Ana içeriğe atla

Adsız Sansız Bir Jude


Geçen gün kitapçıya girer girmez elimdeki kütüphane kitapları öttü: Kitapları çantamdan çıkardım. Orada çalışan biri, ne zamandır elimde gezdirdiğim Adsız Sansız Bir Jude kitabını görünce heyecanını gizleyemedi.

-Bu çok, çok güzel bir kitaptır.
-Gerçekten de öyle. İnsanın içine işliyor.
-Çılgın Kalabalıktan Uzak'ı okudunuz mu?
-Okumadım ama çok merak ediyorum, okumak istiyorum. Okuduğum ilk Thomas Hardy kitabı bu.
-Okuyun. O da müthiş bir kitap!

Jude'un ve Sue'nun bu dünyanın dışındaki varlıklarıyla bir aradayım bir süredir. Jude ve Sue adeta dünyada yalnız kalmış iki tragedya kahramanı.. Jude bulunduğu köyde bir merdivene çıkıp uzaktaki, "üniversite ve aydınların şehri" Christmenster'ın ışıklarına bakıyor ve bir gün oraya gidip daha çok okumanın  hayalini kuruyor. Fakat köşelerin çoktan kapıldığı bir dünyada adsız sansız kalmaya yazgılı o. Sue topluma kafa tutuyor, kendi ahlakını diretiyor, yine de cesaret onun da hayatta tutunmasına yetmiyor. 
"Bir günah işlemediğini bildiğin halde yasalarla emirler bir insanı mutsuz kılıyorsa bunları gözetmenin ne yararı var?"

Adsız Sansız bir Jude edebiyatın en güzel tutunamayan hikayelerinden birini anlatıyor. Bu iki titrek sevgili, gitgide eriyorlar gözümüzün önünde. Hardy'nin umutsuz bakışı, güzel kederi kitabın iyice içine işliyor.

Son zamanlarda art arda okuduğum Kızıl Damga, Effie Briest, Bir Kadının Portesi gibi Viktoryen romanların tozlu büyüsü altındayım. Boyumdan büyük laflar da etmek istemem ama roman en çok o dönemin, ondokuzuncu yüzyılın ruhuyla örtüşen bir şeymiş gibi geliyor bana. Romanları fırından yeni çıkmış halleriyle değil üzerinden biraz zaman geçtikten, kitaplar biraz toz gördükten, hikayeler demlendikten sonra okumak gerekiyor sanki.

Merak ediyorum, bir sonraki yüzyılın insanları bugün yazılanları nasıl değerlendirecekler? Geçen gün elime "Little Vampire Women" diye "yeni" bir kitap geçti. Küçük Kadınlar'ın tekrar yazılmış hali. İçimden 'umarım Sue ile Jude kendi hallerinde kalmaya devam ederler,' dedim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...