Ana içeriğe atla

All That Jazz - Broadway, Vivaldi ve Ölüm Meleği


All That Jazz, tıpkı Fame (Şöhret) dizisi gibi beni etkisi altına alan başka bir gösteri dünyası filmi, başka bir seksenli yıllar güzellemesi.

All That Jazz’ın, yönetmen Bob Fosse’un hayatını anlattığı söylenir. Baş karakter Joe Gideon New Yorklu bir koreograftır. Jaws filminden tanıdığımız aktör Roy Scheider, Gideon’un nevrotik enerjisini ekrana taşımakta harikalar yaratır. (Unutulmaz film karakterleri dendiğinde aklıma gelen isimlerden biri olurdu.) All That Jazz filmi, Gideon’ın ta kendisidir aslında, biraz tepeden bakar. Broadway’in dahi çocuğudur. Ama neyse ki dahilere öfke nöbetlerini pek yakıştıran Hollywood (Beethoven, Mozart, ve daha niceleri bundan nasibini alırlar. Adeta öfkesiz ve kaprissiz bir dahi düşünemeyiz. “Karizmatik” kelimesi bu ihtiyaçtan doğmuş olsa gerek.) burada elini korkak alıştırır da biz de -yanaklarını mıncıklamak isteyeceğimiz sevimlilikte biri olmasa da- daha sahici bir karakterle tanışırız. (Yine de arkadaş olmak istemem, o ayrı.)

Gideon, delirme nöbetlerine tutulmasa da hayatını adeta şişkin egosu ve libidosu yönetir. Güne başlayışı bile bir ritüeldir. İlacını alır (dexedrin), müziğini açar (Vivaldi), sigarasıyla duşa girer, göz damlasını damlatır. Ardından ellerini iki yana açıp “It’s showtime, folks” deyip güne başlar.

Gideon bir yandan yeni bir dans gösterisi hazırlamaya çalışırken bir yandan da onu gitgide sona yaklaştıran hastalık sorunlarıyla boğuşur. Ayrıca pek umut vaat etmeyen bir film üzerinde çalışır. Bu arada çevresinde eski karısı, kızı ve kız arkadaşından başka birilerini görmeyiz. Tabii bir de filmin başında sonuna kadar Gideon’a eşlik etmekte olan güzel bir ölüm meleği (Jessica Lange) vardır. Gideon, bir yandan da ona hayatını anlatır. (Ölüm meleklerinin böylesine şefkatli ve sabırlı olduklarını umuyorum.) Bir de işin içinde Gideon’un hastalığıyla paralarının derdine düşen ceketli bir kalabalık vardır: Yapımcılar. Onlar yine bizi şaşırtmazlar.
Picasso’nun resim yaparken ölmeyeceğine dair bir inanışı olduğu söylenir. İnsana “önemli” bir iş yaparken ölüm melekleri sabırla beklermiş gibi gelebilir. (Öyle olsaydı yapımcılar bu kadar dertli olmazdı herhalde.) Ama heyhat, yarım kalan bir şeyler hep olur.

Gideon’ı da ölüm, yeni bir gösteri sahneleyecekken bulur. Özellikle hastane sahnelerinde rüyalar, bilinç altı, halüsinasyonlar birbirine karışır. Bob Fosse Fellini’nin harikalar dünyasına buradan bir selam gönderir. En sonunda Gideon, “Bye Bye Life”la dans ve müzikle uğurlanır. Filmde, tüm koreografiler parmak ısırtır. Özellikle Gideon’ın havayolu şirketi temasından sürpriz bir şekilde son derece provokatif ve erotik bir gösteri çıkardığı Airotica dansı inanılmazdır. Gideon kendi kendini sabote etmekten çok hoşlanır.



All That Jazz’de, müzikal bir filmden beklenmeyen pek çok şey var. Açık kalp ameliyatı bile!
İyi uçuşlar!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...