Ana içeriğe atla

Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies des Cherbourg)


Cherbourg Şemsiyeleri’ni ilk kez üniversite yıllarında, Kavaklıdere Sineması’nda izlemiştim. Kavaklıdere'de arada bir eski filmlerin gösterimi olurdu. Yalnız gittiğim filmlerden biriydi, öyle son anda Tunalı'nın kalabalığından kaçıp girmiştim filme. Filmde her repliğin (“benzin süper mi olsun normal mi” gibi ifadelere varana kadar) şarkıyla söylenmesini çok yadırgamıştım. Evet, bu filmde herkes şarkı söyleyerek konuşuyordu! Filmin ortasına geldiğimde bile, bu tuhaf durumun sona ermesine dair bir beklenti içindeydim. Sinemadan çıktığımda filmi başkalarına anlatıp epey dalgasını geçmiştim. Sonra, ne olduysa oldu, sadece o pembe-mor tri-color renklerini hatırladıkça bile içimi sızlatan, yağmurlu günlerde güzelliğini, naifliğini anmadan geçemediğim bir film oluverdi. Seine kıyısındaki plakçılarda plağını sorup durdum.
                                   
Film sıradan bir aşk hikayesine dayanıyor. Geneviève, annesiyle birlikte küçük bir dükkanda şemsiye satarak geçinir. (Clezio'ya anlattığımda bunun mevsimlik bir iş olduğu, diğer mevsimlerde dükkanın iş yapmayacağı yorumunda bulunmuştu.) Guy isminde oto tamircisi bir çocuğa aşıktır. İki sevgili sık sık buluşup dansa, aynalı kafelere giderler, evlilik hayalleri kurarlar. Çok geçmeden Guy, askerlik hizmeti için iki yıllığına Cezayir’deki savaşa yollanır. Guy gittikten sonra hamile kaldığını öğrenen Geneviève, Guy'ı beklemeye kararlıdır. Annesine "onsuz yapamam, ölürüm," dese de annesi pek oralı olmaz, "insan aşktan sadece filmlerde ölür," diye karşılık verir. Geneviève, annesinin de ısrarıyla, dükkanda görür görmez ona vurulan zengin bir kuyumcuyla evlenir. Erken terhis olan Guy şehre döndüğünde, Geneviève Cherbourg’dan ayrılmıştır bile. Guy da evlenir, bir çocuğu olur. Bir benzin istasyonu işletmeye başlar. Karlı bir Noel akşamı, arabasına benzin almak için kızıyla o istasyona uğrayan Geneviève’le karşılaşır. Artık herkesin ayrı bir hayatı vardır. O sırada Michel Legrand’ın, Sezen Cumhur Önal deyişiyle “o unutulmaz melodisi” çalmaya başlar. Yarım kalmış bir aşk hikayesi de karlar altında, bir benzin istasyonunda böylece son bulur.

Filmde, küçük liman kasabasının yağmurda ıslanan arnavut kaldırımlı sokaklarını, koşturan rengarenk şemsiyeli kalabalığı, yavruağzı kıyafetler içinde gencecik bir Catherine Deneuve’u ve -bir iddiaya göre- onun son gülümsemesini izlemek ve Michel Legrand şarkılarını dinlemek ayrı bir keyiftir. Herkese tavsiye edilir. Önce gülüp dalga geçmek neredeyse mecburidir. Zaten film bunun rövanşını sonradan çok güzel alır.


Yorumlar

  1. ben Cherbourg semsiyelerini cherborug'a tasininca seyrettim:=) yasim zaten vardi epeyi dalga geçme kismini direk atladim:=) hep filmin cekildigi yerlerin fotografini cekiyorum bir turlu toparlayip koyamadim...

    YanıtlaSil
  2. Beste, Cherbourg'u görmedim ama görmeyi çok isterim. Şu şemsiye dükkanını mesela bulmak mümkün olur mu?
    Fotoğraflarını çeksen bundan en mutlu olacaklardan biri de ben olurum! Çek bir ara da mutlu et bizi:)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...