Ana içeriğe atla

"Smoke" (Duman) - "innocent when you dream"


Kimi filmlerin kendine has bir kokusu olur. Üzerinden zaman geçse de bu kokuyu size hatırlatıp durur. “Duman” benim için, sabahın erken vaktinde yabancı bir şehirde, kahvaltı edilen bir yerdeki tanıdık kokudur. Onun bize hissettirdiği çocuksu sevinçtir...Sabah temizliği yeni yapılmış bir yeri dolduran kahve, fırından yeni çıkmış çörek ve biraz da son demlerini yaşayan uykuların kokusu... Öyle ki oradaki yabancı insanları birbirine görünmez iplerle birbirine bağlar, orayı bir ev içine çevirir.

Duman, “Ay Sarayı”nı okuduktan sonra tüm kitaplarını okumaya and içtiğim (ama sözümde durmadığım – henüz!) yazar Paul Auster’ın senaryosunu yazdığı, Wayne Wang’in yönettiği bir film.

Kelimelerin, hikayelerin ve dumanın ağırlığını ölçmenin filmi.
Sir Walter Raleigh, dumanin ağırlığını ölçmek icin önce bir sigarayı alıp ağırlığını ölçer, sonra sigarayı yakıp küllerini terazinin kefesine silker. En sonunda, küllerin ve izmaritin ağırlığını, yanmamış sigaranın ağırlığından cikarir. Kalan, dumanın ağırlığıdır.”


Paul Benjamin bir yazar. (Paul Auster ve Walter Benjamin’den mi türedi acaba?) Sık sık aynı sokaktaki Auggie Wren’in tütün dükkanına uğrar ama pek konuşmazlar, Auggie, Paul için sadece “para üstü veren bir adamdır” o sırada. Auggie, dört bin gün boyunca her gün aynı saatte aynı açıyla dükkanın köşebaşından sokağın fotoğrafını çeker. Bu öyle bir iştir ki Auggie bu yüzden, tatile bile gidemez. Bir akşam yine tütüncüye uğrayan Paul, Auggie’nin fotoğraflarını görür. Paul, hayranlıkla ve biraz da şaşkınlıkla Auggie’nin fotoğraflarına, bu derin tutkuya bakar, “para üstü veren adam”ın dünyasına ait bir şeyler görür. Bir albüme özenle yerleştirilmiş, tarihleri atılmış dört bin fotoğraf. Bir örnek gibi görünen siyah beyaz fotoğraflardan birinde bir kazada kaybettiği eşine rastlar. Gündelik bir telaşla sokaktan geçen karısı işte orada, fotoğrafların birindedir... Paul ve Auggie tanışır.
Paul bir gün yolda dalgın dalgın yürürken bir arabanın altında kalma tehlikesiyle karşılaşır. On yedi yaşındaki bir çocuk tarafından kurtarılır. Paul ve “kimi zaman Rachid” tanışır. Rachid hikayelerini uc uca ekler. Rachid’in hikayeleri olmasa da Rachid hep yalan söyler.
Duman Brooklyn’de bir tütüncüde buluşan, sigara dumanları karışan küçük hayatların filmi. İncelerek dansede dansede yükselen dumanlar arasında anlatılan hikayelere inananların filmi. Biraz, dağda donarak ölmüş babasının tıpatıp kendisine benzeyen donmuş cesedine yıllar sonra rastlayan adamın, biraz saklandığı yerde ölümü beklerken on yıldır yazdığı kitabının tek orjinal kopyasını sarıp içen Bakhtin’in filmi. En sonunda da Auggie’nin Christmas hikayesinin filmi...Yalanların güzel olduğu zamanlar vardır ve Tom Waits şarkısını söyler:


it's such a sad old feeling
the fields are soft and green
it's memories that i'm stealing
but you're innocent when you dream


*foto buradan





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...