Kayıtlar

2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Resim
Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga, okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :)
Aylardan Kasım örtmenim!Bir ciddiyeti var sanki bu ayın,ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (Tom Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P)
Mevsimden mi bilmem ama bugünlerde her…

bir yaz gecesinden notlar

Resim
"Mavi bir renk değil bir huydur bende  ve benim yetinmezliğimdir"
Hiçbir şey anlamadım bu yazdan, ne tuhaf geçti. Zaten yaz sıcağının insanı pelteleştiren, nemden ağırlaşmış, birbirine benzeyen günleri içime hep bir sıkıntı verir. Büyük şehirlerde sanki şehir o yaz boyunca soğurduğu sıcak nefesini solur yüzünüze yüzünüze, kaçamazsınız bir yerlere. Yaz gecelerini severim ama, uzadıkça uzasın isterim, uzatırım. (Maviye çalar ya bir de rengi hani.) Hafif bir esintide gece yürüyüşleri, sokaklar, teraslar, balkonlar, yine sokaklar... Sanki duvarlar arasında yaşadığımızı bize biraz unutturacak bir şeyler var yaz gecelerinde…

Pencereler açık, dışarının sesleri doluyor içeriye. Alt komşu kaç gündür döne döne Ajda’nın insanın içini sızlatan eski şarkılarını dinliyor. Sokağın karşısındaki evlerden birinden de 60ların 70lerin Amerikan şarkıları yükseliyor kimi zaman. Daha önce hiç duymadığım şarkılar, insanın hiçbir şey yapmayıp sadece onları dinleyesi geliyor. Asi bir taşralı şarkıcının …

çay, annem, bir de ben

Resim
umulmadık bir gün olabilir bugün
aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
bir çay söyle yağmurların kokusunda.

Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince.
Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıralım, çiçek dikelim…

çöldeki izler

Resim
Bu yıl festivalde seçtiğim filmlerin çoğunun kadın hikayelerinden oluştuğunu farkettim. Papusza, May'in Yazı, Ida, Muhteşem Kedibalığı ve Çöldeki İzler. Çöldeki İzler'i seçerken itiraf etmeliyim ki çölde geçiyor olması, ilham verici hikayesi ve bir yol filmi olması etkiliydi. 
Film gerçek bir hikâyeye, 1977 yılında 2700 kilometre yürüyerek Avusturya çölünü 9 ayda geçen Robyn Davidson’ın yolculuğuna dayanıyor. Robyn daha sonra seyahatiyle ilgili yazdıklarını bir kitap haline getiriyor. Film de bu kitaptan uyarlanıyor.
Robyn, bağımsızlığına düşkün, içe dönük bir genç kadın. İnsanlarla bir arada olmaktan, konuşmaktan pek hoşlanmıyor fakat köpeği Diggity’yle dokunaklı bir ilişkisi var, çöl yolculuğu için tanıştığı develerle de hemen bir yakınlık kuruyor. Hayvanlarla kurulan o sessiz iletişimin güzelliği... İki yıl boyunca hem seyahatte yanına alacağı develeri yakından tanımak hem de para kazanmak için çiftliklerde çalışıyor. Yolculuğuna finansal destek sağlayan National Geographic, …

papusza (taş bebek): çingene şairin hikayesi

Resim
Film festivaline olan ilgimi, fazlaca şişirilmiş filmler, şehrin "gözde mekanı" gibi fetiş haline gelen festival filan derken son birkaç yıldır yitirmiştim aslında. Yine de festival (Beyaz Geceler’in anısı ya da) dürtüyor insanı. Bu arada bir üniversiteliden duyduklarımı not edeyim festival gözlemi olarak: “Abi, yaş ortalamasına bakar mısın ya?” Eskiden çoğunlukla öğrenciler giderdi festivale, şimdi öyle değil, yaşına başına bakmadan doluşuyorlar salonlara tabii:) Doluşmakla da kalmayıp öğrenci ataletini -bizim zamanımızda vardı öyle bir mefhum- fersah fersah aşan bir cevvallikle organize olup biletleri filan da alıp bitiriyorlar bu festivalmilitanları!

Papusza filminden bahsedeceğim. Aslında beni hem filmin kendisi etkiledi, hem de filmin merkezinde yer alan şair Papusza, onun gerçek hikâyesi. Film at arabalarıyla yolculuk eden Leh bir Çingene kafilesini anlatıyor. 1907 yılında doğan Papusza (taş bebek anlamına geliyor) onlardan biri. Küçükken çaldığı tavuklar karşılığında Y…

haritadaki izler

Resim
"Ütopyalara yer vermeyen bir dünya haritası eksik kalmıştır." Oscar Wilde

“Dünya senin istridyen” diyor şarkı, kimi zaman dünyanın neresinde olduğunun bir önemi kalmıyor. Yola çıkıp içindeki bir haritayı tamamlıyorsun. Yaşadıkların ve okuduklarınla eksik çehresini bulmaya çalıştığın bir dünya var. Yeryüzü dediğin bundan daha fazlası olmalı. Bilmediğin rüzgarlar, tırmanmadığın dağlar, sokaklarında yürümediğin şehirler, konuşmadığın diller, isimsiz nehirler, asırlık yontular, ayaklanmadığın meydanlar, görmediğin insanlar, yeryüzünde sürülmüş onca ıssız iz var…

Şafak vaktinde, ıssızlıkta çıkarsın yola. Öylesi güzel olur. Trene binersin, raylar boyunca gidersin. “Irıpların çalkantısında” gün olur alır başını gidersin. “Solda güneş yükselirken” gidersin. Trenler seni taşır, başıboş düşüncelerini taşır. Issız kasabalara bir yolculuk ihtimalini taşır. Penceresinden bakarsın. Önünde serilen dünyaya bakarsın. Tren yolu boyunca dizilmiş el sallayan çocuklar olursun, onlar senin çocukluğ…

can sıkıntısı üzerine

Resim
Çocukluktan bu yana koruduğum köklü hislerden biri de can sıkıntısı. Çocukken onu neyle ilişkilendirirdim hatırlamıyorum. Annem çekmeceli dikiş kutusunu çıkarırdı, önümde renkli düğmeler, kurdeleler kat kat açılırdı, oyalanırdım azıcık oyalandığımı bilmeden.
Can sıkıntısı aklıma Giorgio de Chirico’nun resimlerini getiriyor. Bu resimler sanki çoğunlukla öğle vaktini anlatır, insanlar güneşin en tepede olduğu zamanda evlerine çekilmişlerdir. fakat nedense gölgeler alabildiğine uzundur. Hatta aslında o hapsolduğu gövdeden kopup bağımsız bir hayata doğru kaçacak gibidir. Kocaman meydanlar, binalar…Tekdüzelik ve etraftaki her şeye sinmiş hayatsızlık.
Son zamanlarda sıkça karşılaşır oldum bu ressamla. Naipaul’un Türkçe’ye yeni çevrilen kitabı (The Enigma of Arrival / Gelişin Bilmecesi) da ismini bu ressamın tablosundan almış. Truman Capote’nin “Yerel Renkler”* isimli kitabında da zaman zaman anılıyor. Nedense zihnim Capote’yi Scott Fitzgerald’la birleştirme eğiliminde. İkisinin aynı insan …