Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İstanbul Film Festivali etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

varoluşun kederi / giacomo leopardi

Bütün yolların çocukluğa çıkması tuhaf değil mi? Henüz agu bile diyemezken, saç çekerken, yeryüzünün çok yeni bir sakiniyken neler neler işleniyor içimize, insan gerçekten hayrret ediyor! Zizek , mutlu bir çocukluğun insan hayatında neredeyse bir lanet olduğunu, sonradan hayatın gitgide kötüleşmesini kabullenmenin insana çok zor geldiğini söylüyor, kendisini ve o meşhur karamsarlığını örnek veriyor. Zizek 'in söyledikleri üzerine düşünüyorum da henüz bir karara varamadım. Ama çok korunaklı bir çocuklukla kimsesiz bırakıldığın bir çocukluk ileride bir yerlerde kesişebiliyor, insan üzerinde benzer etkiler bırakabiliyor, ikisinde de dış dünya tekinsiz bir yer oluveriyor. Aslında daha dün aklımda bir yazı dolanmaya başladı, bir başlık: Evden kaçamayan çocuklar . Yazmaya oturamadım henüz ama aklıma bu yılki film festivalinde izleyip yazdığım filmin kahramanı şair Giacomo Leopardi geldi. "Çocuklar hiçbir şeyde her şeyi bulurlar, yetişkinler her şeyde hiçbir şey bulamazla...

papusza (taş bebek): çingene şairin hikayesi

Film festivaline olan ilgimi, fazlaca şişirilmiş filmler, şehrin "gözde mekanı" gibi fetiş haline gelen festival filan derken son birkaç yıldır yitirmiştim aslında. Yine de festival ( Beyaz Geceler ’in anısı ya da) dürtüyor insanı. Bu arada bir üniversiteliden duyduklarımı not edeyim festival gözlemi olarak: “Abi, yaş ortalamasına bakar mısın ya?” Eskiden çoğunlukla öğrenciler giderdi festivale, şimdi öyle değil, yaşına başına bakmadan doluşuyorlar salonlara tabii:) Doluşmakla da kalmayıp öğrenci ataletini -bizim zamanımızda vardı öyle bir mefhum- fersah fersah aşan bir cevvallikle organize olup biletleri filan da alıp bitiriyorlar bu festivalmilitanları! Papusza filminden bahsedeceğim. Aslında beni hem filmin kendisi etkiledi, hem de filmin merkezinde yer alan şair Papusza , onun gerçek hikâyesi. Film at arabalarıyla yolculuk eden Leh bir Çingene kafilesini anlatıyor. 1907 yılında doğan Papusza (taş bebek anlamına geliyor) onlardan biri. Küçükken çaldığı tavuklar ...

bütün saçlar uç uca

Geçen gün Kendi Kanım filminde, birinin diğerinin saçını taradığı bir sahnede takıldım. Zaten insanın içine oturan filmlerdendi. Filmin başrol oyuncusu Rita Blanco  da oradaydı. Ufak tefek, biraz utangaç ve pek tatlı bir kadın! Film başlamadan “ Biliyorum kolay bir film değil, ama zor anları olduğu kadar güzel anları da var, n’olur sonuna kadar izleyin ,” dedi. “ Filmden sonra beni öldürmek isterseniz de burada olacağım ,” dedi gülerek. Oradaki sorumlu kişi bunu nedense Türkçe’ye “ Filmden sonra soru sormak isterseniz burada olacağım ,” diye çevirdi. Anlaşılan festival seyircisine pek güvenemedi. ("Neme lazım"...) Film Lizbon ’un arka sokaklarında geçiyor. Genel olarak yoksulluk ve erkek şiddetiyle çevrili hayatlarında kendilerini kapana kısılmış bulan, her şeye rağmen dirayetli kadınlar üzerinde yoğunlaşan bir film. Çok zor ve etkileyici bir sahne ile bitiyor. Bu sahne üzerine sayfalarca yazılabilir...Şimdi değil. Filmde biri, kırılgan bir anında diğerinin saç...

Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok

Çocukluğumda sahipsiz boş arsalar olurdu. Hava kararana kadar üzerinde tepindiğimiz, köpeğimizi gömdüğümüz –rahmetli bobi!-, civcivimizi gömdüğümüz, bir kirpi görüp hem korkup hem peşinden koşturduğumuz, ölen kirpiyi gömdüğümüz koca bir arsa vardı. Arsanın bir ucunda eski bir fabrika vardı, geceleyin tuhaf bir hayalete dönüşürdü. Tangül geceleri fabrika çatısının kiremitleri üzerinde ölmüş dedesinin yürüdüğünü söylemişti. Ardından ben de Tangül’ün dedesini çatıda yürürken görmüştüm. Boş bir arsa , oyunlar, hayaller (ve cenaze törenleri!) biriktiriyor işte. Meğer şehirde tozun toprağın içinde bir arsa ne kadar kıymetli bir şeymiş. Kazabileceğiniz toprak, çivi saplayabileceğiniz çamur. Bunların değerini şimdi anlıyorum. Şimdilerde boş bir arsa en iyi ihtimalle otopark demek. Mahrem Notalar İran Kedileri , İran’da kendi müziklerini yapmaya uğraşan gençler… Tüm sistemlerin en sabıkalı ruhları... Geleneksel ya da kabul gören müziğin dışında rap, po...

Kış Sessizliği - Winterstilte

Karın altındaki sesler Kış sessizliğimi, Bu yıl If İstanbul’da gittiğim Kış Sessizliği ile sonlandırmayı düşünüyorum! Zaten İstanbul’da festival demek, kışın tozunu silkeleme zamanı geldi demek. Kış Sessizliği , Alpler’de bir dağ köyünde, dört kızkardeş ve annenin ölen babanın ardından  girdikleri sessiz bir yas dönemini anlatıyor. Doğrusu ne zamandır uzun sessizliklerin olduğu bir film izlememiştim. (En son izlediğim, Tayvanlı yönetmen -ismini bakmadan yazabiliyorum sonunda- Hou Hsiau-Hsien ’in bir filmiydi sanırım.) Her ne kadar Almodovar enerjisiyle dolu, kıpır kıpır filmlere bayılsam da hamarat bir yönetmenin elinden çıkmış sessizlik filmlerini de çok seviyorum. O sessizliğin içinde kendime bir köşe bulup oturmak ve ardından da böyle afili laflar etmek hoşuma gidiyor. Ne yapayım. Kış Sessizliği ’nde evin içinde sessizce dini bir ritüeli yerine getirircesine çorap yamayıp, hamur açan, nakış yapan, günlük uğraşlarıyla meşgul kadınları görüyoruz. Ayn...

Aleksandra (Alexandra)

Aleksander Sokurov'un  Aleksandra'sını geçen yıl film festivalinde izlemiştim. Filmin bence en etkileyeci yanı savaştan bir büyükanne ile askeri kampı biraraya getirerek bahsetmesiydi. Film, Aleksandra’nın, Çeçenistan'da bir askeri kamptaki torununu ziyaretini anlatıyor. Yolculuğun başından itibaren Aleksandra’yı bir grup askerin arasında görüyoruz. Askeri kampa varan Aleksandra, askerlerin, barakaların, tüfeklerin arasında dolaşıyor, "meraklı teyze" bakışlarıyla askerleri süzüyor. Bu komşu teyze, şüphesiz bu ortama yabancı bir varlık, bu tozlu ve kıraç araziye neredeyse bir ev hissini taşıyor, askerlere uzakta, eve dair bıraktıkları bir şeyleri hatırlatıyor. Gün boyunca canı istediği şekilde etrafta geziniyor, havadan şikayet ediyor, yorulur. Tüm askeri kuralların ve alt üst ilişkilerinin dışında bir yerde merak ettiklerini soruyor, kafasına koyduğunu yapıyor. Torunu Denis’in komutanına: “Hep bir şeyleri yıkmayı biliyorsunuz, bir şeyleri yapmayı ne zaman öğren...

film festivali - iki romanya filmi!

Filmekimi'nde " Altın Çağdan Öyküler ”i izledim. Film, Romanya ’nın Çavuşesku döneminden altı bağımsız hikayeyi anlatıyor. Çavuşesku 'nun son on - on beş yılı propaganda nedeniyle Altın Çağ diye adlandırılmış. İroni, daha filmin isminden başlıyor. Altı hikaye, beş farklı yönetmen tarafından çekilmiş. İlki, Komünist Partiyi karşılama öncesinde bir teftiş için bekleyen köylülerin hikayesi. Teftişe gelenlerle içki masasına oturan köylüler, kafaları bulduktan sonra lunaparktaki uçan sandalyelere biniyor. Onları durduracak kişinin de “uçanlar arasında” olması sebebiyle sabaha kadar herkes dönüp duruyor. (Efsaneye göre hala da dönmeye devam ediyor.) Diğer hikayede gayretkeş bir yoldaş okuma yazma öğretmek üzere köy yollarına kendini vuruyor. Başka bir hikayede iki genç, “Sağlık Bakanlığı’ndan geliyoruz, evinizdeki havadan şişelere doldurup tetkik için bize vermeniz gerekiyor,” diye evlerden topladıkları şişeleri satarak para kazanıyor. Bir diğer hikayede, fotoğrafçı...