Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kar etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısında .  Bunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar! Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Öncele...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...

bugün kar yağdı!

Bugün kar yağdı! Rüzgarsız, tipisiz bir kardı yağan. Kuru dalların üzerine beyaz bir çizgi çekti. Dünyayı -içerdekileri- birazcık teselli etti. Yine sebepsiz sevindim. Evde kedilerle kar yağışını seyrettim. Sonra dayanamayıp kendimi dışarı attım, göl kıyısına gittim, yine boş yere kazlarda bir telaş yarattım. Kar öyle bir şey. Bir sabah kalkarsın ve tanıdık dünyanın başka bir şeye dönüştüğünü görürsün. Uzaklardaki eski bir tanıdık gibi çıkagelir saf neşesiyle. Şairin dediği " Uyanınca Çocuk Olmak " böyle olsa gerek. Kar yağarken, uyanınca çocuk olmak!. Ve dünyanın sesinin biraz kısılması...Daha sessiz bir dünya. (Biraz kısın dünyanın sesini, biraz da yumuşatın renkleri, şimdi sallayın yerküreyi.) It's a Wonderful Life  (Şahane Hayat) filmi vardır hani. Öyle siyah beyaz ve neşeli bir dünyaya inandıracak neredeyse bizi. Bir de hiç ayırt etmeden her şeyin üzerine düşmesi vardır karın. (Öylesine adaletli.) Çalıların, bankların, çatıların, t...

leonard cohen'le bir gece yarısı

Onunla tanışmamızı hatırlıyorum. Dikmen, Keklikpınarı. İçinde hakim kış rüzgarlarının gezindiği bir öğrenci evi, bir imkansızlıklar coğrafyası. Banyoda iplik gibi akan (ve asla ılık olamayan) kaynar su, gıcırdayan kapı, damlayan musluk. Emine bir ikindi vakti getiriyor, simitlerle birlikte. Oturup dinliyoruz tıp tıp tıp mutfakta damlayan su sesinin eşliğinde. Ben bir yandan dökülen susam tanelerini parmağımın ucuyla topluyorum. Ne tuhaf adam! Simit, Ankara simidi. Suzan takes you down to her place near the river... Günbegün evin duvarlarına sızıyor sesi. Ankara'ya yağmur yağıyor. Cohen dinleyerek proje yapıyorum bir gece yarısı. Çalışma lambasının ışığında, Ankara'nın yağmurda dağılan uzak ışıklarının arasında camdan yansıyan uykusuz bedenimi görüyorum. Cohen gecenin kaskatı omuzlarını gevşetiyor mırıl mırıl. Afrikalı Leo ’yu okuyorum. (O sıralarda birinci vazifemiz kederli bir duruş, ikinci vazifemiz Maalouf okumak) Ben okuyorum, Cohen mırıldanıyor, Leo geziyor....

geçmiş zaman olur ki...

Dışarıda kar yağıyor. Ankara kışın son günlerini yaşıyor. Hatice elinde çay bardağı, ofisin camından dışarı bakıyor. Hatice ile Kuğulu Park’a gidilir, simitli sohbetler edilir, uzun yürüyüşler yapılır. Hatice yürümeyi çok sever. Bir de çayı sever. Bulvarlar, sokaklar boyu yürünür; bir yerlerde çay içilir. Heyecanlara bir bahane aranır. En heyecanlı sesiyle birşeyler anlatır ofise girer girmez. Kimi günler durgun olur. Gülüşü çabucak kırılır. Hatice ne zaman üzüntüsünü gizlemeye çalışsa bana hep annemi hatırlatır. El çabukluğu ile bulaşıkları yıkar, yanıma gelir. Onun tüm üzüntüsünü sarıvermek isterim. Bilirim o çocuk üzer Hatice’yi. Tüm gün içimden çocuğa sayıp dururum. Hatta akşam eve gider, çocuğa telefon ederim. Şaşırır sesimi duyunca. Hatice’yi kimse üzmesin isterim. Hatice yürüyüşleri sever. Üzüntüsünü gizler. Ne zaman üzüntüsünü gizlese ben hep ağlamak isterim. Hatice karlara bakmaktan hoşlanır. Pencerenin yanında, elinde çay bardağıyla. Ne güzel d...

Kış Sessizliği - Winterstilte

Karın altındaki sesler Kış sessizliğimi, Bu yıl If İstanbul’da gittiğim Kış Sessizliği ile sonlandırmayı düşünüyorum! Zaten İstanbul’da festival demek, kışın tozunu silkeleme zamanı geldi demek. Kış Sessizliği , Alpler’de bir dağ köyünde, dört kızkardeş ve annenin ölen babanın ardından  girdikleri sessiz bir yas dönemini anlatıyor. Doğrusu ne zamandır uzun sessizliklerin olduğu bir film izlememiştim. (En son izlediğim, Tayvanlı yönetmen -ismini bakmadan yazabiliyorum sonunda- Hou Hsiau-Hsien ’in bir filmiydi sanırım.) Her ne kadar Almodovar enerjisiyle dolu, kıpır kıpır filmlere bayılsam da hamarat bir yönetmenin elinden çıkmış sessizlik filmlerini de çok seviyorum. O sessizliğin içinde kendime bir köşe bulup oturmak ve ardından da böyle afili laflar etmek hoşuma gidiyor. Ne yapayım. Kış Sessizliği ’nde evin içinde sessizce dini bir ritüeli yerine getirircesine çorap yamayıp, hamur açan, nakış yapan, günlük uğraşlarıyla meşgul kadınları görüyoruz. Ayn...