Ana içeriğe atla

film festivali - iki romanya filmi!

Filmekimi'nde "Altın Çağdan Öyküler”i izledim. Film, Romanya’nın Çavuşesku döneminden altı bağımsız hikayeyi anlatıyor. Çavuşesku'nun son on - on beş yılı propaganda nedeniyle Altın Çağ diye adlandırılmış. İroni, daha filmin isminden başlıyor.

Altı hikaye, beş farklı yönetmen tarafından çekilmiş. İlki, Komünist Partiyi karşılama öncesinde bir teftiş için bekleyen köylülerin hikayesi. Teftişe gelenlerle içki masasına oturan köylüler, kafaları bulduktan sonra lunaparktaki uçan sandalyelere biniyor. Onları durduracak kişinin de “uçanlar arasında” olması sebebiyle sabaha kadar herkes dönüp duruyor. (Efsaneye göre hala da dönmeye devam ediyor.) Diğer hikayede gayretkeş bir yoldaş okuma yazma öğretmek üzere köy yollarına kendini vuruyor. Başka bir hikayede iki genç, “Sağlık Bakanlığı’ndan geliyoruz, evinizdeki havadan şişelere doldurup tetkik için bize vermeniz gerekiyor,” diye evlerden topladıkları şişeleri satarak para kazanıyor. Bir diğer hikayede, fotoğrafçı bir adamla yeğeni, Parti'nin buyrukları altında Çavuşesku'nun bir fotoğrafını daha heybetli bir hale getirmeye çalışıyor. En sonunda fotoğrafı onaylayan parti yetkilileri gazete baskılarında "hoş" bir süprizle karşılaşıyor. En sevdiğim hikaye, domuz hikayesi , “Açgözlü Polis” oldu. Bir tanıdıklarının getireceğini söylediği domuz etinin hayalini kurarken karşılarında canlı bir “domuz” bulan polis ve karısı, ne yapacaklarını şaşırır. Bu gizli ve “yasak” hediyeyi komşularına belli etmeden öldürmeleri gerekmektedir. (Eti de paylaşmak istemezler.) En sonunda gazla öldürmeye karar verirler. Ama bilmezler ki, mutfakta gazla dolmuş bir domuz bedeni beklenmedik sonuçlara yol açabilir.

Hikayelerin hepsinde ince bir mizahla, totaliter bir rejimin baskısı altındaki insanın (ve bütün olanlardan habersiz bir domuzcuğun) içine düştüğü absürd durumlar anlatılıyor.Filmde çok tanıdık görüntüler var: Seksenli yılların, örtüleri, kilimleri, büfeleri, kanapeleriyle birbirine benzeyen, az eşyalı, orta halli eviçleri...Mutfak dolabı yerine tezgahın altına gerilen perdeler...(Bu detayı Poly farketti hemen:)) Albano-Romina Power şarkısı bile var!
Fimi izlerken aklıma başka bir Romanya filmi olan “Bay Lazarescu’nun Ölümü” geldi. Orada da ülkenin sağlık sistemini tek bir olay üzerinden, belgesel gerçekliğinde, ince ince eleştiriyordu. Film, 60lı yaşlarda olan ve yalnız yaşayan Lazarescu’nun bir gece kendini kötü hissedip ambulans çağırmasıyla başlıyor. (Önce epey bir süre ambulans bekliyor, komşuların meraklı sorularını yanıtlıyor.) Film, bürokrasinin kuralları ve “ne işin var burada senin” tavırlı doktorları yüzünden, bir türlü tam anlamıyla tedavi edildiğini göremeden, Lazarescu'nun bir hastaneden ötekine gitmesiyle geçiyor. Her hastanede, bir gece önce içki içtiğini öğrenen doktorlar, Lazarescu’yu bir güzel azarlıyor, zaman ilerledikçe biraz daha sabrımız zorlanıyor, hasta gözümüzün önünde soldukça soluyor, en sonunda rahmete kavuşuyor!

Lazarescu’yu izlerken epey zorlanmıştım ama hala tuhaf bir ürpermeyle hatırlıyorum. Altın Çağdan Öyküler’de de son iki hikaye biraz fazla uzuyor. Yine de bu iki filmin, derdini anlatmadaki telaşsız tavrı ve serinkanlı mizah anlayışı insanı etkiliyor...

Sanırım bu gece lunaparkta, "uçan sandalyelerde" (başka bir adı var mıydı?) dönenleri düşünüp uyuyacağım. Rüyamda kimbilir, belki Karpatlar’a filan düşer yolum.
(Hikayelerden birinde tepelerindeki karlarla çok güzeldi Karpatlar!)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bir yaz gecesi eğer bir yolcu

Sevilla'da bir yaz gecesinden manzaralar Yazın değil, yaz gecelerinin bitişine üzülüyorum sanırım. Yaz günleri bitse de olur... Ne insafsızca geldi böyle demek şimdi. Aşk-nefret ilişkisi bizimkisi. F eysbuk diliyle “complicated”.  Güneyde büyümüş olmanın bir uzantısı muhakkak. Yazları gözünü kamaştıran güneşle uyanmanın, yatakta güneşten kaçmanın yollarını aramanın ve gün boyunca her şeyin rengini çalan bir güneşle ikindiyi zor etmenin uzantısı. Işığın kırılmaya başladığı saatler o yüzden benim için yazın en güzel saatleri. Gece ise o zorlu günün bir mükafatı gibi. Esintili gece yürüyüşleri. Ay ışığı altında uzanıp denizi seyretmek...Denize girmek... (Biraz daha zorlasam buradan bir kurtadam hikayesi çıkartacağım;) Gece güzel. Yaz geceleri güzel. Cat Power "The Greatest" - My Blueberry Nights* Fotoğraflar Sevilla 'da bir yaz gecesinden. Tam bir yaz şehri Sevilla ,  sıcağından ötürü "İspanya'nın tavası" deniyor. Gösterişli binalarının al...

biber, gözyaşı ve janis

Nerede kalmıştık, göğe bırakılmış bir balon sessizliğinde...Son bir iki ay pek sessiz geçmedi, yoğun geçti. Çokça yürüyerek, gazlanarak, gündemle yapışık yaşayarak, nefes almaya çalışarak, çalışmaya çalışarak, arada “abiye” bir dünyaya ışınlanarak (kuzen düğünleri, tuhaf topuzlar dünyası J ), yaylada kiraz, vişne dağlarda kapari karpuzu toplayarak ve bir kitabı okumayı başararak. Bugünlerde bir kitaba yoğunlaşmak zor. Ama Toroslar ’ın o şefkatli kucağındayken Refik Halid Karay ’dan “ Bugünün Saraylısı ’nı okudum. Çok ilginç bulduğum yerler var, altını çizdim. Yazayım bir ara. Yürümek benim için yeni değil. Aslında düzenle uyumlu, çalışkan bir öğrenciydim ve liseye kadar otoriteyle aram çok iyiydi, ne denirse harfiyen yerine getirir, getirmezsem huzursuz olurdum. Bayrağa bak derlerse gözümü ayırmadan bayrağa bakardım, okulda saçımın örgüsü, Kuran kursunda eteğimin boyu filan düzene birebir uygundu. Evde annem pek karışmazdı ama anneannem kız çocuklarını oturup kalkma, usturup...

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...