Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Müzikaller ve Küçük Mucizeler

Resim
Hollywood’un alameti farikalarından söz edilecekse bence başta müzikal filmler gelmelidir. Bazılarında hikayeler biraz şerbetli, görüntüler fazla set işi gelebilir ama herkesin işini gücünü bırakıp sokakta dansetmeye başladığı, kırlara koşup şarkılar söylediği bir dünya temsili bile başlı başına kayda değerdir. Bu filmlerin "romantik komedi" diye tabir edilen, benim pek ısınamadığım türdekinden çok daha sahici bir iyimserlik taşıdığına inanıyorum. Danseden biri -çocukluktan bu yana- üzerimde "hipnotik" bir etki yaratmıştır. O yıllarda, Fred Astaire’in, Gene Kelly’nin ayak tıpırtılarının Amerika'daki en müthiş şey, Fame (Şöhret) dizisindeki okulun da gelmiş geçmiş en iyi okul olduğunu düşünürdüm. O okul kimbilir kaç kişiye ne hayaller kurdurmuştur? (İddia ediyorum Leroy Johnson’la dans hocasını izledikten sonra kafasına bir bandana takıp deliler gibi dans etmek isteyen bir milyon kişi bulurum!!!)

Okullarda saçlarımızdan, çorabımıza, oturuşumuzdan boy sırasına ka…

Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies des Cherbourg)

Resim
Cherbourg Şemsiyeleri’ni ilk kez üniversite yıllarında, Kavaklıdere Sineması’nda izlemiştim. Kavaklıdere'de arada bir eski filmlerin gösterimi olurdu. Yalnız gittiğim filmlerden biriydi, öyle son anda Tunalı'nın kalabalığından kaçıp girmiştim filme. Filmde her repliğin (“benzin süper mi olsun normal mi” gibi ifadelere varana kadar) şarkıyla söylenmesini çok yadırgamıştım. Evet, bu filmde herkes şarkı söyleyerek konuşuyordu! Filmin ortasına geldiğimde bile, bu tuhaf durumun sona ermesine dair bir beklenti içindeydim. Sinemadan çıktığımda filmi başkalarına anlatıp epey dalgasını geçmiştim. Sonra, ne olduysa oldu, sadece o pembe-mor tri-color renklerini hatırladıkça bile içimi sızlatan, yağmurlu günlerde güzelliğini, naifliğini anmadan geçemediğim bir film oluverdi. Seine kıyısındaki plakçılarda plağını sorup durdum.
Film sıradan bir aşk hikayesine dayanıyor. Geneviève, annesiyle birlikte küçük bir dükkanda şemsiye satarak geçinir. (Clezio'ya anlattığımda bunun mevsimlik bir …

Aleksandra (Alexandra)

Resim
Aleksander Sokurov'un  Aleksandra'sını geçen yıl film festivalinde izlemiştim. Filmin bence en etkileyeci yanı savaştan bir büyükanne ile askeri kampı biraraya getirerek bahsetmesiydi.
Film, Aleksandra’nın, Çeçenistan'da bir askeri kamptaki torununu ziyaretini anlatıyor. Yolculuğun başından itibaren Aleksandra’yı bir grup askerin arasında görüyoruz. Askeri kampa varan Aleksandra, askerlerin, barakaların, tüfeklerin arasında dolaşıyor, "meraklı teyze" bakışlarıyla askerleri süzüyor. Bu komşu teyze, şüphesiz bu ortama yabancı bir varlık, bu tozlu ve kıraç araziye neredeyse bir ev hissini taşıyor, askerlere uzakta, eve dair bıraktıkları bir şeyleri hatırlatıyor. Gün boyunca canı istediği şekilde etrafta geziniyor, havadan şikayet ediyor, yorulur. Tüm askeri kuralların ve alt üst ilişkilerinin dışında bir yerde merak ettiklerini soruyor, kafasına koyduğunu yapıyor. Torunu Denis’in komutanına: “Hep bir şeyleri yıkmayı biliyorsunuz, bir şeyleri yapmayı ne zaman öğren…

"çiviler ağzına batmaz mı senin?"

Resim
İlköğretim yıllarının üzerinden uzun zaman geçse de zaman zaman okullarda okutulan kitapları, birtakım klişelerin tekrarlanıp tekrarlanmadığını merak ederim. Hala bayrak törenine geç kalan öğrenciler süklüm püklüm ayrı bir sıra mı oluşturur mesela? Karnede hala temizlik ve beslenme alışkanlığı notu verilir mi? Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıliyor muyuz hala? İçten içe, edebiyat gibi bir konunun bile hala birtakım yazarların "terbiyeci" yazılarına teslim edilmiş olduğunu düşünerek canım sıkılır.
O yüzden herhalde, Türkçe kitaplarından geriye içimize dokunan çok az hikaye kalır. Benim için bir Karanfiller ve Domates Suyu'ndaki Kör Mustafa vardır, bir de Benim için, Refik Halit’in “Eskici” adlı hikayesi bunlardan biridir. Beş yaşındaki Hasan, yetim kalınca İstanbul’dan Mısır’daki bir akrabasının yanına gönderilir. Uzun bir yolculukla bambaşka bir yere varır. Orada bildiği dilden bambaşka bir dille karşılaşır. Bir gün eve gelen bir eskici, aşınmış ayakkabıları…

Cimcime ve Dergilerin Hayatı

Resim
Virgül dergisi artık çıkmayacakmış. Sevdiğim dergilerin kapandığını duyunca üzülüyorum. İçten içe bir suçluluk da duyuyorum. Son zamanlarda ihmal ettiğimi düşünüyorum. Oysa ömrü pek uzun olamayan bu dergiler, kişisel yolculuklarımızın biricik tanıklarından.

İlk hatırladığım dergi, evin gizli bir köşesinde bulduğum, biriktirilmiş Hey dergileri... (Niye “gizli köşe” bilmiyorum, belki de çocukluğun yasak dolaplar, gizli çekmecelerle örülü hayal gücü...) 7-8 yaşlarında olmalıyım. Dergileri bulduğum yerde oturup kalıyorum. Evin içinde başka bir dünya keşfeden her çocuk gibi.

Sonra Milliyet Çocuk geliyor. Şehir gazozu ne ise Milliyet Çocuk da o benim için! Bir solukta okuyorum. En çok Cimcime’yi seviyorum, ilk önce mi okusam sona mı saklasam bir türlü karar veremiyorum. Cimcime içimde yer ediyor. Ardından ergenlik yıllarının Blue Jean ve Hey Girl dergileri geliyor. Blue Jean taşra hayatına yabancı ( fazlaca "kuşe") bir dergi olsa da zaten tuhaf olan ergenlikle geçinip gidiyor işte…

şiir - "somewhere i have never travelled"

Resim
Maç Sayısı ile ilgili yazarken aklıma en sevdiğim Woody Allen filmlerinden olan Hannah and Her Sisters ve e.e.cummings'in bir şiiri geldi. Filmde, Michael Caine'in, Barbara Hershey'e ilan-ı aşkı bu şiir aracılığıyla oluyordu. Caine, Hershey'e cummings'in bir kitabını hediye edip eve gidince bilmemkaçıncı sayfadaki şiiri okumasını istiyordu. "O şiir bana seni hatırlatıyor."

İçinden güller, şehirler, dereler geçen bir şiir...

SOMEWHERE I HAVE NEVER TRAVELLED
somewhere i have never travelled, gladly beyond
any experience, your eyes have their silence:
in your most frail gesture are things which enclose me,
or which i cannot touch because they are too near

your slightest look easily will unclose me
though i have closed myself as fingers,
you open always petal by petal myself as Spring opens
(touching skilfully, mysteriously) her first rose

or if your wish be to close me, i and
my life will shut very beautifully, suddenly,
as when the heart of this flower imag…

Maç Sayısı (Match Point) - Raskolnikov Londra'da

Resim
Woody Allen, filmlerinde karakterlerini konuşturur da konuşturur. (Woody Yay Burcu insanı!) Bu nevrotik karakterler ya terapistlerine dertlenirler, ya da New York sokaklarında, müzelerde, sergilerde, büyük kanvas tabloların önünde, akşam yemeklerinde, kokteyllerde konuşurlar habire. Kimilerine bu lafazanlık fenalık getirir. Oysa tipik nevrotik şehirli insanın kendini fazlaca önemsemesi, kendini anlatma derdidir işte bunlar. Woody’in karakterlerini kırda bayırda filan göremeyiz, fantezi olsun diye bir piknik yaptıkları bile vaki değildir. Hatta neredeyse New York dışına adım atmazlar. (Atınca da Annie Hall’deki Alvy gibi sudan çıkmış balığa dönerler. Alvy araba kullanmaz. Sevgilisi Annie'ye de, “Tek kültürel avantajın kırmızı ışıkta sağa dönmek olduğu bir şehirde yaşamak istemiyorum,” der)

New York, Woody Allen’ın habitatıdır. Karakterlerinin mutsuzlukları aklıma hep Dostoyevsky’nin ettiği bir sözü getirir: “İnsan mutsuzluğunun nedeni mutlu olduğunun farkında olmayışındandır.”

Zate…

film festivali - iki romanya filmi!

Resim
Filmekimi'nde "Altın Çağdan Öyküler”i izledim. Film, Romanya’nın Çavuşesku döneminden altı bağımsız hikayeyi anlatıyor. Çavuşesku'nun son on - on beş yılı propaganda nedeniyle Altın Çağ diye adlandırılmış. İroni, daha filmin isminden başlıyor.
Altı hikaye, beş farklı yönetmen tarafından çekilmiş. İlki, Komünist Partiyi karşılama öncesinde bir teftiş için bekleyen köylülerin hikayesi. Teftişe gelenlerle içki masasına oturan köylüler, kafaları bulduktan sonra lunaparktaki uçan sandalyelere biniyor. Onları durduracak kişinin de “uçanlar arasında” olması sebebiyle sabaha kadar herkes dönüp duruyor. (Efsaneye göre hala da dönmeye devam ediyor.) Diğer hikayede gayretkeş bir yoldaş okuma yazma öğretmek üzere köy yollarına kendini vuruyor. Başka bir hikayede iki genç, “Sağlık Bakanlığı’ndan geliyoruz, evinizdeki havadan şişelere doldurup tetkik için bize vermeniz gerekiyor,” diye evlerden topladıkları şişeleri satarak para kazanıyor. Bir diğer hikayede, fotoğrafçı bir adamla yeğ…

"Onca Yoksulluk Varken" (Romain Gary) - Şemsiyeleri Sevmek

Resim
Özel bir bağ kurduğun bir kitap var mı deseler herhalde ilk önce “Onca Yoksulluk Varken” derim. (Kırmızı Balon bir de!) Geçen akşam, kitabı elime aldığımda birden aklıma öğrenciyken eve dönülen yaz tatilleri, yaz gecelerinde tuhaf bir sessizliğin içinde terasta okunan kitaplar geldi. Okumaktan sayfaları dağılmış, güçlükle ayakta duran, (kim demişti?)“içinde epey yürüyüşlere çıkılmış” bir kitap. Çok kere okudum. Okumakla da kalmadım, o zaman kimi bulursam da okuttum. Solgun ve sargılı hali biraz da o yüzden...

10 yaşında (ya da kendini o yaşta zanneden) ağzı bozuk bir Arap çocuğu Momo. Paris’in yoksul fahişelerinin, travestilerinin, göçmenlerin yaşadığı Belleville’de oturuyor. Yahudi bir kadının, Madam Rosa’nın evinde kalıyor. Annesini tanımıyor, bir annesi olması gerektiğini ise sonradan öğreniyor. Diğer fahişelerin sahipsiz çocukları gibi Momo’ya da Madam Rosa bakıyor. Momo’nun asıl adı Muhammed ama Madam Rosa ona “Momo” diyor. Madam Rosa da Momo’nun annesi gibi, bir zamanlar Cezayi…

"An Angel At My Table" (Masamda Bir Melek)

Resim
“Bu benim hayatım. Ben, Janet Paterson Frame 1924’te Ağustos ayında doğmuşum. Adı konmamış ikiz kardeşim, doğumdan iki hafta sonra ölmüş.”

Toprak bir yoldan bize doğru yürüyen, kırmızı saçlı, tombul bir kız çocuğunun bu sözleriyle başlıyor Janet’in hikayesi.  Janet Frame yoksul bir ailenin beş çocuğundan biri. Başını, kıvırcık saçlarından kocaman bir hale çevreliyor. Yeni Zelanda’da küçük bir kasabada yaşıyor. Demir yollarının, geniş çayırların, toprak yolların çevirdiği kasabada kardeşleriyle birlikte büyüyor. Hiç bir zaman fazla arkadaşı olmuyor. Babasının cebinden çaldığı parayla sınıf arkadaşlarına sakız alsa bile...Bu hırsızlığı, kara tahta önünde öğretmenden azar işitmesinden başka bir işe yaramıyor. Janet, hikayeler ve masallar okuyarak büyüyor. Gözünü kitap raflarından ayırmadan saatlerce kütüphanede geziniyor. Küçük yaşta yazmaya başlıyor, babasının aldığı deftere günlük tutuyor.

Çocukluğunda kardeşinin başına gelen trajik bir olay Janet’i sarsıyor. İlk gençlik yıllarında gitg…

"Once" - Dublin'de Bir Yalnız Kalpler Sokağı

Resim
Kimi filmlerin kendi güzelliğinden başı dönmez. Sakin akan bir nehir kıyısındaymış gibi oturulur izlenir. Film bitince herkes önce bir iç geçirir sonra birbirine “ne hoş bir filmdi, değil mi?” der.“ONCE” öyle bir film. Ne öyle üzerinize gelen karakterleri, ne sizi şaşırtmak için taklalar atan bir senaryosu var. Sessiz ayrılıkların, mutedil mutlulukların yaşandığı küçük filmlerden. Arkadaşlarla izlendiğinde çok konuşanların diğerlerini kızdırmayacağı filmlerden...

Başrollerde iki müzisyen: İrlandalı gitarist Glen Hansard ve Çek piyanist Marketa Irglova. Yönetmen John Carney de müzisyen.

İki gezgin ruh, Dublin sokaklarında birbiriyle buluşur. Onları müzik buluşturur. Birisi sokak çalgıcısı, kendi yaptığı şarkıları söylüyor. Ara sıra da babasının dükkanında ev aletleri tamir ediyor. Diğeri genç bir göçmen kadın, annesi ve kızıyla yaşıyor. Çiçek satıyor. Zaman zaman müzik aletleri satan bir dükkana uğrayıp piyano çalıyor. Biri çok yakın zaman önce kendisini bırakıp giden kız arkadaşının …

"Smoke" (Duman) - "innocent when you dream"

Resim
Kimi filmlerin kendine has bir kokusu olur. Üzerinden zaman geçse de bu kokuyu size hatırlatıp durur. “Duman” benim için, sabahın erken vaktinde yabancı bir şehirde, kahvaltı edilen bir yerdeki tanıdık kokudur. Onun bize hissettirdiği çocuksu sevinçtir...Sabah temizliği yeni yapılmış bir yeri dolduran kahve, fırından yeni çıkmış çörek ve biraz da son demlerini yaşayan uykuların kokusu... Öyle ki oradaki yabancı insanları birbirine görünmez iplerle birbirine bağlar, orayı bir ev içine çevirir.

Duman, “Ay Sarayı”nı okuduktan sonra tüm kitaplarını okumaya and içtiğim (ama sözümde durmadığım – henüz!) yazar Paul Auster’ın senaryosunu yazdığı, Wayne Wang’inyönettiği bir film.

Kelimelerin, hikayelerin ve dumanın ağırlığını ölçmenin filmi.
“Sir Walter Raleigh, dumanin ağırlığını ölçmek icin önce bir sigarayı alıp ağırlığını ölçer, sonra sigarayı yakıp küllerini terazinin kefesine silker. En sonunda, küllerin ve izmaritin ağırlığını, yanmamış sigaranın ağırlığından cikarir. Kalan, dumanın ağı…

Orbis Pictus - Alis Yollarda

Resim
Ne zaman yolculuk isteğim depreşse yolculuk filmlerine sarılırım. Orbis Pictus'u da böyle bir zamanda izledim. Slovak bir yönetmenin (Martin Sulik) yolculukları, masalları ve Chagall'ı hatırlatan filmi.

Film, 16 yaşındaki başına buyruk Tereza'nın yatılı okuldan atıldıktan sonra çıktığı yolculuğu anlatıyor. Tereza, Bratislava'daki annesinin yanına gitmek üzere, elinde solmuş bir haritayla (ah, o haritalar, insanı nasıl da kışkırtırlar), seyrini kendinin de pek bilmediği bir yolculuğa başlıyor. Yol boyunca tuhaf kişilerle karşılaşıyor. Başına olmadık olaylar geliyor. Biz de, tavşanını takip eden Alis gibi Tereza'nın özgür ruhunun peşine takılıyoruz, Tereza'nın kafasının içinde geziniyoruz. Neyin gerçek neyin sahici olduğunu kimse bilmiyor, hatta bu çok da önemsenmiyor. Yolculuk sessiz bir karnavala, Chagall'ın büyülü hikayelerine dönüyor. Tereza'nın her karşılaştığı kişiyle bir alışverişi oluyor. Acılarından kurtulmak için yarı beline kadar toprağa gömül…

Gak!!!

İşte başlıyorum, çok heyecanlı! Nasıl bir şey olacağını ben de bilmiyorum. Bir defter olarak düşünüyorum, karalama defteri... Umarım kısa ömürlü olmaz. Ben de arkamda öksüz bir karga bırakmam. Zaten nezleli:)

Salah Birsel'e yazdığı "Nezleli Karga" kitabı için de teşekkür ediyorum buradan.