Ana içeriğe atla

Müzikaller ve Küçük Mucizeler


Hollywood’un alameti farikalarından söz edilecekse bence başta müzikal filmler gelmelidir. Bazılarında hikayeler biraz şerbetli, görüntüler fazla set işi gelebilir ama herkesin işini gücünü bırakıp sokakta dansetmeye başladığı, kırlara koşup şarkılar söylediği bir dünya temsili bile başlı başına kayda değerdir. Bu filmlerin "romantik komedi" diye tabir edilen, benim pek ısınamadığım türdekinden çok daha sahici bir iyimserlik taşıdığına inanıyorum. Danseden biri -çocukluktan bu yana- üzerimde "hipnotik" bir etki yaratmıştır. O yıllarda, Fred Astaire’in, Gene Kelly’nin ayak tıpırtılarının Amerika'daki en müthiş şey, Fame (Şöhret) dizisindeki okulun da gelmiş geçmiş en iyi okul olduğunu düşünürdüm. O okul kimbilir kaç kişiye ne hayaller kurdurmuştur? (İddia ediyorum Leroy Johnson’la dans hocasını izledikten sonra kafasına bir bandana takıp deliler gibi dans etmek isteyen bir milyon kişi bulurum!!!)

Okullarda saçlarımızdan, çorabımıza, oturuşumuzdan boy sırasına kadar hep, bedenin denetim altında tutulduğu düşünülürse kendine küçük mekanlar, başka hayatlar yaratan dansın o zamanlarda hayatımızda pek yerinin olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Dansta; uçmak, koşmak, zıplamak, katılaşmış yetişkin bedenleri gıdıklamak vardır. Bu müzikallerde de elinizdeki şemsiyenin, bir çalı süpürgesinin bambaşka bir şeye büründüğü, enfantil bir dünyayı hatırlatma çabası, coşkuyla yaşanan ve bulaşıcı – en azından benim kayıtsız kalamadığım-  bir iyimserlik vardır. O yüzden, kim ne derse desin, Gene Kelly’nin yağmur altında şemsiyesini kapatıp sokak lambalarına sarılarak şarkı söylemesi bana göre hayatın en naif, en hoş önermelerinden biridir. Debbie Reynolds, Gene Kelly ve  Donald O’connor’ın birlikte kanapelerin üzerinden atlayarak söyledikleri “Good morning!” ise olabilecek en güzel günaydın’lardan biridir.
Sonra  şemsiyesi ve koca çantasıyla gökten inen tuhaf mürebbiye Mary Poppins vardır. Londra'da baca temizleyicilerle Londra çatılarında, penguenlerle parklarda dansederek şarkı söyler, uçurtmalar uçurur, “Supercalifregilisticexpiedolocious” diye bir kelimenin varlığını iddia eder. Hello Dolly filminde “Put on your Sunday clothes, there's lots of world out there” (Pazar kıyafetlerini giy, dışarıda koca bir dünya var” gibi) şarkısı eşliğinde trenle, Dolly ile birlikte büyük şehir New York’a gidilir. Yolda hissedilen coşku hiç öyle akla köprü trafiğini filan getirecek, surat ekşitecek cinsten değildir, pek çok kişiyi çığlıklarla sokağa dökebilecek türdendir. New York'ta hemen herkes Dolly'yi (Barbara Streisand) tanır, kısa bir selamlaşmanın ardında dansa geçilir. Hele görkemli bir restaurantta garsonların yemekleri koşuşturdukları -tabii ki şarkılar ve danslarla- bir sahne vardır ki pek nefistir.

Ve “Let The Sunshine In” (Bırak güneş içeri girsin) diyen Hair vardır. Onun için başlı başına bir yazı yazmak gerekir. Onu izlerken de ivedilikle (yaşasın, bu kelimeyi kullandım sonunda!) ağır, yetişkin kimliğinden sıyrılarak  bir yemek masasına (uzun, dikdörtgen olanlardan) çıkıp saçları savura savura "I Got Life!" diyerek dansetmek lazım gelir. Hairspray de başka bir çılgınlıktır, evlere şenlik bir filmdir -yazdıkça aklıma geliyor, bu yazı bitmeyecek- Demek ki bu saç ve şemsiye meselesi müzikallerde epey önemlidir.

Aklıma yine Singin' in the Rain’de, Gene Kelly ile Donald O’connor’ın, fazlasıyla ciddi bir adamın yanında birden perdelere filan sarınıp şarkı söyleyerek dans etmeye başlamaları geldi. (“Moses Supposes”) İkisinin halleri, benim gözümde, ciddiyetinden çatlayacak bir toplantıda dilini çıkarabilmeye eştir.
Hayattan böyle küçük mucizeler beklemeye hakkımız vardır. Ben de simitçilerin, piyango bileti ve “levanta” satan kadınların, şaşkın turistlerin, travestilerin, ıslıkla Godfather çalan adamın, sokak çocuklarının, tepelere garip oyuncaklar fırlatanların, sokaktaki neşeli kalabalıkların, her şeyi unutarak birden coşkuyla dansetmeye başladıkları bir Beyoğlu hayali kuruyorum. Hepsi tramvaya asılarak boydan boya İstiklal’i geçiyorlar, peşlerine çocukları ve kedileri takıp yokuşlardan aşağıya iniyorlar, şehir vapuruna biniyorlar.*

*Saçlarını asla kestirmiyorlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...