Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Granada etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

granada'da sonbahar

Bugün sakin bir gündü. Telaşssız, merasimsiz. Soğuk algınlığı bahanesiyle evde kediler ne yapıyorsa onu yaptım. Oh be dedim, hayat varmış. Çay güzel, tembellik güzel. Ben daha ağaçlara, yapraklara, bulutlara filan bakamadan sonbahar bitti. Ben de eski fotoğraflara baktım biraz. Her zamanki gibi  Granada 'nın sonbahar fotoğraflarında takıldım kaldım. Bazı şehirlerde takılıp kalıyorum. Bilen bilir:) Fotoğraflar 2010 sonbaharından. Şehirle flört zamanlarımız. Bir yandan ondan hoşlanıyorum, bir yandan da geceleri sürpriz bir şekilde bastıran soğuğuna, akşam bir türlü açılmayan lokantalarına filan söyleniyorum. Üzerine de fazla düşmüyorum yani :) Derken bir şey oluyor. Bir süre yaşadıktan sonra... Sıcakla arası hiç olmayan ben, yazın 40 derece kuru sıcağına, tozu dumana katan metro inşaatına filan tek laf etmiyorum. "Büyük şehir" Sevilla 'ya burun kıvırıyorum, sabah onda açılıp öğlen birde (evet birde!) kapanan balıkçıyı bağrıma basıyorum. Varsın olsun, dükkanlar...

lorca'nın evi

Meyve ağaçları arasında bir ev. Yaz başında gidiyorum, dallardan salkım salkım yeni dünyalar sarkıyor. Şairin “ yeni dünya l ar "la çevrili evi. Nar, erik, elma, ayva, incir ağaçları. Erikler var; sert, ekşi erikler... Dayanamayıp birkaç tane koparırken bir adam geliyor. Bana kızacağını düşünüyorum ama adam gülerek elini karnına götürüyor, karnını ovuşturarak "Erikler daha olmadı, şimdi yersen miden ağrır", diyor. Bilmez miyim, ama bizde böylesi makbul. Elimde Lorca 'nın bütün şiirlerinin olduğu (çev. Erdoğan Alkan) bir antoloji var. Şiirlerinde ağustos böcekleri, kertenkeleler geziniyor. ("Timsah parmakçocuğu" diyor Lorca kertenkelelere.) Sarmaşıklar, ıtırlar, ısırganlar, kırlangıçlar, serviler, mersinler. Örümceğin gerdiği ipek yollar. Komşu mutfağın tenceresinde kaynayan portakallar. Manolyalar, tatlı güneşler, yersiz yurtsuz esintiler. Cüce yeller. Sivrisinekler. Ve Serüvenci Bir Salyangozun Yolda Rastladıkları . Salyangoz: "Pa...

granada'da bir sabah gezintisi

"Erken kalkanlar gün boyu başlarında bir hale taşırlar." Walter Benjamin Granada yazın 40 dereceleri gören bir şehir ama havası kuru olduğundan sabahları ve akşamları serin oluyor. Sabah vakitleri, yaylalardaki o ince sabah serinliğini hatırlatıyor. Ev, Albayzin 'de, bir zamanlar Mağribilerin yaşamış olduğu, Elhamra'nın bulunduğu tepenin tam karşısındaki tepeye kurulmuş dar sokaklı, beyaz evlerden oluşan bir mahallede. Ara ara inşaat işçilerine rastlıyorum.Neredeyse siesta zamanı gibi ortalık. Issız. Selvi ağaçları bir şehre, eski binalara bu kadar mı yakışır? Tepelere çıktıkça Elhamra Sarayı görülüyor. Şehri saran bir eski zaman ruhu, büyüleyici bir yer Elhamra. Günün ışıkları en son Elhamra'nın asırlık duvarlarını terkediyor. Bu iki teyzeyi biliyorum. Her akşamüstü köpekleriyle bizim evin önündeki çeşme başına gelip biraz soluklanıyorlar. Demek burada oturuyorlar ve sohbete sabah vaktinden başlıyorlar. Granada'nın sokak resimleri. El...

bir okuma serüveninden notlar

Parklarda, çimenlerin üzerinde, bir taş duvarda kendilerinden geçmiş bir halde kitap okuyanlara hep özenirim ama bunu beceremem pek. En son bir müzede okuduğu kitaba dalmış, adeta “kitap okuyan kız” heykeline dönüşmüş biri gördüm. Karşısında biri de oturmuş onun resmini yapıyordu. Bir süre hayranlıkla onları izleyip kafamda ikisini de içine alacak bir resim hayal ettim. Bense açık havada doğru dürüst kitap okuyamam. Bir sayfa okuyup etrafı seyre dalarım. Üzerime tatlı bir tembellik gelir. Dış dünya kolumdan çekiştirir. Çekirdek çitleyenler, kuşlar, vapurlar (vapurlar??)... Deniz kıyısında “Bu Bir Pipo Değildir”le başlayan kitap okuma girişimlerim de hüsran doludur. zaten yol yakınken bu serüveni Proust’la sonlandırdım. Anısına kitap aralarına kaçan kumlardan bir kum havuzu yaptım. “Fotoğrafın orta yerinde sardunyalar var, salkım çiçekleriyle birlikte, mevsimlerden yaz, beş buçukta içilen mate, dikiş makinası, terlikler, hastalıklar ve ailevi sıkıntılarla ilgili usul usul edilen...

bir yaz gecesi rüyası

özgür'e yüzlerce kırmızı balon! Hayatın hafiflediği zamanlar var, Hayatın hafifleyip, ipeksi bir yaz elbisesine dönüştüğü zamanlar. Bu zamanlara ihtiyacımız var. Yoksa zamanla çoğalan, ayağımıza takılan, bizi ağırlaştıran yükler var. Üniversitede iken birer küçük Sisyphos gibi hissedip öyle davranmak çok hoşumuza giderdi. Hayatın tüm taşları bize taşıtılıyormuş gibi. Biraz da filmlerden araklanan roller olsa gerek. Juliette Binoche ’nin (dokunaklı bir flüt sesi eşliğinde) uzaklara bakan hüzünlü yüzü bize hepsinden anlamlı gelirdi. Hayatın anlamlı olanı hüzünlü olanıydı. Fransız aktrisleri uzaklara ne güzel bakıyorlardı. Melankoliyle hala aramızdan su sızmaz ama hayatın hafiflediği zamanların kıymetini daha iyi biliyorum artık. Her şeye biraz daha kaygısız bakabildiğimiz zamanların. Gece esintisi, şenlik ateşini andıran şehir ışıkları, sokak çalgıcıları, yasemin kokusu, arkadaşlarla gece göğü altında yapılan sohbetler, sokaktakilerle akrabalık. Evlerle sokağın arasınd...

zeytin ve ispanya

Türkiye'de kahvaltıda zeytin yendiğini söylediğimde dil sınıfındaki herkes hayrete düşüyor. İspanyolca hocası çılgın Emilia, abartılı mimikleriyle durumu kavramaya çalışıyor: "Bir dakika, şimdi burada ekmek, burada zeytin, burada kahve ya da çay. Yani nasıl oluyor?" diye soruyor. "Deneyin, çok güzel oluyor," diyorum. Zeytin, Arapça kökenli pek çok ortak kelimeden biri. İspanyollar "aceituna" (aseytuna) diyor. Arapçadan geçen bazı kelimeleri -sanırım anlamlarının da etkisiyle- çok şiirsel buluyorum. A zahar (portakal çiçeği),  naranja (portakal ağacı), granada (nar), a zafran (safran), alcantarilla ( küçük köprü)...   Lorca Atlının Türküsü 'nde "Torbamda zeytin kara" dese de burada siyah zeytinler nerede saklanıyor bilmiyorum. Daha çok yeşil zeytin görüyorum. Lokantalarda genellikle yemekten önce ikram ediliyor ya da tapa (meze) olarak yeniliyor. Minnacık yeşil zeytinler özellikle çok lezzetli. Burada tabağımdaki zeytin çekirde...

paco'da kahvaltı

Kahvaltı en sevdiğim öğün. “Kış şekeriyle kaplı” çocukluk günlerini düşündüğümde sadece kahvaltıları hatırlıyorum. Özellikle yatakta yavaş yavaş uyku coğrafyasını terk edip mutfaktan gelen çay (bazen kızarmış ekmek) kokusu ve çay kaşığı sesi (annenin kahvaltı öncesi keyif çayı) eşliğinde yeni bir nesneler dünyasına geçtiğim o tatlı anları. Bazı kış sabahlarında, - özellikle bir önceki gece balkonda unutulan kaskatı kesilmiş çamaşırların kar kokusu dolduruyorsa odayı- çorba olurdu. Ve kimi günlerde şekerli süt kabına doğranmış ekmekler... Akşam vakti yapılan kahvaltılar vardı bir de. Genellikle bir rutinden kopuşu hissettirdiğinden hep severdim, hala da severim. Ya anne ile baş başa kalınan bir akşam –babalar kahvaltıyı pek sevmez-, ya da aniden çıkagelen yakın bir misafir, kuzenlerin gece yatısına kalışı... Günü bitirmiyorsun da uzatabildiğince uzatıyorsun sanki ya da o günün içinde kendine bir köşe yaratıveriyorsun. Kahvaltı; usturuplu, sınırları belli akşam yemeğ...

yeni bir şehir ve portakalın düşündürdükleri

Portakal, çocukluğumun meyvesi. Proust için madlen kurabiyelerinin kokusu ne ise benim için de portakal çiçeği kokusu odur. (Haşa, geçmiş zamanın peşinde çıkmaz benim naçizane portakal kokusundan. Ama çok güzeldir.)  Evimiz portakal bahçelerinin ortasında idi. Evde uzun bir süre portakal mevsimi yaşanırdı. Neredeyse her köşede selelerin, sepetlerin, kaselerin içinde -Cezanne natürmortları gibi- portakallar bulunurdu. Sonbahardaki ekşi portakallar en sevdiklerimdi. Kışın sonuna doğru kalın kabuklu yafa portakalı çıkmaya başlardı. Evde yapılan portakal ve turunç reçeli ile bu mevsimin uzatmaları yaşanırdı. Bu arada, portakalı elma gibi soyanlardanım. Kabukların helezonlar halinde kucağıma düşmelerinden hoşlanırdım (hala öyle) ve onları atmaya kıyamazdım. Ellerimde portakal kokusu ve yapışkan bir turunculuk kalırdı. Belki de o yüzden turuncu benim için tam bir mutluluk rengidir. Güneye yapılan yolculuklarsa biraz da güneşe, portakallara...