Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

leonard cohen'le bir gece yarısı

Resim
Onunla tanışmamızı hatırlıyorum. Dikmen, Keklikpınarı. İçinde hakim kış rüzgarlarının gezindiği bir öğrenci evi, bir imkansızlıklar coğrafyası. Banyoda iplik gibi akan (ve asla ılık olamayan) kaynar su, gıcırdayan kapı, damlayan musluk. Emine bir ikindi vakti getiriyor, simitlerle birlikte. Oturup dinliyoruz tıp tıp tıp mutfakta damlayan su sesinin eşliğinde. Ben bir yandan dökülen susam tanelerini parmağımın ucuyla topluyorum. Ne tuhaf adam! Simit, Ankara simidi.

Suzan takes you down to her place near the river...

Günbegün evin duvarlarına sızıyor sesi. Ankara'ya yağmur yağıyor. Cohen dinleyerek proje yapıyorum bir gece yarısı. Çalışma lambasının ışığında, Ankara'nın yağmurda dağılan uzak ışıklarının arasında camdan yansıyan uykusuz bedenimi görüyorum. Cohen gecenin kaskatı omuzlarını gevşetiyor mırıl mırıl.
Afrikalı Leo’yu okuyorum. (O sıralarda birinci vazifemiz kederli bir duruş, ikinci vazifemiz Maalouf okumak) Ben okuyorum, Cohen mırıldanıyor, Leo geziyor. Staj yaptığım o…

yay burcuna güzelleme...

Resim
Hiçbir şeyden çekmedi şu Merkür’den çektiği kadar...

Ne zaman burçlarla ilgili konuşmaya başlasam, pozitivizm neferi Clezio bana takılır, bunun bilimsel olarak saçmalığını ispatlamaya çalışır. Tipik bir Yengeç burcu olduğundan sevimli bir inatçılık taşır itirazı. Burç köşelerini pek okumam, çoğu burçla ilgili de yüzeysel bir fikrim vardır. Fakat en az yengeç sempatikliği kadar, bir “yay burcu gerçeği” vardır benim gözümde.Ey okur, yaysız bir hayat çiçeksiz bir bahçeye benzer!

Hiç unutmam bir gün devlet dairesinde bir sırada beklerken -ki çay şıkırtılarıyla sizi hipnotize edip ruhunuzu içinizden çekip alan bir sıraydı- ruhu hem daralan hem kabına sığmayan, o beklemenin içine bile bir oyun sıkıştırmaya çalıştığına tanık olduğum birine dayanamayıp sordum, “Pardon, yay burcu musunuz?” Yay burcunun o en tuhaf sorular karşısında bile gösterdiği rahatlıkla – işte bu harika bir özelliktir!- “Aaa,evet!” demişti.

Kendini bu dünyaya teslim etmeyen, yine de teslim olacak bir dünya arayışını s…

şehirler, mevsimler, kitaplar...

Resim
* Milena'ya Mektuplar'ın kapağından Philip Roth, bir kitabı iki haftadan uzun bir sürede okursanız o kitabı tam anlamıyla okumamış sayılırsınız, diyor. (Geçmiş Zamanın Peşinde ile helalleşeyim o zaman şimdiden.) Elbette doğruluk payı var bu sözde, yine de şu kurşuni kış gününde insanı bir parça üzüyor. En az, ömrünün kitaplığındaki kitapları okumaya yetmeyeceğini bilmek kadar! Tipik bir kış ruh hali içinde olanları bilhassa...
Bazı kitapların mevsimlerinin olduğuna inanıyorum. Daha önce de sözetmiştim. Uğultulu Tepeler kasvetiyle üzerinize çöken, baştan sona içinde sert bir rüzgar esen bir kış romanıdır bana göre. Uyku Tanrısının Evi, Anna Kavan'ın diğer romanı Buz gibi size bir battaniye altına sığınma isteği veren, “üşüten” bir kitaptır. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ya elim nedense hep kış günlerinde gider, bence içinde bir kış yürüyüşüne çıkabilirsiniz. Bir Kış Günü Öğleden Sonra'da kışın apansız bulutlar arasında çıkıveren güneş hikayenin merkezindedir ve okuduğum…

çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - II

Resim
*Lisbon'da bir tuhafiye Evde Burda dergileri ve dikiş makinası tıkırtısı ile büyümüş olanlar, çocukluklarının bir döneminde kendilerini kuzenleriyle Dalton kardeşler gibi bir örnek, acayip kıyafetler içinde bulanlar bilir. Dikiş dikmek demek muhakkak bir makara, düğme, çıtçıt, iğne ihtiyacı demektir. Dikiş dikmek hep bir şeylerin bir şeylerle uyumunu bulmaya çalışmaktır. O yüzde sökülür dikilir tekrar sökülür tekrar dikilir. Dikiş dikmek bir derviş sabrı gerektirir.  O yüzden kumaşa iğnelenmiş patron kağıtları, kağıtların üzerindeki sabundan incecik çizgiler, teyeller eviçindeki çocukluk coğrafyamın önemli bir kısmını oluşturur. Kat kat açılan dikiş kutusu ve içinde çikolata gözüyle baktığımız rengarenk düğmeler biz çocukların ağzını pek sulandırırdı. Ve tabii tuhafiye gezileri...
Tuhafiye dükkanlarının üzerine tozlu bir ışık düşerdi (sahiden!) ve içerisinin dışarıdan ayrı, tuhaf bir sessizliği, kokusu, ağırlaşmış bir zamanı olurdu. O dükkanlar ayrı bir evrendi. İçinde tela, su…

beyhude

Resim
Bienalde görüp en çok sevdiğim işlerden biri bu oldu: Clara Ianni'nin "Soyut Emek" isimli işi.

Soyut emeği bir tarafa bırakalım şimdilik. Soyut sanatla genel olarak utangaç bir tanışmamız vardır. Hani çocukken misafirliğe gidip mahçupluktan oturduğun yerde ayak parmaklarını içe kıvırıp kih kih gülersin ne yapacağını bilmeden. Soyut sanatla ilişkimizi ben buna benzetiyorum. Karşısında yetersizlik, mağlubiyet, ardından başgösteren uzaklaşma ve hatta horgörü gibi karmakarışık duygularla kalabiliyoruz. O yüzden o işi görüp de en azından gülmek, ya da hakkında espri yapmak bile bana  iyiniyetli bir yakınlaşma, "kur yapma" isteğini gösteriyor.

Fakat bazı işler var ki bu utangaçlığı anında silip atıyor, doğrudan size bir şey söylüyor, söylemek ne kelime adeta haykırıyor. Bu kürek de benim için öyle oldu. Ianni, Marks'ın soyut emek fikrinden yola çıkmış. Röportajında, "Üretmek adına çalışmıyoruz artık. Bir anlamda, "iş" adı altında insanların yaptı…

Nadir ve Simin - Bir Ayrılık

Resim
Hayatın büyük kısmı hayhuyla geçiyor. Güneşte uzanan kertenkele olmayı yeğlerim bu hayhuya. Sinema dergisindeki bir röportajında okudum. "Zamandan nefret ediyorum," diyor Woody Allen. Carson McCullers'ın deyişini hatırlatıyor. McCullers zaman için "dünyayı yöneten koca aptal" demiş When We Are Lost şiirinde.
Ashgar Farhadi'nin filmini yazmak istiyorum ne zamandır. Yazmak istenenler zaman bulamayınca insanı dürtüp duruyor. (Sürekli ağzının kamaşması ve hiç erik yiyememek gibi bir şey yani.) Sanırım Bir Ayrılık bu yıl en çok etkilendiğim filmdi. Etkilendiğim İran filmlerinde bir ortaklık var. Hepsi küçük bir hikayeden yola çıkıp yolda karşısına çıkan şeylerin cazibesine fazla kapılmadan, kendi güzelliğinden de sarhoş olmadan, sahici karakterlerle sadelikle ve incelikle meselesine odaklanıyor.

Bu film de sosyoekonomik açıdan farklı iki aile üzerinden sınıfsal çatışmalar, vicdan, kötülük, cinsiyet, inanç temalarıyla hayatın düğümlerini (ve bizi nasıl düğümlediğ…

"babalar hep perşembe anneler cuma olur"

Resim
Başım sıkıştığında başvurduğum dizeler oluyor bazen. Bazen şekerli yoğurt, bazen leblebi tozu, bazen portakal kokusu. Bazen zor oluyor bir şeyler. Dün senin içini kıpır kıpır kıpırdatan bir şey ertesi gün yepyeni olayların gölgesinde anlamsız oluveriyor. Büyük acılar hayata kalın çizgiler çekiyor. Umutlu olmak bazen zor oluyor. Yine de iyi ki edebiyat var...

Bir + Bir'de Turgut Uyar hakkında Orhan Koçak'la yapılmış uzun bir söyleşiye yer verilmiş. Uzun zamandır böyle güzel bir söyleşi okumamıştım. Koçak'ın şair hakkındaki yeni kitabı  Bahisleri Yükseltmek'i almaya karar verdim. Her ne kadar son taşınmadan sonra bir süre kitap almamaya yeminli olsam da.

Dergide bir de şairin kedisine baktığı bir fotoğrafı var ki bayıldım. Fotoğraf karesinde kedi yok, sadece Turgut Uyar var. Cortazar'ın meşhur kedili fotoğrafını getirdi aklıma. İnsanın kediye bakarken çocuklaştığı o yüz ifadesini çok seviyorum.
Turgut Uyar'ı "Göğe Bakma Durağı" ile tanıdım. Annem ortaoku…

çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - I

Resim
Çarşıya çıkmak denirdi, alışveriş denmezdi pek. Bir gün önceden “sabah serinliğinde çıkalım” diye konuşulurdu. Çarşıya çıkılınca muhakkak” “parçacılar”a gidilirdi, sepetlerin içindeki çift-en tek-en kumaş parçaları bir güzel didiklenirdi. Esat’a uğranırdı. (Esat, Mersin’in ayakta kalmaya devam eden bağımsız kitapçısı: Martı Kitabevi) Esat okuduğu kitapları anlatırdı, belki bir kitap alınırdı. O zamanlarda yiyecekler toptan, giyecekler ve kitaplar tek tek alınırdı. Bir kitap alınır ve o kitap eve gelince bir süre sehpa üzerinde bekletilir, evin havasına ve evdekilerin kokusuna alışınca kitaplığa kaldırılırdı. (Evet, ruh çağırma gibi bir ritüeldi.) Ha bir de çıkmadan Esat’a çalan müziğin ne olduğunu sorup eve gidince neydi diye hatırlamaya çalışılırdı. O yıllarda kitapçı demek heves demekti, yeni bir dünyanın azıcık aralanan kapısı demekti. Esat’tan çıktığımızda annem “amma da okuyor” derdi. Ben o sıralarda kitapçıların kitapları çok sevdiğine inanırdım.

Kitapçı olmanın trapezci olmak k…

Film Sayıklamaları - Bir Zamanlar Anadolu'da

Resim
Filmden sonra hala kendime gelemedim. İşte zihnime üşüşenler: -Çehov’un Bozkıradlı hikayesi. bir çocuğun gözünden kıvrıla kıvrıla giden bozkır yollarında, bir at arabasının arkasında tıngır mıngır yapılan yolculuk. Öğrencilik yıllarında Mersin’e yapılan yolculuklar. Torosları iple çekerken baka baka hayallere dalınan bozkır. Koca bozkırda yalnız kalmış ağaçlar. (Top gibi olanları da var.) - İnsan icadı bürokrasi ve nurtopu gibi hiyerarşi. Kurgu olduğunu bile bile sadakatle bunlara inancını sürdürebilmek. 

- En derin acıların bile paragraf başı yapılarak kayda alınması gerekir.Times New Roman, 12 punto. Sevgili Kafka. - Taşra sıkıntısı (Nurdan Gürbilek yine:) Güdük kalmış, diri diri gömülen hayatlar. Bantla yapıştırılan telefon ahizesi, sırı dökülmüş ayna, gıcırdayan kapı... Eşyaya dahi sinmiş hayatsızlık. - Yaylada gece vakitleri, havlayan köpekler, rüzgarın sesi, elektrik kesintisi. Gaz lambasında uzayan gölgeler. (Ara ki bir melek bulasın...) - Bazen insan kendi hayatını bir filmdeymişçe…

lorca'nın evi

Resim
Meyve ağaçları arasında bir ev. Yaz başında gidiyorum, dallardan salkım salkım yeni dünyalar sarkıyor. Şairin “yeni dünyalar"la çevrili evi. Nar, erik, elma, ayva, incir ağaçları. Erikler var; sert, ekşi erikler... Dayanamayıp birkaç tane koparırken bir adam geliyor. Bana kızacağını düşünüyorum ama adam gülerek elini karnına götürüyor, karnını ovuşturarak "Erikler daha olmadı, şimdi yersen miden ağrır", diyor. Bilmez miyim, ama bizde böylesi makbul.

Elimde Lorca'nın bütün şiirlerinin olduğu (çev. Erdoğan Alkan) bir antoloji var. Şiirlerinde ağustos böcekleri, kertenkeleler geziniyor. ("Timsah parmakçocuğu" diyor Lorca kertenkelelere.) Sarmaşıklar, ıtırlar, ısırganlar, kırlangıçlar, serviler, mersinler. Örümceğin gerdiği ipek yollar. Komşu mutfağın tenceresinde kaynayan portakallar. Manolyalar, tatlı güneşler, yersiz yurtsuz esintiler. Cüce yeller. Sivrisinekler. Ve Serüvenci Bir Salyangozun Yolda Rastladıkları. Salyangoz: "Patikanın bilge burjuvası&quo…

granada'da bir sabah gezintisi

Resim
"Erken kalkanlar gün boyu başlarında bir hale taşırlar." Walter Benjamin Granada yazın 40 dereceleri gören bir şehir ama havası kuru olduğundan sabahları ve akşamları serin oluyor. Sabah vakitleri, yaylalardaki o ince sabah serinliğini hatırlatıyor. Ev, Albayzin'de, bir zamanlar Mağribilerin yaşamış olduğu, Elhamra'nın bulunduğu tepenin tam karşısındaki tepeye kurulmuş dar sokaklı, beyaz evlerden oluşan bir mahallede. Ara ara inşaat işçilerine rastlıyorum.Neredeyse siesta zamanı gibi ortalık. Issız. Selvi ağaçları bir şehre, eski binalara bu kadar mı yakışır? Tepelere çıktıkça Elhamra Sarayı görülüyor. Şehri saran bir eski zaman ruhu, büyüleyici bir yer Elhamra. Günün ışıkları en son Elhamra'nın asırlık duvarlarını terkediyor. Bu iki teyzeyi biliyorum. Her akşamüstü köpekleriyle bizim evin önündeki çeşme başına gelip biraz soluklanıyorlar. Demek burada oturuyorlar ve sohbete sabah vaktinden başlıyorlar. Granada'nın sokak resimleri. El Niño lakaplı bir sokak r…

neşeli kadınlar arasında - II

Resim
Daha önce de yazmıştım. Neşeli Kadınlar bunlar. Bu kez Cordoba’da bir taş duvarın gölgesinde oturmuş dondurma yiyorlar. Kulaklarının arkasına çiçekli tokalarını takmışlar. Kabarık elbiselerini, eteklerini giyip sokağa çıkıyorlar. Neşeli kadınlar her yerde beni etkileri altına alıyor. İnsan güzel bir şeyle karşılaşınca gülümsemekten daha fazlasını yapmak istiyor bazen. Fotoğraflarını çekiyorum biraz çekinerek. Hemen kalkıp bana poz veriyorlar. Evet diyorum, işte neşeli kadınlar! Hayat bilgisi daha ziyade kitaplarla oluşturulmuş biri olarak gidip “neşeli kadın olmanın başlıca kuralları nelerdir?” diye sormak istiyorum. Çıngıraklı kahkaha (var öylesi) nasıl atılır? Hayata nasıl nanik yapılır? Ve neşeli kadın olmak için bir yaş haddi var mıdır? Sonra bu saftorik sorularımı kendime saklamam gerektiğine karar veriyorum (?!)
Hayatlarının bir döneminde giyinip kuşanırken “çok mu iddialı oldu, popom fazla mı çıktı (annelerden kızlarına geçen genetik bir rahatsızlıktır kanımca), yok o mu pırtl…

bir okuma serüveninden notlar

Resim
Parklarda, çimenlerin üzerinde, bir taş duvarda kendilerinden geçmiş bir halde kitap okuyanlara hep özenirim ama bunu beceremem pek. En son bir müzede okuduğu kitaba dalmış, adeta “kitap okuyan kız” heykeline dönüşmüş biri gördüm. Karşısında biri de oturmuş onun resmini yapıyordu. Bir süre hayranlıkla onları izleyip kafamda ikisini de içine alacak bir resim hayal ettim.
Bense açık havada doğru dürüst kitap okuyamam. Bir sayfa okuyup etrafı seyre dalarım. Üzerime tatlı bir tembellik gelir. Dış dünya kolumdan çekiştirir. Çekirdek çitleyenler, kuşlar, vapurlar (vapurlar??)...
Deniz kıyısında “Bu Bir Pipo Değildir”le başlayan kitap okuma girişimlerim de hüsran doludur. zaten yol yakınken bu serüveni Proust’la sonlandırdım. Anısına kitap aralarına kaçan kumlardan bir kum havuzu yaptım.
“Fotoğrafın orta yerinde sardunyalar var, salkım çiçekleriyle birlikte, mevsimlerden yaz, beş buçukta içilen mate, dikiş makinası, terlikler, hastalıklar ve ailevi sıkıntılarla ilgili usul usul edilen sohb…

bir yaz gecesi rüyası

Resim
özgür'e yüzlerce kırmızı balon! Hayatın hafiflediği zamanlar var, Hayatın hafifleyip, ipeksi bir yaz elbisesine dönüştüğü zamanlar. Bu zamanlara ihtiyacımız var. Yoksa zamanla çoğalan, ayağımıza takılan, bizi ağırlaştıran yükler var.

Üniversitede iken birer küçük Sisyphos gibi hissedip öyle davranmak çok hoşumuza giderdi. Hayatın tüm taşları bize taşıtılıyormuş gibi. Biraz da filmlerden araklanan roller olsa gerek. Juliette Binoche’nin (dokunaklı bir flüt sesi eşliğinde) uzaklara bakan hüzünlü yüzü bize hepsinden anlamlı gelirdi. Hayatın anlamlı olanı hüzünlü olanıydı. Fransız aktrisleri uzaklara ne güzel bakıyorlardı.
Melankoliyle hala aramızdan su sızmaz ama hayatın hafiflediği zamanların kıymetini daha iyi biliyorum artık. Her şeye biraz daha kaygısız bakabildiğimiz zamanların. Gece esintisi, şenlik ateşini andıran şehir ışıkları, sokak çalgıcıları, yasemin kokusu, arkadaşlarla gece göğü altında yapılan sohbetler, sokaktakilerle akrabalık. Evlerle sokağın arasındaki sınırın g…

zeytin ve ispanya

Resim
Türkiye'de kahvaltıda zeytin yendiğini söylediğimde dil sınıfındaki herkes hayrete düşüyor. İspanyolca hocası çılgın Emilia, abartılı mimikleriyle durumu kavramaya çalışıyor: "Bir dakika, şimdi burada ekmek, burada zeytin, burada kahve ya da çay. Yani nasıl oluyor?" diye soruyor. "Deneyin, çok güzel oluyor," diyorum. Zeytin, Arapça kökenli pek çok ortak kelimeden biri. İspanyollar "aceituna" (aseytuna) diyor. Arapçadan geçen bazı kelimeleri -sanırım anlamlarının da etkisiyle- çok şiirsel buluyorum. Azahar (portakal çiçeği), naranja (portakal ağacı), granada (nar), azafran (safran), alcantarilla (küçük köprü)... LorcaAtlının Türküsü'nde "Torbamda zeytin kara" dese de burada siyah zeytinler nerede saklanıyor bilmiyorum. Daha çok yeşil zeytin görüyorum. Lokantalarda genellikle yemekten önce ikram ediliyor ya da tapa (meze) olarak yeniliyor. Minnacık yeşil zeytinler özellikle çok lezzetli. Burada tabağımdaki zeytin çekirdeklerini sayınca deh…

paco'da kahvaltı

Resim
Kahvaltı en sevdiğim öğün. “Kış şekeriyle kaplı” çocukluk günlerini düşündüğümde sadece kahvaltıları hatırlıyorum. Özellikle yatakta yavaş yavaş uyku coğrafyasını terk edip mutfaktan gelen çay (bazen kızarmış ekmek) kokusu ve çay kaşığı sesi (annenin kahvaltı öncesi keyif çayı) eşliğinde yeni bir nesneler dünyasına geçtiğim o tatlı anları. Bazı kış sabahlarında, - özellikle bir önceki gece balkonda unutulan kaskatı kesilmiş çamaşırların kar kokusu dolduruyorsa odayı- çorba olurdu. Ve kimi günlerde şekerli süt kabına doğranmış ekmekler...


Akşam vakti yapılan kahvaltılar vardı bir de. Genellikle bir rutinden kopuşu hissettirdiğinden hep severdim, hala da severim. Ya anne ile baş başa kalınan bir akşam –babalar kahvaltıyı pek sevmez-, ya da aniden çıkagelen yakın bir misafir, kuzenlerin gece yatısına kalışı... Günü bitirmiyorsun da uzatabildiğince uzatıyorsun sanki ya da o günün içinde kendine bir köşe yaratıveriyorsun. Kahvaltı; usturuplu, sınırları belli akşam yemeğine karşı küçük bir…

Endülüs'te bahar

Resim
Kimilerine sevinç kimilerine sıkıntı getiriyor bahar. Ben bahar herkese iyi gelir sanırdım. (Öyle olmazmış, arkadaşım Ş. söyledi.) Bu bahar bana daha çok şaşkınlık getirdi sanırım...
Ne zamandır büyük şehrin uzağında bir mevsimi karşılamamışım. Endülüs coğrafyasında bahar beni çarptı! Buraya adım attıktan sonra kendimi doğanın kucağına düşüvermiş buldum ve ondan başka bir şey de düşünmez oldum. İstanbul'da olsam şu sıralarda harıl harıl festival filmlerini çalışıyor olurdum. Burada sinema aklıma gelmiyor bile. İstanbul'a da güzel gelir bahar, etraf çiçeklenir, şenlenir ama ne zamandır bu kadar dolaysız bir tanıklık yaşamamıştım. Bana kaderimin bir oyunu mu bu? Endülüs günlerimin beni sinemanın güzide dünyasından koparıp bir portakal fetişisti yapacağını nereden bilebilirdim? (Lütfen Freudyan yorumlardan sakının!) Bu arada, unutmadan, günün talihli portakal resmi : Endülüs İspanya'nın mağrur taşrası. Buradakiler işsizlikten, para kazanamamaktan şikayetçi. Ama Granadalılar …