Ana içeriğe atla

Up In The Air (Aklı Havada) - "Tired of America" şarkısı eşliğinde

Kimi filmler vardır, yeni bir şeyler söylüyormuş gibi yapar ve üzerini biraz kazıdığınızda altından vaaz veren bir Mel Gibson çıkar.

Issız Adam Uçakta / Kartlarım, millerim ve ben!!!

Film, uçakta –hep aynı havayolu- ya da otel odalarında –hep aynı otel- iken mutlu olan, duygusal bağ kurmaktan kaçınan bir adamı anlatıyor. Clooney, işi gereği Amerika’nın dört bir yanına uçuyor, 320 günü yolculukta geçiyor, evde olduğu diğer 40 güne de katlanıyor bir şekilde. Film boyunca onu jilet gibi takımlarının içinde, “cool” adam olarak izliyoruz. Bir uçuş gurusu olmuş adeta, havaalanında şaşkın şaşkın dolaşan kalabalıklardan çeviklikle sıyrılıyor, kartları sayesinde sorunsuzca uçaktaki rahat koltuğuna kuruluyor. (Zaten onu patlak, tekeri çıkmış ya da yamulmuş bir bavulla bu dünyada göremeyeceğimiz kesin…Bu durumlar ancak biz fanilerin başına gelir.) Filmin sonunda atılan yumrukla bile sarsılmıyor, bize Hollywood’un sağlam kalelerinden biri olduğunu gösteriyor.
Clooney’nin yaptığı iş ise insanlara işten atıldıklarını söylemek. Bu nasıl bir iş tanımıdır, böyle bir konuda uzmanlaşma gerçekten var mıdır bilemiyorum. Film boyunca kendisine işten atıldığı söylenen, pek çok insan görüyoruz. İnsan buradan bir şeyler çıkacağını umuyor. Sendikal bir hareket filan değil ama en azından bir isyan bekliyor. Ne bileyim belki de yabancılaşmasını ve yaptığı işin ne denli berbat bir şey olduğunu fark edecek ve hiç değilse biriken (aya gitmeye yetecek kadar mili varmış) milleriyle dünyayı dolaşacak diye düşünmeden edemiyor. (Evet, fazlasıyla bu filmlerden izliyorum sanırım)

Filmin ilk yarısı Clooney’nin kredi kartları, özel üyelikleri, otel kartlarıyla ördüğü dünyasını anlatıyor. Sonra yanına bir de Vera Farmiga geliyor. Onun da işi için sık sık uçtuğu ve akraba bir ruh halinde olduğu ortaya çıkıyor (Sen öyle san!) İkisinin neredeyse şehvetle birbirlerine kartlarını gösterdikleri bölüm filmin can alıcı sahnelerinden. Ancak buradan sonra film giderek daha kötü bir yola sokuyor kendini. Belki de nereye gideceğini pek bilemiyor. İki kızkardeşiyle bile fazla bir yakınlığı olmayan Clooney, Vera Farmiga’yla birlikte kızkardeşinin düğününe katılıyor. Hatta son anda vazgeçecek olan damadı ikna etme görevi bile kendisi gibi evliliğe inanmayan birine kalıyor.

Her canlı evliliği tadacak!
Film, tuhaf bir şekilde sona eriyor. Kartçılık oynadıkları, hatta Clooney’nin bir kalabalığa yaptığı önemli bir konuşmasını yarıda kesip koşa koşa yanına geldiği (çok özeniyorum, bir gün ben de böyle bir şey yapmak istiyorum) Vera Farmiga da ona sırtını dönüyor (Meğer o da mutlu mutlu yaşamıyor muymuş?) Ve bir kez daha Hollywood evlilikten başka alternatif üretemeyerek (arıyorum, arıyorum, bulamıyorum) gözümüzü kara çıkarmıyor. Filmin sahici bir ilişki kurmakla ya da modern zamanlarla bir derdi varmış gibi görünse de niyeti herkesi “evermek”. İşten çıkarılanlar da arada kaynıyor. Bir şey diyecekmiş gibi olup sonra büyüklerin sözünden çıkmaması gerektiğini düşünerek geri adım atıyor sanki yönetmen. Hem de Juno’nun yönetmeni…

Hollywood’un bu kolaycı anafikir anlayışı aklıma ister istemez yerli Issız Adamımızı getiriyor. Orada da ona alternatif üretmek için gencecik kızı apar topar evlendirip çoluk çocuğa karıştırıyoruz. Sırf Issız adama, “gördün mü bak” diyebilmek için.

Filmden çıkarılacak dersler:
- Kartallar Yüksek Uçar. Kazanan Yalnızdır. Aforizmasını yürüten kaptan
-Kriz nasıl da etkiledi hayatımızı, insanlar işten atıldı filan ama evlilik gibisi var mı??
-Kimi insanların hayatlarında koca bir boşluk var…Evlenince geçer!
Good night and good luck!

(Hıımm, aslında kabin ekibiyle arkadaşlık yapabilirdi!!! Heey, sesimi kimse duymuyor mu??)

Yorumlar

  1. Segili Alkım,
    Bu benim de son gördüğüm filmlerden biri. (Bu arada insan bir filmden çıktığında eğer onun hakkında konuşmak istiyorsa o film iyi bir filmdir denebilir mi? Şikayet etmeyi ya da söylenmeyi konuşmaktan saymıyoruz tabii. O film üzerine konuşmak onun bitmemiş olmasını dilemenin bir ifadesidir bana göre. En uzun parantez içlerinden birinde söylemek istediğim şu ki; Senin Nezlelikarga bu hisse tercüman olabilecek gibi geldi bana)

    Bu filme gelince; Söylediklerine katılıyorum. Bendeki hissi şöyle oldu: Bu film yanlışlıkla da olsa doğru bir şey söyleyecekken, korkmuş, lafını yutmuş! Cesur bir film olamamış, mış gibi yapan bir film olmuş. Ayrıca Corc Kuluni'yi sevmedim, onun hisleriyle (!) oynayan soğuk sarışını hiç sevmedim!

    Daha çok filme gitmek ve Woody Allen misali durmadan onlar üzerine konuşmak dileğiyle!
    Margot

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Margot,
    Çok güzel ifade etmişssin,bu film lafını yutmuş!
    Bu film hakkında yazmak istememin nedeni biraz da hayal kırıklığı (ve hatta kızgınlık)idi sanırım. Çünkü başlangıçta bir şeyler vaat ediyor ama sonu gelmiyor.
    Nezleli Karga için söylediklerin için de ayrıca teşekkür ederim:))
    Nice filmlere!!!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...