Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Toronto etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

oyunsever kadınlar arasında

Oyun olmadan hayata dayanmak ne zor. Oyunun içindeki "hayat" ve küçük direnişler güzel. Kendimi çok daralmış hissettiğimde, bir dayanışma hissiyle hatırladığım kadınlar var. Bir zamanlar yan yana mesai yapmış olduğum, şimdi hayatımın uzağına düşmüş kadınlar. Bugünden bakınca görüyorum ki her biri hayatın içinden geçerken bir oyun icat etmiş, bir ritüel yaratmış kendine.  Wei 'den başlayayım. Ofiste kendi özgürlük alanını yaratmış bir Çinli kadındı. K endi köşesinde Çin Operası dinliyordu kimseleri takmadan. (Alay konusuydu.) Ben de ufaktan bağımlısı olmuştum, Çin filmleriyle yatıp kalkıyor, gecenin bir yarısı çin eriştesine (ve operasına) aşeriyordum o sıralarda. The patron'a herkesin önünde pat diye "kaç araban var senin? Hepsini kullanabiliyor musun ki" gibi sorular soruyordu.  Bayılıyordum! Bense henüz pek çaylaktım. Fakat ofisin o hiç sarsılmaz gibi görünen ciddiyetini sabote edecek her eylemi desteklemeye hazırdım:)  Wei konuşurken...

bir yaz gecesi eğer bir yolcu

Sevilla'da bir yaz gecesinden manzaralar Yazın değil, yaz gecelerinin bitişine üzülüyorum sanırım. Yaz günleri bitse de olur... Ne insafsızca geldi böyle demek şimdi. Aşk-nefret ilişkisi bizimkisi. F eysbuk diliyle “complicated”.  Güneyde büyümüş olmanın bir uzantısı muhakkak. Yazları gözünü kamaştıran güneşle uyanmanın, yatakta güneşten kaçmanın yollarını aramanın ve gün boyunca her şeyin rengini çalan bir güneşle ikindiyi zor etmenin uzantısı. Işığın kırılmaya başladığı saatler o yüzden benim için yazın en güzel saatleri. Gece ise o zorlu günün bir mükafatı gibi. Esintili gece yürüyüşleri. Ay ışığı altında uzanıp denizi seyretmek...Denize girmek... (Biraz daha zorlasam buradan bir kurtadam hikayesi çıkartacağım;) Gece güzel. Yaz geceleri güzel. Cat Power "The Greatest" - My Blueberry Nights* Fotoğraflar Sevilla 'da bir yaz gecesinden. Tam bir yaz şehri Sevilla ,  sıcağından ötürü "İspanya'nın tavası" deniyor. Gösterişli binalarının al...

New York'ta bir otel odası

Bir kitapçıdaki (Politcs & Prose) kartpostallardan... Blogdan uzak kalmak evden ayrı kalmak gibi. Yabancı bir şehirde, bir otel odasında bile blog için yazarken kendimi tamamen evimde hissediyorum sanırım. İyice yerleşmişim anlaşılan buraya;) Kendimi içine bıraktığım bir istiridye kabuğu…Yazamadığım zamanlardaysa aklımın bir köşesinde, ona kavuşacağım anı bekliyorum, kafamdan yazılar yazıyorum, çoğu uçup gidiyor. Blogdan da evden de uzağım ne zamandır. Uzun bir ayrılıktan sonra eve dönmeyi seviyorum. Kapıyı o ilk açtığımda bulduğum sessizliği, o dilsiz ve sakin dünyayı seviyorum. Evimi çok özlüyorum. Her seferinde daha da çok sanki. Eşyaların gizli hayatını düşünüyorum. Evde kendi kendine soluk alıp veren eşyalar… Sizden habersiz bir hayat sürüyorlar. Koltuk kendi kendine eskiyor, rafların üzerinde toz birikiyor, pencere her gün biraz farklı bir akşam güneşini görüyor, bir bitki boynunu büküyor. Bu gizli hayatla birlikte sanki aranıza bir mesafe giriyor. Kediler bi...

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısında .  Bunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar! Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Öncele...

leonard cohen'le bir gece yarısı

Onunla tanışmamızı hatırlıyorum. Dikmen, Keklikpınarı. İçinde hakim kış rüzgarlarının gezindiği bir öğrenci evi, bir imkansızlıklar coğrafyası. Banyoda iplik gibi akan (ve asla ılık olamayan) kaynar su, gıcırdayan kapı, damlayan musluk. Emine bir ikindi vakti getiriyor, simitlerle birlikte. Oturup dinliyoruz tıp tıp tıp mutfakta damlayan su sesinin eşliğinde. Ben bir yandan dökülen susam tanelerini parmağımın ucuyla topluyorum. Ne tuhaf adam! Simit, Ankara simidi. Suzan takes you down to her place near the river... Günbegün evin duvarlarına sızıyor sesi. Ankara'ya yağmur yağıyor. Cohen dinleyerek proje yapıyorum bir gece yarısı. Çalışma lambasının ışığında, Ankara'nın yağmurda dağılan uzak ışıklarının arasında camdan yansıyan uykusuz bedenimi görüyorum. Cohen gecenin kaskatı omuzlarını gevşetiyor mırıl mırıl. Afrikalı Leo ’yu okuyorum. (O sıralarda birinci vazifemiz kederli bir duruş, ikinci vazifemiz Maalouf okumak) Ben okuyorum, Cohen mırıldanıyor, Leo geziyor....

neşeli kadınlar arasında -I

Şebnem İşigüzel “ Neşeli Kadınlar Arasında ” adlı denemesinde, deniz kıyısında karşılaştığı, tombullaşmış vücutlarıyla pek dertleri olmayan, yaşını aldığı halde zincir askılı mayolar, çiçekli rengarenk pantolonlar giymekte beis görmeyen, kendini bu yaş grubu için tasarlanmış sıkıcı, lacivert trikolara mahkum etmeyen “neşeli kadınlar”dan bahseder ( Ramize Erer ’in tabiriymiş). Bu kadınlar için “gençlikleri ne zor şartlarda geçmiş olursa olsun evlerini, gönüllerini cennete çevirmeyi bilmişlerdir,” der. Yukardaki neşeli kadın tabiri, aklıma Toronto günlerinde otobüs duraklarında karşılaştığım, bana “ sweetheart ” diye hitap eden, kahkahası tüm otobüsü canlandırmaya yeten, iri küpeli siyahi kadınları getirdi. Kolay bir hayatlarının olmadığını tahmin ettiğim bu kadınlardan gelen tatlı selamla çözülür, bir kez daha “yabancıların şefkatine”  inanırdım. Bu neşenin kaynağını ise kaygısızlıkta değil, tam tersi, çeşit çeşit kaygılarla tanışıp onlara nanik yapma cesaretinde görüyo...