Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kitaplar arasında

Taşınma telaşının, eşya ile amansız mücadele günlerinin arasına sıkışsa da son zamanlarda okuduğum kitaplardan söz etmek istiyorum. Bu kez kararlıyım, arada kaynamasın yine. Son birkaç aydır öykü kitapları okuyorum. Şule Gürbüz’den “ Kambur ”, “ ZamanınFarkında ”, Yalçın Tosun’dan “ Anne Baba ve Ölümcül Şeyler ,” ve Joyce Carol Oates’dan “ Lanetliler ”, Seray Şahinler’den “ Gelin Başı ”, Alice Munro’dan “ Bazı Kadınlar ”. Şule Gürbüz ’ü  1+1 ’deki röportajlarını okuduktan sonra çok merak ettim. Hikayelerin dili tumturaklı, metni sık dokunmuş, ince gözlemlerle dolu. Fakat Şule Gürbüz, bir öykü yazarının kişilere olan merakından yoksun. Sanki o hep kapalı bir dünya içindeki tek bir kişiyi anlatmak istiyor. Dışarıda kalan, dışarıda kalmayı tercih eden kişiyi anlatıyor Şule Gürbüz . Fakat kişide bu tercihin nasıl ortaya çıktığına dair bize bir şey söylemiyor. Vasat’la hesaplaşıyor hemen her sayfada. Yazdıkları derinleştikçe koyulaşıp kararan bir kuyu. Nefesini tutman gerek...

granada'da sonbahar

Bugün sakin bir gündü. Telaşssız, merasimsiz. Soğuk algınlığı bahanesiyle evde kediler ne yapıyorsa onu yaptım. Oh be dedim, hayat varmış. Çay güzel, tembellik güzel. Ben daha ağaçlara, yapraklara, bulutlara filan bakamadan sonbahar bitti. Ben de eski fotoğraflara baktım biraz. Her zamanki gibi  Granada 'nın sonbahar fotoğraflarında takıldım kaldım. Bazı şehirlerde takılıp kalıyorum. Bilen bilir:) Fotoğraflar 2010 sonbaharından. Şehirle flört zamanlarımız. Bir yandan ondan hoşlanıyorum, bir yandan da geceleri sürpriz bir şekilde bastıran soğuğuna, akşam bir türlü açılmayan lokantalarına filan söyleniyorum. Üzerine de fazla düşmüyorum yani :) Derken bir şey oluyor. Bir süre yaşadıktan sonra... Sıcakla arası hiç olmayan ben, yazın 40 derece kuru sıcağına, tozu dumana katan metro inşaatına filan tek laf etmiyorum. "Büyük şehir" Sevilla 'ya burun kıvırıyorum, sabah onda açılıp öğlen birde (evet birde!) kapanan balıkçıyı bağrıma basıyorum. Varsın olsun, dükkanlar...

kitapçıları şehrin

Bir şehirde yaşayacaksam keşfe çıktığım ilk dükkanlar kitapçılar (ve pastaneler) oluyor. Bir kitapçının olması yetmiyor çoğu zaman. Seveceğiniz bir kitapçı bulmak istiyorsunuz. İçeri adım atar atmaz “ çılgın kalabalıktan uzak ” olduğunuzu hissedeceğiniz, kendinizi içeridekilerle ufak da olsa bir ortaklığı paylaşırken bulacağınız, küçük bir selamdan sonra kimsenin gözü üzerinize dikilmeden koca bir dünyanın kelimeleri arasında bir hayalet gibi dolaşabileceğiniz bir kitapçı. Kitaplarının kırtasiye oyuncaklarının yanında kimsesiz çocuklar gibi bakışıp durmadığı.     Bir yazarın bütün kitaplarının sırt sırta verdiği, baş harfi ortaklığıyla hiç ummadığı bir yazarla yan yana geldiği bir kitapçı. Ahşap rafları, eski kitapları ve tembel bir kedisi de olursa ne ala. Gönül, elbette orada çalışanların kitaplarla bir akrabalığının olduğuna inanmak istiyor. Kimi zaman kitaplarla ilgili bir çift laf etmek güzel oluyor. Ankara ’da hazırlık okuduğum yıllarda Pazartesi günleri düzen...

av mevsimi - idris'in yolu

Geçen gün, yine uzun, upuzun şehir içi otobüs yolculuklarımdan birinde yanıma kitap almamış olduğumu fark ettim. Kendi kendime söylenirken –ki kitap olsaydı da kapağını açmayıp pencereden bakacaktım belki de-  bir mucize gerçekleşti ve iki sıra önümde otobüsün arkasındaki fileli bölmede unutulmuş kitabı fark ettim. Ortega y Gasset “ Sevgi Üstüne ”. Nasıl sevindim anlatamam. (Arada kitabınızı bırakın otobüslerde, sevindirin garipleri:) Biraz göz attım kitaba. Üniversitedeyken okumuştum ama pek hatırlamıyorum. Gasset sevgi üzerine müthiş serinkanlı bir üslupla, yanıbaşınızda mırıl mırıl konuşuyor. Yurdanur Salman çevirisi de cabası. Sevginin merakla ilişkisi üzerinde duruyor. Merak bana da çok önemli gelir, yaşam enerjisi gibi bir şeydir benim gözümde. ” Neredeyse tüm erkekler ve kadınlar kendi ilgi alanlarına gömülmüş olarak yaşar, dışlarında olup biten şeylere doğru göç etme itkisini duymazlar. Kendilerini çevreleyen manzara, onlara iyi davransın davranmasın, ufuk...

pencereden içeri bakan ağaçlar ve sonbahar

" Ve içindeki o büyük alev. Ne olduğunu bilmediğin ..."* Günü tamamlamak için bir şeylerin daha olması gerekiyor sanki. Geceleri bu yüzden uyumak istemediğim oluyor. Oyun kaçırma korkusuyla öğle uykusunu reddeden çocuklar gibi. Oysa fazla uykusuzluğa gelemem ve bir mucize olmayacak, biliyorum. Hayat az çok böyle devam edecek. Kahvaltıda yine zeytin yiyeceğim, gün içinde zaman yetmiyor diye söyleneceğim, akşamları ayaklarımı toplayıp çay içeceğim annem gibi. Sonbahar geldiğinde yine aynı telaşı hissedeceğim, yine de bir mucize olmayacak. Sokak köpekleri üzgün gözlerle bakacak yine. Yine ağaçlar yapraklarını dökecek. Fakat her seferinde ilk kez döküyormuş gibi hissettirecek. Belki de mucize bu. Doğa hep bize mucizeler yaratacak neyse ki. Cohen ’in şarkısında hep bunu düşünürüm. (Daha önce söylemiş miydim, Cohen’i seviyorum:) Fötr şapkalı ihtiyar delikanlı, sek sek sekerek çıkıyor sahneye.) Kimi şarkıcılar sizin için söylüyor gibiler. Kimi şairler sizin için ya...

malina'yı okurken

                                                                                                                         fotoğraf kışa, bir viyana ezgisine ve yaza gönül verdim. haritalara, dağda bir yuvaya, bir kıyıya ve bir yatağa.  Bachmann / çev. Ahmet Cemal Yazlık komşusu hiçdenizegirmeyenraşitbey bugün, hem de ayaküstü bir konuşma sırasında, elinde bahçe makası, “ Keşke hiç doğmamış olsaydık! Bunu öyle isterdim ki. Gerçekten öyle ...” dedi. Şaşırdım. Anlık bir tepki değildi bu sözler. Ben tam da insanlar romanlardaki kadar mutsuz ve yalnız mı acaba diye düşünüyordum. Raşitbey bir taraftan bahçede kauçuk ağacını budarken, bir yandan da doğmamış olmayı dileyebili...

bir yaz gecesi eğer bir yolcu

Sevilla'da bir yaz gecesinden manzaralar Yazın değil, yaz gecelerinin bitişine üzülüyorum sanırım. Yaz günleri bitse de olur... Ne insafsızca geldi böyle demek şimdi. Aşk-nefret ilişkisi bizimkisi. F eysbuk diliyle “complicated”.  Güneyde büyümüş olmanın bir uzantısı muhakkak. Yazları gözünü kamaştıran güneşle uyanmanın, yatakta güneşten kaçmanın yollarını aramanın ve gün boyunca her şeyin rengini çalan bir güneşle ikindiyi zor etmenin uzantısı. Işığın kırılmaya başladığı saatler o yüzden benim için yazın en güzel saatleri. Gece ise o zorlu günün bir mükafatı gibi. Esintili gece yürüyüşleri. Ay ışığı altında uzanıp denizi seyretmek...Denize girmek... (Biraz daha zorlasam buradan bir kurtadam hikayesi çıkartacağım;) Gece güzel. Yaz geceleri güzel. Cat Power "The Greatest" - My Blueberry Nights* Fotoğraflar Sevilla 'da bir yaz gecesinden. Tam bir yaz şehri Sevilla ,  sıcağından ötürü "İspanya'nın tavası" deniyor. Gösterişli binalarının al...

temmuz'da doğmak/ölmek bir de ağaçlar, kuşlar, kediler, çekirgeler, denizler

Yazın nefes alışı değişiyor insanın. Dolayısıyla hayatının ritmi, yazıları da değişiyor. Kesik kesik, soluyarak, çok sıcaksa hayatta kalmaya çalışarak yazılıyor yazılar. Ya da yazılmıyor. Hissedilip yazılmayan, doğmamış yazılara karışıyor. Ne oluyor peki o yazılara, hissedip aktaramadığımız yazılar yine bir gün gelip bizi buluyor mu yoksa hepten unutuluyor mu? Zor bir temmuz ayıydı. Vardır öyle günler, vardır öyle aylar, hatta vardır öyle ömürler. Hastanede -refakatçi olarak- zaman geçirince bu dünyanın adil bir yer olmadığını daha iyi anlıyor insan. Oradan dışarı bakınca yalancı da olsa bir “ Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ”. Aslında o gözümüzden kaçan hayvanlar; kargalar, kaplumbağalar, kazlar da dışarıdaki dünyanın refakatçileri. Kimse bilmez kimse duymaz. İnsanın hastanelerde yaşatılmaya çalışılmasında gerçek olmayan bir şeyler var. Dışarıda onu öldürmek için bunca çaba harcanıyorken... Şimdi şu dinlediğim şarkı, “ben bir denizim” diyor. Dinlerken ben değil de herhangi b...

küçük bir kasabada bahar

Bir film izledim yakın zamanda. " Küçük Bir Kasabada Bahar " Haiku gibi isim! Sırf ismi için bile izlenir.  Sonradan öğrendim ki Wong Kar Wai’nin Aşk Zamanı ’na da ilham veren, 1948lerde çekilen eski bir Çin melodramıymış. Benim izlediğim 2002 yılı yapımı. 1946lı yıllarda Çin. Savaştan çıkmış viran bir kasaba. Bu kasabada kırık dökük bir avlu, bir bahçe. Yine de hayat var ama bahçede, kuru dallar filizlenmiş. Bahçenin içinde eski bir ev, evin içinde bir karı koca, kocanın kız kardeşi. (Çehov burada bir yerlerde olmalı) Ve bir tren sesiyle (hem de nasıl güzel bir tren sesi!) uzaklardan gelen bir misafir. Böyle taşranın dinginliğinde geçen bir zaman şehirden gelen misafirle bölününce kendiliğinden ince bir gerilim doğuyor zaten. Şehrin saatiyle taşranın saati kibarca hesaplaşıyor.  Zaten misafir, öyle ya da böyle ev içinde karşılıklı uzlaşmalar, gizli anlaşmalarla ulaşılmış o biricik dengeyi istemeden de olsa sarsar.  Bu filmde de misafirin ge...

New York'ta bir otel odası

Bir kitapçıdaki (Politcs & Prose) kartpostallardan... Blogdan uzak kalmak evden ayrı kalmak gibi. Yabancı bir şehirde, bir otel odasında bile blog için yazarken kendimi tamamen evimde hissediyorum sanırım. İyice yerleşmişim anlaşılan buraya;) Kendimi içine bıraktığım bir istiridye kabuğu…Yazamadığım zamanlardaysa aklımın bir köşesinde, ona kavuşacağım anı bekliyorum, kafamdan yazılar yazıyorum, çoğu uçup gidiyor. Blogdan da evden de uzağım ne zamandır. Uzun bir ayrılıktan sonra eve dönmeyi seviyorum. Kapıyı o ilk açtığımda bulduğum sessizliği, o dilsiz ve sakin dünyayı seviyorum. Evimi çok özlüyorum. Her seferinde daha da çok sanki. Eşyaların gizli hayatını düşünüyorum. Evde kendi kendine soluk alıp veren eşyalar… Sizden habersiz bir hayat sürüyorlar. Koltuk kendi kendine eskiyor, rafların üzerinde toz birikiyor, pencere her gün biraz farklı bir akşam güneşini görüyor, bir bitki boynunu büküyor. Bu gizli hayatla birlikte sanki aranıza bir mesafe giriyor. Kediler bi...

bütün saçlar uç uca

Geçen gün Kendi Kanım filminde, birinin diğerinin saçını taradığı bir sahnede takıldım. Zaten insanın içine oturan filmlerdendi. Filmin başrol oyuncusu Rita Blanco  da oradaydı. Ufak tefek, biraz utangaç ve pek tatlı bir kadın! Film başlamadan “ Biliyorum kolay bir film değil, ama zor anları olduğu kadar güzel anları da var, n’olur sonuna kadar izleyin ,” dedi. “ Filmden sonra beni öldürmek isterseniz de burada olacağım ,” dedi gülerek. Oradaki sorumlu kişi bunu nedense Türkçe’ye “ Filmden sonra soru sormak isterseniz burada olacağım ,” diye çevirdi. Anlaşılan festival seyircisine pek güvenemedi. ("Neme lazım"...) Film Lizbon ’un arka sokaklarında geçiyor. Genel olarak yoksulluk ve erkek şiddetiyle çevrili hayatlarında kendilerini kapana kısılmış bulan, her şeye rağmen dirayetli kadınlar üzerinde yoğunlaşan bir film. Çok zor ve etkileyici bir sahne ile bitiyor. Bu sahne üzerine sayfalarca yazılabilir...Şimdi değil. Filmde biri, kırılgan bir anında diğerinin saç...

aşktan söz etmeyen mektuplar ve nisan

Nisan en zalimi ayların diye başlıyor “ Çorak Ülke ” şiiri. Ne zalim bir şiir diye düşünüyor insan en başta. Nisan en güzel ay! En zalim aydır Nisan, çıkartır Leylakları ölü topraktan, karar Bellekle arzuyu, karıştırır Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla. Sıcak tuttu bizi kış, örterek Yeryüzünü unutkan karla, besleyerek    Bu güzel havalarda içimden sadece o anı yaşamak geliyor. Vapurda giderken sadece vapuru ya da suyu düşünmek (Bir arkadaşımın kedisi var, adı Vapur. Aklıma geldi şimdi.) yürürken çiçekçi kadınları, kaldırımları, ikindi çayını. “ Pencere, en iyisi pencere ” şiiri gibi. Sadece pencere, perdelerin havalandığı bir pencere! Çiçekli düşünceler işte.   Zoo, Aşktan Söz etmeyen Mektuplar ’ı okuyorum. Viktor Şklovski'nin, sürgün günlerinde Berlin’den yazdığı mektuplar.  “ Sen benim oturduğum kentsin, ayın ve günün adısın sen ,” diyor adam. “ Aşkın beni yaralıyor. Günün birinde beni yaralayacaksın sen. Çünkü bu...