Ana içeriğe atla

Kış Sessizliği - Winterstilte

Karın altındaki sesler
Kış sessizliğimi, Bu yıl If İstanbul’da gittiğim Kış Sessizliği ile sonlandırmayı düşünüyorum! Zaten İstanbul’da festival demek, kışın tozunu silkeleme zamanı geldi demek.

Kış Sessizliği, Alpler’de bir dağ köyünde, dört kızkardeş ve annenin ölen babanın ardından  girdikleri sessiz bir yas dönemini anlatıyor. Doğrusu ne zamandır uzun sessizliklerin olduğu bir film izlememiştim. (En son izlediğim, Tayvanlı yönetmen -ismini bakmadan yazabiliyorum sonunda- Hou Hsiau-Hsien’in bir filmiydi sanırım.) Her ne kadar Almodovar enerjisiyle dolu, kıpır kıpır filmlere bayılsam da hamarat bir yönetmenin elinden çıkmış sessizlik filmlerini de çok seviyorum. O sessizliğin içinde kendime bir köşe bulup oturmak ve ardından da böyle afili laflar etmek hoşuma gidiyor. Ne yapayım.

Kış Sessizliği’nde evin içinde sessizce dini bir ritüeli yerine getirircesine çorap yamayıp, hamur açan, nakış yapan, günlük uğraşlarıyla meşgul kadınları görüyoruz. Aynı anda aynı işleri yapan kadınlar… Aynı anda yatan, yatarken bir örnek beyaz gecelikler giyen, gündüz vakti yine aynı koyu renk kıyafetlerine bürünen, saçlarını sıkı sıkı ören kadınlar. Tesbih çekip dua ederek günahlarından arınmayı diliyorlar. Filmde tam o sırada hep bir arada olan bu kadınların günah işleyecek kadar dahi özel bir hayatlarının olmadığını düşünüyorum kendi kendime. Fakat sonradan Alpler’de de küçük günahların olduğunu öğreniyoruz.
Yönetmen Sonja Wyss filmde, bu kadınların ritüellerinden, mırıldanılan dualarından, bir nakış üzerinde inip kalkan ellerinden sessiz bir müzik ve dans ritmi yakalıyor, bu kadınlar adeta tek bir organizma gibi hareket ediyor. Kamera ise evde altıncı bir kişi gibi geziniyor. Pencereler açıldığında içeri dolan o ince soğuğu hissediyor, odaya girip ağzından tüyler çıkaran baykuşun uğursuzluğuna inanıyoruz biz de. Evin kapısından dışarı adım atıldığı anda sonsuz bir beyazlıkla kuşatılmış dış dünya başlıyor. Anne, kabuslarında evin çevresinde dolaşan geyik adamlar görüyor. Dış dünya bir tehdit oluyor, özellikle baba otoritesinin ortadan kalkmasından sonra. Bu geyik adamlar, kız kardeşlerin sabah ayazında gizlice koştukları sevgililere dönüşüyor. İşte, ilk defa orada kendilerine ait bir "odaları" oluyor.
Karlar adeta her şeyin üstünü örtüyor, hiçbir şey apaçık yaşanamıyor bu evde. Coğrafyanın çetin şartlarıyla eve tıkılan bu genç kadınlar kendi aralarında sebepsiz kıkırdaşırken, yan yana yatarken, birbirlerinin saçlarını örerken evde gezinen örtük bir cinsellik enerjisine tanık oluyoruz. En sonunda, nakış işlerlerken iğneyi parmağına batıran ve örtüdeki “geyik”lerden birinin üzerine kanı damlayan genç kadın hamile kalıyor. Bu öğrenildiği anda, pencereler dış dünyaya kapatılıyor, üzerine kilitler vuruluyor ve mesele komşu kadın tarafından hallediliyor. Meryem Ana heykelinin tozunu suyla içince ruhun ve bedenin arınacağına inanılıyor.

Sonuç olarak sembollerle örülü bir film Winterstilte. Geyikler Hıristiyan mitolojisinde tam olarak neye karşılık geliyor bilmiyorum ama aklıma Murathan Mungan’ın "Geyikler, Lanetler" oyunundaki geyiklerin laneti geliyor. 

Kar güzel ve dünyaya getirdiği sessizlikte insanı etkileyen bir şey var...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bir yaz gecesi eğer bir yolcu

Sevilla'da bir yaz gecesinden manzaralar Yazın değil, yaz gecelerinin bitişine üzülüyorum sanırım. Yaz günleri bitse de olur... Ne insafsızca geldi böyle demek şimdi. Aşk-nefret ilişkisi bizimkisi. F eysbuk diliyle “complicated”.  Güneyde büyümüş olmanın bir uzantısı muhakkak. Yazları gözünü kamaştıran güneşle uyanmanın, yatakta güneşten kaçmanın yollarını aramanın ve gün boyunca her şeyin rengini çalan bir güneşle ikindiyi zor etmenin uzantısı. Işığın kırılmaya başladığı saatler o yüzden benim için yazın en güzel saatleri. Gece ise o zorlu günün bir mükafatı gibi. Esintili gece yürüyüşleri. Ay ışığı altında uzanıp denizi seyretmek...Denize girmek... (Biraz daha zorlasam buradan bir kurtadam hikayesi çıkartacağım;) Gece güzel. Yaz geceleri güzel. Cat Power "The Greatest" - My Blueberry Nights* Fotoğraflar Sevilla 'da bir yaz gecesinden. Tam bir yaz şehri Sevilla ,  sıcağından ötürü "İspanya'nın tavası" deniyor. Gösterişli binalarının al...

biber, gözyaşı ve janis

Nerede kalmıştık, göğe bırakılmış bir balon sessizliğinde...Son bir iki ay pek sessiz geçmedi, yoğun geçti. Çokça yürüyerek, gazlanarak, gündemle yapışık yaşayarak, nefes almaya çalışarak, çalışmaya çalışarak, arada “abiye” bir dünyaya ışınlanarak (kuzen düğünleri, tuhaf topuzlar dünyası J ), yaylada kiraz, vişne dağlarda kapari karpuzu toplayarak ve bir kitabı okumayı başararak. Bugünlerde bir kitaba yoğunlaşmak zor. Ama Toroslar ’ın o şefkatli kucağındayken Refik Halid Karay ’dan “ Bugünün Saraylısı ’nı okudum. Çok ilginç bulduğum yerler var, altını çizdim. Yazayım bir ara. Yürümek benim için yeni değil. Aslında düzenle uyumlu, çalışkan bir öğrenciydim ve liseye kadar otoriteyle aram çok iyiydi, ne denirse harfiyen yerine getirir, getirmezsem huzursuz olurdum. Bayrağa bak derlerse gözümü ayırmadan bayrağa bakardım, okulda saçımın örgüsü, Kuran kursunda eteğimin boyu filan düzene birebir uygundu. Evde annem pek karışmazdı ama anneannem kız çocuklarını oturup kalkma, usturup...

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...