Kayıtlar

2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kördüğüm

Resim
Yıllar Sonra albümünü Ayşe’yle yurt odasında gece gündüz dinlerdik, Hümeyra’nın sanki dışarıdan değil de içimizden, çok derin bir yerden gelirdi sesi.  Gelecekten bir sıkıntı vaat eder gibiydi bu şarkılar, biz de istiflenmiş yurt odasında ağlamadan ona ağlardık. Bugünden bakınca o zamanın derdi kederi çok çocuksu görünüyor gözüme. İçine tam sızmadığın bir hayatta bir şeylere prova yaparcasına. Bir şeyler birkaç beden büyük sanki. Üzerimizdeki Tiffany Tomato kazaklarından hallice:)
O sıralar zaman zaman "bunalımlara" sürüklensem de, kendime çaktırmasam da iyimserlikle doluyum. Yeryüzünün mucizeleri var keşfedilecek. Sokaklarda ve kitapçılarda -Pazartesileri dersi ektiğim günlerde- bazen o kadar heyecanla dolaşıyorum ki o taşkın ruh halinden yorgun düşüyorum. (Şanzelize boyunca tasasız dolaşan bir Amerikalıyım, elimde Herald Tribune eksik!) Birbirimize renkler yakıştırıyoruz arkadaşlarla. Bana mavi düşüyor. Onu bilmem de Hümeyra’nın sesi olsa olsa lacivert. Onu dinlerken gelece…

"vişnenin cinsiyeti"

Resim
ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
annem sevindiydi hatırlarım.
ah demişti.
ah!
üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
annem çok sevinmelerin kadınıydı.
bazen sevinince annem gibi,
rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
annem çok sevinmelerin kadınıydı,
sıcak yemeklerin.
başına diktikleri o taş,
ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.
Didem Madak

Annem de çiçekleri, taze yeşillikleri sever, “tazecikk” der güzel yeşillikler görünce, muhakkak der. Bayat ekmekleri ıslatıp kuşlara verir, yürüyüşe çıkıp bahçelerden sarkan yaseminden bir dal koparır, eve gelip onu bir bardağın içine koyar, evin içi yasemin kokar. Annelerin sevinmesi ne güzeldir, erken uyanılan bir gün gibi. İçine bir dünya sığdırır. Bu sevinmeler de geçiyor mudur annelerden çocuklara. Geçiyordur herhalde.
Daha önce de yazmıştım, insan öğrencilik yıllarında kendine kederli duruşları yakıştırıyor. (Öğrenci evimizde Juliette Binoche’lu Mavi posteri asılı durdu, başka şansımı…

sessizlik

Resim
gecelerikolayuyuyamayanlara...
Bazen her yanın ağrır gibi sesler birikir üzerinde. O zaman bir iç mekana, sessizliğe çekilirsin, işitilmeyen seslerin yanına. Sessizliğin de eski kitaplar gibi şifa verici bir yanı vardır. Kimileri bir şeyler dağılmasın diye sürekli ses çıkarmak zorundadır. Bir şeyleri kovmak, kaçırmak, kendini korumak için. Barthes’ın dediği gibi “söyleme mecburiyeti*”. Sessizlik de eşit dağıtılmamıştır.
Sessizlik duymadığın sesleri işitme hali. Kulağını salyangoz kabuğuna dayar gibi. Gündelik seslerin gürültüsünde boğulmuş o “narin” sesler, sessizliği incitmez, onun içinde kendine kolayca bir yer bulur. 
Kırda bir yaz gecesi sessizliği. Geceleri pencereni açık bırakarak yatarsın ve o gece sessizliği, gece sesleri içinde uykuya dalarsın. Cırcır böcekleri, nadir ötüşler, komşu evlerdeki bir rüzgar çanı, rüzgarın ağaçlardaki sesi, yapraklar, uzaklarda kıyıya vurduğunu duyduğun dalgalar, evlerin o işitmediğin kımıldanışları, doğramaların hafif hafif gıcırdayışı, kepenkler…

biber, gözyaşı ve janis

Resim
Nerede kalmıştık, göğe bırakılmış bir balon sessizliğinde...Son bir iki ay pek sessiz geçmedi, yoğun geçti. Çokça yürüyerek, gazlanarak, gündemle yapışık yaşayarak, nefes almaya çalışarak, çalışmaya çalışarak, arada “abiye” bir dünyaya ışınlanarak (kuzen düğünleri, tuhaf topuzlar dünyasıJ), yaylada kiraz, vişne dağlarda kapari karpuzu toplayarak ve bir kitabı okumayı başararak. Bugünlerde bir kitaba yoğunlaşmak zor. Ama Toroslar’ın o şefkatli kucağındayken Refik Halid Karay’dan “Bugünün Saraylısı’nı okudum. Çok ilginç bulduğum yerler var, altını çizdim. Yazayım bir ara.
Yürümek benim için yeni değil. Aslında düzenle uyumlu, çalışkan bir öğrenciydim ve liseye kadar otoriteyle aram çok iyiydi, ne denirse harfiyen yerine getirir, getirmezsem huzursuz olurdum. Bayrağa bak derlerse gözümü ayırmadan bayrağa bakardım, okulda saçımın örgüsü, Kuran kursunda eteğimin boyu filan düzene birebir uygundu. Evde annem pek karışmazdı ama anneannem kız çocuklarını oturup kalkma, usturuplu giyinme konu…

"bir başka yaza doğru"

Resim
Nisan ne çabuk geçti. Daha “zalimsin” diyecektik, ince hırkalar giyecektik. Geçti işte. Bu aya da alelade günler damgasını vurdu. Günlere çiçekler eşlik etti: erguvanlar, laleler, erengüller. Pencereler açıldı, balkonlara sandalyeler atıldı, vapurun güvertesine geçildi.
Nisan ayında Janet Frame’den Bir Başka Yaza Doğru’yu okudum. Neredeyse tüm bir ay bu kitabın içinde gezindim. Dışarıda akan hayatla okuduklarınız arasındaki uçurumu fark edip hafif bir baş dönmesi yaşarsınız ya. Öyle oldu. Vapurda, kafede okurken kafamı sözcüklerden kaldırdığımda bocaladım. İç saatle dış saatin birbirini hiç tutmadığı zamanlar işte. Yazarla tanışıklığım “An Angel At My Table” filmiyle olmuştu. (Hatta bloğun ilk yazılarından biri bu film hakkında.) Filmden sonra Janet Frame’i daha da merak ettim, otobiyografisini okudum biraz, çevirmek için yanıp tutuştum. Türkçeye çevrilen iki kitabı var bildiğim kadarıyla. Bir Başka Yaza Doğru ve Baykuşlar Öterken.
Kitap Grace’in gazeteci bir tanıdığının evinde geçi…

ihtiyar adam, moby dick ve okyanus hayaletleri

Resim
Okumak istenen kitaplara ömür yetmeyecek. Üzücü ama böyle...Benim de hep ertelediğim kitaplar var. Kimisini, okumayı çok istediğimden erteliyorum. Onunla sakin bir zaman dilimini, bir süre birlikte başıboş gezinmeyi hayal ediyorum. Proust’u mesela, gitmeye yakın okumak isterim. Dünyanın büyülü bir mercek altındaki görüntüsüne son bir kez bakmak için. Onun o sahiden üzerine renkli tüller serdiği dünyayla veda niyetine.
  Bir yandan okunacak kitaplar birikirken öte yandan da “sanırım okumayacağım” deyip vazgeçtiğim ve akabinde bir rahatlama hissettiğim -vazgeçmek ne güzel!- kitaplar oluyor. Başıma bir şey gelmeyecekse, bunlardan biri Moby Dick. Fakat ben okumayacağım dedikçe (“büyük konuşma” derler ya hep) önüme gelip gelip duruyor. En son, çevirdiğim kitapta birtakım alıntılarla karşıma çıktı, ben de gidip kitapçıda epey bir karıştırdım. Hepsi denizde geçmiyormuş, oh! Uzunca bir süre uçsuz bucaksız bir denizin ortasında olduğumu düşünmek hakikaten beni geriyor. Bana göre tam bir klost…

oyunsever kadınlar arasında

Resim
Oyun olmadan hayata dayanmak ne zor. Oyunun içindeki "hayat" ve küçük direnişler güzel. Kendimi çok daralmış hissettiğimde, bir dayanışma hissiyle hatırladığım kadınlar var. Bir zamanlar yan yana mesai yapmış olduğum, şimdi hayatımın uzağına düşmüş kadınlar. Bugünden bakınca görüyorum ki her biri hayatın içinden geçerken bir oyun icat etmiş, bir ritüel yaratmış kendine. 
Wei'den başlayayım. Ofiste kendi özgürlük alanını yaratmış bir Çinli kadındı. Kendi köşesinde Çin Operası dinliyordu kimseleri takmadan. (Alay konusuydu.) Ben de ufaktan bağımlısı olmuştum, Çin filmleriyle yatıp kalkıyor, gecenin bir yarısı çin eriştesine (ve operasına) aşeriyordum o sıralarda. The patron'a herkesin önünde pat diye "kaç araban var senin? Hepsini kullanabiliyor musun ki" gibi sorular soruyordu. Bayılıyordum! Bense henüz pek çaylaktım. Fakat ofisin o hiç sarsılmaz gibi görünen ciddiyetini sabote edecek her eylemi desteklemeye hazırdım:) Wei konuşurken genellikle büyük "an…

sultan pastanesi, tahinli çörek, halime teyze, erdener abi

Resim
Bazen samimi olan samimiyetsiz, acıklı olan komik, uzak olan yakın geliyor. Bazen her şey fazlasıyla oyunmuş gibi. İltifatlar dikenli, iğnemeler şefkatli. Merhametli olan acımasız, gaddar olan sevecen. Kör bir kuyu aydınlık. Bazen.
Pastanede oturuyorum. Sultan Pastanesi. Bir iş için Fethiye’deyim, çok bilmediğim bir yer. Etrafı görkemli dağlarla çevirili bir şehir, dağlar çok göz alıcı. Yan tarafta şehrin sineması var, Hobbit dışında, bir kısmını hiç duymadığım yerli filmler oynuyor. Liseliler grup halinde, sinemaya gidiyorlar. Karşımda yapıların ve bir caminin arasından görünen kaya mezarları. Sürpriz gibi karşımda! Islak kekle tahinli çörek istedim. (Pastanelerde kendimi tutamıyorum.) Islak kek kuruydu, tahinli çörek de tahinsiz. Buna güldüm kendi kendime. İsim kapı gibi duruyor orada, ama içerik bu isimden bihaber. Çay üstüne çay içtim. (Çayın elli kuruş olduğu yerler var!) Çalıştım yalandan. Yarım kuru ıslak kek, yarım tahinsiz tahinli çörek öyle durdu tabakta, pastane natürmortu g…