Onunla tanışmamızı hatırlıyorum. Dikmen, Keklikpınarı. İçinde hakim kış rüzgarlarının gezindiği bir öğrenci evi, bir imkansızlıklar coğrafyası. Banyoda iplik gibi akan (ve asla ılık olamayan) kaynar su, gıcırdayan kapı, damlayan musluk. Emine bir ikindi vakti getiriyor, simitlerle birlikte. Oturup dinliyoruz tıp tıp tıp mutfakta damlayan su sesinin eşliğinde. Ben bir yandan dökülen susam tanelerini parmağımın ucuyla topluyorum. Ne tuhaf adam! Simit, Ankara simidi. Suzan takes you down to her place near the river... Günbegün evin duvarlarına sızıyor sesi. Ankara'ya yağmur yağıyor. Cohen dinleyerek proje yapıyorum bir gece yarısı. Çalışma lambasının ışığında, Ankara'nın yağmurda dağılan uzak ışıklarının arasında camdan yansıyan uykusuz bedenimi görüyorum. Cohen gecenin kaskatı omuzlarını gevşetiyor mırıl mırıl. Afrikalı Leo ’yu okuyorum. (O sıralarda birinci vazifemiz kederli bir duruş, ikinci vazifemiz Maalouf okumak) Ben okuyorum, Cohen mırıldanıyor, Leo geziyor....