Ana içeriğe atla

"çiviler ağzına batmaz mı senin?"

İlköğretim yıllarının üzerinden uzun zaman geçse de zaman zaman okullarda okutulan kitapları, birtakım klişelerin tekrarlanıp tekrarlanmadığını merak ederim. Hala bayrak törenine geç kalan öğrenciler süklüm püklüm ayrı bir sıra mı oluşturur mesela? Karnede hala temizlik ve beslenme alışkanlığı notu verilir mi? Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıliyor muyuz hala? İçten içe, edebiyat gibi bir konunun bile hala birtakım yazarların "terbiyeci" yazılarına teslim edilmiş olduğunu düşünerek canım sıkılır.

O yüzden herhalde, Türkçe kitaplarından geriye içimize dokunan çok az hikaye kalır. Benim için bir Karanfiller ve Domates Suyu'ndaki Kör Mustafa vardır, bir de Benim için, Refik Halit’in “Eskici” adlı hikayesi bunlardan biridir. Beş yaşındaki Hasan, yetim kalınca İstanbul’dan Mısır’daki bir akrabasının yanına gönderilir. Uzun bir yolculukla bambaşka bir yere varır. Orada bildiği dilden bambaşka bir dille karşılaşır. Bir gün eve gelen bir eskici, aşınmış ayakkabıları tamir ederken Hasan da kendini kaybederek onu seyre dalar. Bir ara dalgınlıkla “çiviler ağzına batmaz mı senin?” deyiverir. Eskici şaşırır. Aynı dilde cevap verir. Hasan sevincinden uçar, altı aydır susan çocuk dili o sırada aklına ne gelirse anlatır durur. Eskici işini ağırdan alır. Artık gitme zamanı gelince Hasan katıla katıla ağlamaya başlar. (http://sevimli.blogcu.com/eskici-refik-halit-karay/219391)

Anadil tartışmaları üzerine bir kitapla* geldi aklıma bütün bunlar. Kitapta, 1960lara kadar “Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu” diye bir "eğitsel kol" olduğunu okudum hayretle. Bu topraklarda siyasetin dili artık fena halde ağırlaşmış ve eskimiş geliyor bana. Nedense, siyasetin göbeğinde bir yazı yazmak ve kendini anlatmak işte bu yeni dili kuramamış olmaktan dolayı zor. Karşımızdakinin anadiliyle bağını ve o bağın eksik kaldığı durumu kendi anadilimizle kurduğumuz bağı düşünerek anlamak çok da zor değil. Biraz çocuk olmak gerekiyor sadece. Beş-altı yaşlarında bir çocuk olup uzak bir ülkeye gidebilmek ve orada çocukluğun yüzlerce meraklı sorularından birini anadilinde sormanın değerini bilmek gerekiyor: "Çiviler ağzına batmaz mı senin?"

*Anadilde Eğitim ve Azınlık Hakları


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...