Ana içeriğe atla

Kayıtlar

çay etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...

bir ozu filminde mahsur kalıp yeşil çay içmek

"Yeni yılda yeni bir şey bulamamanın kederi," demişim ve öylece boynu bükük kalmış yazı....      İnsan olmak bazen ağır bir şeye dönüşüyor. Kendi hayatın var, sevdiklerinin, tanıdıklarının hayatı var. Kedilerin, güvercinlerin, tilkilerin ve hiç tanımadığın bilmediğin insanların hayatı. Birden   bu en uzak çemberde bir yangın çıkıyor, bir zelzele oluyor, birileri sessizce ve topluca ölüyor. O büyük şair ormanında ağaçlar yıkılıyor. Bir şeyler insan sabrını zorlarcasına, acımasızca tekrar ediyor. Vicdanlar sınanıyor, insan olma serüveni düşe kalka yoluna devam ediyor. Yazı burada sona eriyor... Bir Araba Alarmından Yeşil Çaya  Öğleden sonra durmamacasına bir araba alarmı öttü. Kuşu, böceği, dalı tehdit olarak algılayan paranoyak bir araba alarmından daha korkunç şeyler var elbette. Ama bu da "gündelik hayatın eziyetleri" başlığında ön sıralarda yerini alabilir. Susan Sontag , “ Modern yaşamın tüm koşulları elbirliğiyle duyumsal yetilerimizi...

çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - I

Çarşıya çıkmak denirdi, alışveriş denmezdi pek. Bir gün önceden “sabah serinliğinde çıkalım” diye konuşulurdu. Çarşıya çıkılınca muhakkak” “parçacılar” a gidilirdi, sepetlerin içindeki çift-en tek-en kumaş parçaları bir güzel didiklenirdi. Esat’a uğranırdı. (Esat, Mersin’in ayakta kalmaya devam eden bağımsız kitapçısı: Martı Kitabevi ) Esat okuduğu kitapları anlatırdı, belki bir kitap alınırdı. O zamanlarda yiyecekler toptan, giyecekler ve kitaplar tek tek alınırdı. Bir kitap alınır ve o kitap eve gelince bir süre sehpa üzerinde bekletilir, evin havasına ve evdekilerin kokusuna alışınca kitaplığa kaldırılırdı. (Evet, ruh çağırma gibi bir ritüeldi.) Ha bir de çıkmadan Esat’a çalan müziğin ne olduğunu sorup eve gidince neydi diye hatırlamaya çalışılırdı. O yıllarda kitapçı demek heves demekti, yeni bir dünyanın azıcık aralanan kapısı demekti. Esat’tan çıktığımızda annem “amma da okuyor” derdi. Ben o sıralarda kitapçıların kitapları çok sevdiğine inanırdım. Kitapçı olmanın trapezci...

geçmiş zaman olur ki...

Dışarıda kar yağıyor. Ankara kışın son günlerini yaşıyor. Hatice elinde çay bardağı, ofisin camından dışarı bakıyor. Hatice ile Kuğulu Park’a gidilir, simitli sohbetler edilir, uzun yürüyüşler yapılır. Hatice yürümeyi çok sever. Bir de çayı sever. Bulvarlar, sokaklar boyu yürünür; bir yerlerde çay içilir. Heyecanlara bir bahane aranır. En heyecanlı sesiyle birşeyler anlatır ofise girer girmez. Kimi günler durgun olur. Gülüşü çabucak kırılır. Hatice ne zaman üzüntüsünü gizlemeye çalışsa bana hep annemi hatırlatır. El çabukluğu ile bulaşıkları yıkar, yanıma gelir. Onun tüm üzüntüsünü sarıvermek isterim. Bilirim o çocuk üzer Hatice’yi. Tüm gün içimden çocuğa sayıp dururum. Hatta akşam eve gider, çocuğa telefon ederim. Şaşırır sesimi duyunca. Hatice’yi kimse üzmesin isterim. Hatice yürüyüşleri sever. Üzüntüsünü gizler. Ne zaman üzüntüsünü gizlese ben hep ağlamak isterim. Hatice karlara bakmaktan hoşlanır. Pencerenin yanında, elinde çay bardağıyla. Ne güzel d...

Pazar Günlerinin Çocukluğa Açılan Kapısı

Memur çocuklarına Pazar günleri bana taşrayı anımsatır. Taşra sadece küçük şehirlere, muşamba örtülü masalara, çıplak lambalı lokantalara ait değildir.* Taşra, daralan hayattır. Pazar günleri boşalan sokak gibi ıssız kalan hayat, varlığın kendini yoksun hissettiği andır. Bir Çay mı Koysak / Varoluşçu mu Olsak? Pazar günlerine kısaca bir çocukluk travması deyip geçebiliriz. Pazar günü benim için üzerinde bir kış ruhu gezinen orta halli bir aile evidir. Üzerlerinden bir kullanılmamışlık kokusu yayılan misafir odaları, varlığı tozlanmakla tozu alınmak arasında salınan büfeler, (Tezer Özlü’nün o hiç sevmediği) kauçuk ağaçları, cilt numarasına göre dizilmiş Hayat Ansiklopedileri, şekerlikler, küllükler, terlikler, o tektip evler ve hayatlar demektir. Ailecek sırayla yapılan banyolar, bir sobanın yanıbaşında üzerine abanılmış ev ödevleri, sürekli açık olan TV sesi, çamaşır sepeti ve odaya yayılan ütü buharıdır. Hem sürekli bir hazırlık hali hem de asılı ka...