Ana içeriğe atla

Maç Sayısı (Match Point) - Raskolnikov Londra'da

Woody Allen, filmlerinde karakterlerini konuşturur da konuşturur. (Woody Yay Burcu insanı!) Bu nevrotik karakterler ya terapistlerine dertlenirler, ya da New York sokaklarında, müzelerde, sergilerde, büyük kanvas tabloların önünde, akşam yemeklerinde, kokteyllerde konuşurlar habire. Kimilerine bu lafazanlık fenalık getirir. Oysa tipik nevrotik şehirli insanın kendini fazlaca önemsemesi, kendini anlatma derdidir işte bunlar. Woody’in karakterlerini kırda bayırda filan göremeyiz, fantezi olsun diye bir piknik yaptıkları bile vaki değildir. Hatta neredeyse New York dışına adım atmazlar. (Atınca da Annie Hall’deki Alvy gibi sudan çıkmış balığa dönerler. Alvy araba kullanmaz. Sevgilisi Annie'ye de, “Tek kültürel avantajın kırmızı ışıkta sağa dönmek olduğu bir şehirde yaşamak istemiyorum,” der)

New York, Woody Allen’ın habitatıdır. Karakterlerinin mutsuzlukları aklıma hep Dostoyevsky’nin ettiği bir sözü getirir: “İnsan mutsuzluğunun nedeni mutlu olduğunun farkında olmayışındandır.”

Zaten Woody Allen’ın da Dostoyevsky ile bir gönül bağı vardır. Londra’da yaptığı Maç Sayısı filminde bu iyice belirgindir. Bunun yanında, mekan değişip Londra olunca, yönetmenin birtakım tutumları da değişir. Mesela karakterlere bir ketumluk, bir ciddiyet gelir. Yine Tate’ten dışarı adım atmazlar, koca koca tabloların önünde gezinirler ama “sessizce”.
Maç Sayısı, şu sözlerle başlar:
Hayatta iyi olmaktan çok şanslı olmayı dilerim diyen biri hayatı anlamış demektir. İnsanlar hayatta şansın ne kadar önemli bir faktör olduğuyla yüzleşmekten korkar. Çok fazla şeyin kontroleri dışında olduğunu düşünmek onlara korku verir. Bir maçta, topun filenin en üstünde olduğu zaman, çok kısa bir an için, topun filenin arkasına da önüne de düşme olasılığı vardır. Şansınız varsa, arkasına düşer ve siz kazanırsınız, ya da önüne düşer ve kaybedersiniz.”

Chris Wilton, İrlanda asıllı, çok iyi bir tenis oyuncusudur. Bir süre sonra geçimini ders vererek kazanmaya karar vererek Londra’ya gelir. Üst sınıf İngilizlerin geldiği bir tenis kulübünde çalışmaya başlar. Chris,  tenis derslerine gelen Tom’la operaya olan ortak ilgileri sebebiyle yakınlaşır. Bu arkadaşlık, Chris’in hayatını tamamen değiştirecektir. Tom’un ailesiyle tanışır, kızkardeşiyle çıkmaya başlar, ailenin sayfiyedeki evlerine gelip gider. Bir süre sonra, tenis derslerini bırakıp Baba’nın şirketinde çalışmaya başlar. Tabii bu kariyer başarısının, üst sınıf İngiliz hayatının, kır evinin, çay saatlerinin büyüsünün bir yerde bozulması gerekir. Kara filmin doğası gereği... Chris’in “Suç ve Ceza” okuması da tesadüf değildir...İşte Scarlett Johansson faktörü burada devreye girer ve ortalığı karıştırır. Bu kara filmin arzu nesnesi olma rolünü, Amerika’daki sorunlu ailesinden kaçmış, dikiş tutturamayan Amerikalı aktres Anna Rice karakteriyle, o üstlenmiştir. (W.A. filmlerinde karakterlerin sinemaya gitmesi ya da bir filmden konuşması kuralı bu filmde de devam eder. Hep birlikte Motorsiklet Günlüğü’ne gidilir.)
Kara filmleri oldum olası çok etkileyici bulurum. Aklıma 1940’lı, 50’li yıllarının siyah-beyaz Hollywood filmleri gelir. Gece, sokak lambasının cılız ışığının aydınlattığı uzun bir sokakta, (kırmızı) bir topuklu ayakkabı tıkırtısı ve onu takip eden uzun pardesülü bir adam canlanır gözümde... Hep bir femme fatale, olayların akışını değiştirir. İnsanların iç karanlıkları, filme uzuuun gölgeler düşürür. Dünya asla tekin olmayan bir yerdir. Kötü süprizlere ve uğursuzluklara gebedir. İyiyle kötü belirsizdir ve çok çabuk yön değiştirebilir. Bırrr!!!


Maç Sayısı’nın sonunda her şey birbirine bağlanıyor. Woody’nin son dönemlerde yaptığı daha gevşek filmlerine göre çok daha ince bir el işçiliği görülüyor. Ama Woody Allen mizahı epey geri planda. Tabii dırlanmalar da...O yüzden bunu sevenler Kassandra’nın Rüyası’nı da severler. Orada da Karamazov Kardeşler var!

Anafikir:
-İngiltere uzun pardesülü adamların ve uğursuz olayların yeridir. (O yüzden yağmurludur.)
-İngiliz orta sınıfının tatil hayallerini Yunan Adaları süslemektedir.
-Woody Allen bundan böyle kara filmlerini İngiltere’de, müzikallerini Paris’te, erotik filmlerini de Barcelona’da çekecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...