grubu için tasarlanmış sıkıcı, lacivert trikolara mahkum etmeyen “neşeli kadınlar”dan bahseder (Ramize Erer’in tabiriymiş). Bu kadınlar için “gençlikleri ne zor şartlarda geçmiş olursa olsun evlerini, gönüllerini cennete çevirmeyi bilmişlerdir,” der. Yukardaki neşeli kadın tabiri, aklıma Toronto günlerinde otobüs duraklarında karşılaştığım, bana “sweetheart” diye hitap eden, kahkahası tüm otobüsü canlandırmaya yeten, iri küpeli siyahi kadınları getirdi. Kolay bir hayatlarının olmadığını tahmin ettiğim bu kadınlardan gelen tatlı selamla çözülür, bir kez daha “yabancıların şefkatine”  inanırdım.
Bu neşenin kaynağını ise kaygısızlıkta değil, tam tersi, çeşit çeşit kaygılarla tanışıp onlara nanik yapma cesaretinde görüyorum. Etrafıma baktığ…

"çınar, ben, ağaç ve kedi"

Resim
İşte Kerem Gibi oyununda ilk kez duyduğum, bahar gibi bir Nazım şiiri. Çınarları, kedileri, ağaçları ve hayatı seven bir adamın şiiri.
İyi baharlar, çiçekli dallar!

MASALLARIN MASALI
Su başında durmuşuz
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su g…

Up In The Air (Aklı Havada) - "Tired of America" şarkısı eşliğinde

Resim
Kimi filmler vardır, yeni bir şeyler söylüyormuş gibi yapar ve üzerini biraz kazıdığınızda altından vaaz veren bir Mel Gibson çıkar.

Issız Adam Uçakta / Kartlarım, millerim ve ben!!!

Film, uçakta –hep aynı havayolu- ya da otel odalarında –hep aynı otel- iken mutlu olan, duygusal bağ kurmaktan kaçınan bir adamı anlatıyor. Clooney, işi gereği Amerika’nın dört bir yanına uçuyor, 320 günü yolculukta geçiyor, evde olduğu diğer 40 güne de katlanıyor bir şekilde. Film boyunca onu jilet gibi takımlarının içinde, “cool” adam olarak izliyoruz. Bir uçuş gurusu olmuş adeta, havaalanında şaşkın şaşkın dolaşan kalabalıklardan çeviklikle sıyrılıyor, kartları sayesinde sorunsuzca uçaktaki rahat koltuğuna kuruluyor. (Zaten onu patlak, tekeri çıkmış ya da yamulmuş bir bavulla bu dünyada göremeyeceğimiz kesin…Bu durumlar ancak biz fanilerin başına gelir.) Filmin sonunda atılan yumrukla bile sarsılmıyor, bize Hollywood’un sağlam kalelerinden biri olduğunu gösteriyor. Clooney’nin yaptığı iş ise insanlara…

Çıkmaz Sokak

Resim
Mart güneşinin gezindiği çatıların altından geçer sokak. Seksek çizgilerinden, patlak topların gölgesinden, çocuk uykularından geçer


Emine sabah mahmuru, sokağın tam ortasında durur. Ayaklarının altı kiremit rengi,.,. Çıkmaz sokağın hep ortası bulunur. Emine sokağı adımlar, sabah ayazını, kömür kokusunu adımlar. Bir güvercin gelir, Emine’nin yanına sokulur.

Teneke saksılar merdivenleri avutur. Çiçekler büyür, çocuklar sokaklarda koşuşur. Kışın pencere önleri hep karlı olur. Emine evde kavga olunca kulaklarını kapatır. Yüksek sesle saymaya başlar.Televizyondaki cambaz Emine’yi yanına çağırır. Emine birden ona kadar sayar.

Yazları kadınlar kapı önlerine oturur. Kışın isli günleri bir bir yolunur. Halılar, kilimler yıkanır. Üzerinde ceylanlar ıslanır. Çıplak çocuk ayakları birbirini kovalar. Emine hep uzakta durur. Gözucuyla onlara bakar. Ceylanlarla bir tek o konuşur.

Kırık kiremit tutan çocuk elleriyle sokağın ortasına çizgiler çekilir. Bir tek çocuklar üzerinde sekebilir. Onları kim…

Arzunun Kanatları / Çocukluk Şarkısı

Resim
Der Himmel über Berlin (Berlin Üzerinde Gökyüzü) Berlin, trapezciler ve (sırf mürekkep lekesi için bile) insan olmayı özleyen melekler üzerine bir WimWenders (ve Nick Cave) masalı. O masaldan Peter Handke'in bir şiiri...
ÇOCUKLUK ŞARKISI Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel, bir su birikintisinin de deniz olmasını. Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Herşey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.

Çocuk henüz çocukken hiçbirşey hakkında fikri yoktu. Alışkanlıkları yoktu Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı. Saçının bir tutamı hiç yatmazdı ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim, Neden buradayım da orda değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor. Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?
Gerçekten kötülük var mı? Gerçekten kötü i…

Kış Sessizliği - Winterstilte

Resim
Karın altındaki sesler Kış sessizliğimi, Bu yıl If İstanbul’da gittiğim Kış Sessizliği ile sonlandırmayı düşünüyorum! Zaten İstanbul’da festival demek, kışın tozunu silkeleme zamanı geldi demek.
Kış Sessizliği, Alpler’de bir dağ köyünde, dört kızkardeş ve annenin ölen babanın ardından  girdikleri sessiz bir yas dönemini anlatıyor. Doğrusu ne zamandır uzun sessizliklerin olduğu bir film izlememiştim. (En son izlediğim, Tayvanlı yönetmen -ismini bakmadan yazabiliyorum sonunda- Hou Hsiau-Hsien’in bir filmiydi sanırım.) Her ne kadar Almodovar enerjisiyle dolu, kıpır kıpır filmlere bayılsam da hamarat bir yönetmenin elinden çıkmış sessizlik filmlerini de çok seviyorum. O sessizliğin içinde kendime bir köşe bulup oturmak ve ardından da böyle afili laflar etmek hoşuma gidiyor. Ne yapayım.
Kış Sessizliği’nde evin içinde sessizce dini bir ritüeli yerine getirircesine çorap yamayıp, hamur açan, nakış yapan, günlük uğraşlarıyla meşgul kadınları görüyoruz. Aynı anda aynı işleri yapan kadınlar… Ay…

All That Jazz - Broadway, Vivaldi ve Ölüm Meleği

Resim
All That Jazz, tıpkı Fame (Şöhret) dizisi gibi beni etkisi altına alan başka bir gösteri dünyası filmi, başka bir seksenli yıllar güzellemesi.
All That Jazz’ın, yönetmen Bob Fosse’un hayatını anlattığı söylenir. Baş karakter Joe Gideon New Yorklu bir koreograftır. Jaws filminden tanıdığımız aktör Roy Scheider, Gideon’un nevrotik enerjisini ekrana taşımakta harikalar yaratır. (Unutulmaz film karakterleri dendiğinde aklıma gelen isimlerden biri olurdu.) All That Jazz filmi, Gideon’ın ta kendisidir aslında, biraz tepeden bakar. Broadway’in dahi çocuğudur. Ama neyse ki dahilere öfke nöbetlerini pek yakıştıran Hollywood (Beethoven, Mozart, ve daha niceleri bundan nasibini alırlar. Adeta öfkesiz ve kaprissiz bir dahi düşünemeyiz. “Karizmatik” kelimesi bu ihtiyaçtan doğmuş olsa gerek.) burada elini korkak alıştırır da biz de -yanaklarını mıncıklamak isteyeceğimiz sevimlilikte biri olmasa da- daha sahici bir karakterle tanışırız. (Yine de arkadaş olmak istemem, o ayrı.)

Gideon, delirme nöbetle…

Bir Korku Klasiği - "Meet Me In St. Louis"

Resim
Geçen gün izlediğim bir filmin ardından korku filmleriyle müzikaller arasında ince bir çizgi olduğuna karar verdim. Kimi müzikal filmler -bize hiç hissettirmeden- rahatlıkla fantastik bir korku filminin sınırlarına varabiliyor. “Meet Me In St. Louis” filminde kalabalık Smith ailesini görürüz. Verandalı, çatı katlı, küçük Johnlar’ın evi gibi bir evde (ve pekala onlar gibi birbirlerine her akşam iyi geceler dileyebilecek bir aile atmosferinde) yaşarlar. Evin genç kızları kendi aralarında sürekli fısır fısır konuşur, kabarık kıyafetleriyle sincaplar gibi evin içinde tıpırdayıp durur,  Dansa gidecek eşleri olmadığında dünya başlarına yıkılır, hep -babaya söylenmeyen- küçük bir planları olur. Baba, işi nedeniyle New York’a taşınmaları gerektiğini söylediğinde ev ahalisi kahrolur ama duruma razı olur. Herkesin bu kadar üzüldüğünü gören baba iyice düşünür taşınır. Bir geceyarısı aniden ev ahalisini yataklarından kaldırıp evin salonunda toplar ve gururla “Çocuklar, çürüyünceye kadar St. Loui…