Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Sonbahar etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

granada'da sonbahar

Bugün sakin bir gündü. Telaşssız, merasimsiz. Soğuk algınlığı bahanesiyle evde kediler ne yapıyorsa onu yaptım. Oh be dedim, hayat varmış. Çay güzel, tembellik güzel. Ben daha ağaçlara, yapraklara, bulutlara filan bakamadan sonbahar bitti. Ben de eski fotoğraflara baktım biraz. Her zamanki gibi  Granada 'nın sonbahar fotoğraflarında takıldım kaldım. Bazı şehirlerde takılıp kalıyorum. Bilen bilir:) Fotoğraflar 2010 sonbaharından. Şehirle flört zamanlarımız. Bir yandan ondan hoşlanıyorum, bir yandan da geceleri sürpriz bir şekilde bastıran soğuğuna, akşam bir türlü açılmayan lokantalarına filan söyleniyorum. Üzerine de fazla düşmüyorum yani :) Derken bir şey oluyor. Bir süre yaşadıktan sonra... Sıcakla arası hiç olmayan ben, yazın 40 derece kuru sıcağına, tozu dumana katan metro inşaatına filan tek laf etmiyorum. "Büyük şehir" Sevilla 'ya burun kıvırıyorum, sabah onda açılıp öğlen birde (evet birde!) kapanan balıkçıyı bağrıma basıyorum. Varsın olsun, dükkanlar...

pencereden içeri bakan ağaçlar ve sonbahar

" Ve içindeki o büyük alev. Ne olduğunu bilmediğin ..."* Günü tamamlamak için bir şeylerin daha olması gerekiyor sanki. Geceleri bu yüzden uyumak istemediğim oluyor. Oyun kaçırma korkusuyla öğle uykusunu reddeden çocuklar gibi. Oysa fazla uykusuzluğa gelemem ve bir mucize olmayacak, biliyorum. Hayat az çok böyle devam edecek. Kahvaltıda yine zeytin yiyeceğim, gün içinde zaman yetmiyor diye söyleneceğim, akşamları ayaklarımı toplayıp çay içeceğim annem gibi. Sonbahar geldiğinde yine aynı telaşı hissedeceğim, yine de bir mucize olmayacak. Sokak köpekleri üzgün gözlerle bakacak yine. Yine ağaçlar yapraklarını dökecek. Fakat her seferinde ilk kez döküyormuş gibi hissettirecek. Belki de mucize bu. Doğa hep bize mucizeler yaratacak neyse ki. Cohen ’in şarkısında hep bunu düşünürüm. (Daha önce söylemiş miydim, Cohen’i seviyorum:) Fötr şapkalı ihtiyar delikanlı, sek sek sekerek çıkıyor sahneye.) Kimi şarkıcılar sizin için söylüyor gibiler. Kimi şairler sizin için ya...

yerli filmler karnesi

Karne mevsiminden ilham alıp son zamanlarda izlediğim yerli filmlere karne verdim. Pek zevkli bir işmiş doğrusu...(Ara ara bunu yapayım.) Blog sahibi olmak ne güzel şey!!! Nezleli karga ahkam kesiyor: YILDIZLI PEKİYİ Vavien :  Yaşasın, Coen Biraderler’e kardeş geldi: Nurtopu gibi bir kara mizah! PEKİYİ Pandora'nın Kutusu : Yerli filmlerde bundan başka bir torun-anneanne ilişkisi işlenmiş mi bilmiyorum.Beni çok etkiledi. Onur Ünsal ile seksenlik Tsilla Chelton'un oyunculuğu sinema yazarları diliyle söylersek "göz dolduruyor." Bir de o balık-ekmek sahnesi yok mu. (Ama nolur Derya Alabora'yı başka tiplerde de görmek mümkün olsun artık.) Mommo - Kız Kardeşim : Bir önceki blog yazısında yazdım ama yine söyleyeyim, hem film hem de buradaki küçük kız bir harika! Yumurta : Ağır  ilerliyor ama Kaplanoğlu'nun fazlasıyla ağır bulduğum filmi Meleğin Düşüşü’yle kıyaslanırsa koşuyor. İki kere izledim. İkisinde de sevdim. Portakal yaprakları, çay ka...

Prag ve Sonbahar

Bazı şehirler belli mevsimleri çağrıştırıyor. Prag bir sonbahar şehri. Çılgınca bir turist kalabalığının, turistik kartpostallar, kupalar, oyuncaklar satan dükkanların, bilet satıcılarının arasında kuytu bir köşe arayıp geçmişin soluğunu hissetmeye çabalamanın şehri. Alegoriler şehri. "Bir varmış bir yokmuş" şehri... Kiremit çatıların, kararmış taşların, loş sokakların, daracık tünellerin, Moldau ırmağının ve köprülerin şehri. Güzel bir baş gibi yükselen kulelerin, bakır çalığı kubbelerin şehri. Bir meydan kafesinde bulutlu bir öğle sonrasında oturup kalmanın şehri. Smetana ’nın içinden geçen nehrin akışını anlattığı şehir. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ’ndeki Tomas’la Tereza’nın işgal altındaki şehri... Nazım ’ın Slavia kafesinde güneşli maviliklere duyduğu özlemin şehri : Şair, memleketten uzak, hasretlerle delik deşik, Eski kentte duruyordu, meydanlıkta,yapayalnız. Gotik bir duvar üstünde Hanuş Usta'nın saati onikiyi vuruyordu. Güneşli bi...