Ana içeriğe atla

Kayıtlar

öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

kitaplar arasında

Taşınma telaşının, eşya ile amansız mücadele günlerinin arasına sıkışsa da son zamanlarda okuduğum kitaplardan söz etmek istiyorum. Bu kez kararlıyım, arada kaynamasın yine. Son birkaç aydır öykü kitapları okuyorum. Şule Gürbüz’den “ Kambur ”, “ ZamanınFarkında ”, Yalçın Tosun’dan “ Anne Baba ve Ölümcül Şeyler ,” ve Joyce Carol Oates’dan “ Lanetliler ”, Seray Şahinler’den “ Gelin Başı ”, Alice Munro’dan “ Bazı Kadınlar ”. Şule Gürbüz ’ü  1+1 ’deki röportajlarını okuduktan sonra çok merak ettim. Hikayelerin dili tumturaklı, metni sık dokunmuş, ince gözlemlerle dolu. Fakat Şule Gürbüz, bir öykü yazarının kişilere olan merakından yoksun. Sanki o hep kapalı bir dünya içindeki tek bir kişiyi anlatmak istiyor. Dışarıda kalan, dışarıda kalmayı tercih eden kişiyi anlatıyor Şule Gürbüz . Fakat kişide bu tercihin nasıl ortaya çıktığına dair bize bir şey söylemiyor. Vasat’la hesaplaşıyor hemen her sayfada. Yazdıkları derinleştikçe koyulaşıp kararan bir kuyu. Nefesini tutman gerek...

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısında .  Bunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar! Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Öncele...

Film Sayıklamaları - Bir Zamanlar Anadolu'da

Filmden sonra hala kendime gelemedim. İşte zihnime üşüşenler: - Çehov ’un Bozkır adlı hikayesi. bir çocuğun gözünden kıvrıla kıvrıla giden bozkır yollarında, bir at arabasının arkasında tıngır mıngır yapılan yolculuk. Öğrencilik yıllarında Mersin’e yapılan yolculuklar. Torosları iple çekerken baka baka hayallere dalınan bozkır. Koca bozkırda yalnız kalmış ağaçlar. (Top gibi olanları da var.) - İnsan icadı bürokrasi ve nurtopu gibi hiyerarşi. Kurgu olduğunu bile bile sadakatle bunlara inancını sürdürebilmek.  - En derin acıların bile paragraf başı yapılarak kayda alınması gerekir.Times New Roman, 12 punto. Sevgili Kafka . - Taşra sıkıntısı ( Nurdan Gürbilek yine:) Güdük kalmış, diri diri gömülen hayatlar. Bantla yapıştırılan telefon ahizesi, sırı dökülmüş ayna, gıcırdayan kapı... Eşyaya dahi sinmiş hayatsızlık. - Yaylada gece vakitleri, havlayan köpekler, rüzgarın sesi, elektrik kesintisi. Gaz lambasında uzayan gölgeler. (Ara ki bir melek bulasın...) ...

Çıkmaz Sokak

Mart güneşinin gezindiği çatıların altından geçer sokak. Seksek çizgilerinden, patlak topların gölgesinden, çocuk uykularından geçer Emine sabah mahmuru, sokağın tam ortasında durur. Ayaklarının altı kiremit rengi,.,. Çıkmaz sokağın hep ortası bulunur. Emine sokağı adımlar, sabah ayazını, kömür kokusunu adımlar. Bir güvercin gelir, Emine’nin yanına sokulur. Teneke saksılar merdivenleri avutur. Çiçekler büyür, çocuklar sokaklarda koşuşur. Kışın pencere önleri hep karlı olur. Emine evde kavga olunca kulaklarını kapatır. Yüksek sesle saymaya başlar.Televizyondaki cambaz Emine’yi yanına çağırır. Emine birden ona kadar sayar. Yazları kadınlar kapı önlerine oturur. Kışın isli günleri bir bir yolunur. Halılar, kilimler yıkanır. Üzerinde ceylanlar ıslanır. Çıplak çocuk ayakları birbirini kovalar. Emine hep uzakta durur. Gözucuyla onlara bakar. Ceylanlarla bir tek o konuşur. Kırık kiremit tutan çocuk elleriyle sokağın ortasına çizgiler çekilir. Bir tek çocuklar üzerinde sekebilir. On...

"çiviler ağzına batmaz mı senin?"

İlköğretim yıllarının üzerinden uzun zaman geçse de zaman zaman okullarda okutulan kitapları, birtakım klişelerin tekrarlanıp tekrarlanmadığını merak ederim. Hala bayrak törenine geç kalan öğrenciler süklüm püklüm ayrı bir sıra mı oluşturur mesela? Karnede hala temizlik ve beslenme alışkanlığı notu verilir mi? Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıliyor muyuz hala? İçten içe, edebiyat gibi bir konunun bile hala birtakım yazarların "terbiyeci" yazılarına teslim edilmiş olduğunu düşünerek canım sıkılır. O yüzden herhalde, Türkçe kitaplarından geriye içimize dokunan çok az hikaye kalır. Benim için bir Karanfiller ve Domates Suyu'ndaki Kör Mustafa vardır, bir de Benim için, Refik Halit ’in “Eskici” adlı hikayesi bunlardan biridir. Beş yaşındaki Hasan , yetim kalınca İstanbul ’dan Mısır ’daki bir akrabasının yanına gönderilir. Uzun bir yolculukla bambaşka bir yere varır. Orada bildiği dilden bambaşka bir dille karşılaşır. Bir gün eve gelen bir eskici, aşınmış a...