Ana içeriğe atla

Aleksandra (Alexandra)

Aleksander Sokurov'un  Aleksandra'sını geçen yıl film festivalinde izlemiştim. Filmin bence en etkileyeci yanı savaştan bir büyükanne ile askeri kampı biraraya getirerek bahsetmesiydi.
Film, Aleksandra’nın, Çeçenistan'da bir askeri kamptaki torununu ziyaretini anlatıyor. Yolculuğun başından itibaren Aleksandra’yı bir grup askerin arasında görüyoruz. Askeri kampa varan Aleksandra, askerlerin, barakaların, tüfeklerin arasında dolaşıyor, "meraklı teyze" bakışlarıyla askerleri süzüyor. Bu komşu teyze, şüphesiz bu ortama yabancı bir varlık, bu tozlu ve kıraç araziye neredeyse bir ev hissini taşıyor, askerlere uzakta, eve dair bıraktıkları bir şeyleri hatırlatıyor. Gün boyunca canı istediği şekilde etrafta geziniyor, havadan şikayet ediyor, yorulur. Tüm askeri kuralların ve alt üst ilişkilerinin dışında bir yerde merak ettiklerini soruyor, kafasına koyduğunu yapıyor. Torunu Denis’in komutanına: “Hep bir şeyleri yıkmayı biliyorsunuz, bir şeyleri yapmayı ne zaman öğreneceksiniz?” diye söyleniyor.

Aleksandra, bir gün kamptan yakındaki bir Çeçen pazarına yürür. Tepkili Çeçen gençlerin asık yüzleriyle karşılaşır. Bu durum, bir Çeçen kadınla arkadaşlık kurup onun evine konuk olmasına engel değildir. Torunları birbiriyle savaşan bu iki kadının sohbet edip harabeye dönmüş evler arasında olağandışı bir şey yokmuşçasına yürümeleri çok dokunaklıdır.

Aleksandra ona birliği gezdiren torunuyla bir tankın içine girer. Bir savaş aracının içinde oturan yaşlı bir kadın bile yeterince tuhaftır. Denis için durum daha da karışıktır, birbirine sırtını dönmüş “asker” ve “torun” rolleri arasında gidip gelir. Gündüz kalaşnikofu tutan elleri gece, büyükannesinin uzun saçlarını örer. Bize herkesin bir büyükannesinin olduğunu hatırlatır.

Filmde havaya saçılan mermiler, dağılan gövdeler ve kargaşa görmeyiz. Hatta film boyunca tek bir silah sesi duyulmaz. Rüzgarın ve sıcağın esir aldığı, gölgesiz, yapraksız kamp ortamında toz bulutlarını, ince bir duman altında kalan barakaları, gerçeklikle rüya arasında gidip gelen askerleri görürüz. Sessizlik içinde silahların temizlendiği, diken üstünde izlenen uzun sekanslı, (hatta uzuuuuun sekanslı)bir sahne vardır ki kamp yerindeki gündelik bir olayın bile dışardan izleyene ne denli diken üstünde anlar yaşatabileceğini gösterir.

Sokurov, savaşı gerçek haliyle perdeye yansıtabilmenin olanaksızlığından söz ederek Alexandra için, “sadece insanların birbirini anlaması üzerine bir film,” demiş. Aleksandra, savaşı başka bir dilde anlatan bir film. Ağır ağır ilerleyip ağır ağır içinize işleyenlerden. Acelesi olmayan filmlerden.*

* Fatih Özgüven, Sokurov filmleri izlemek için "iki kat arasında asansörde kalmak" benzetmesini yapmış.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bir yaz gecesi eğer bir yolcu

Sevilla'da bir yaz gecesinden manzaralar Yazın değil, yaz gecelerinin bitişine üzülüyorum sanırım. Yaz günleri bitse de olur... Ne insafsızca geldi böyle demek şimdi. Aşk-nefret ilişkisi bizimkisi. F eysbuk diliyle “complicated”.  Güneyde büyümüş olmanın bir uzantısı muhakkak. Yazları gözünü kamaştıran güneşle uyanmanın, yatakta güneşten kaçmanın yollarını aramanın ve gün boyunca her şeyin rengini çalan bir güneşle ikindiyi zor etmenin uzantısı. Işığın kırılmaya başladığı saatler o yüzden benim için yazın en güzel saatleri. Gece ise o zorlu günün bir mükafatı gibi. Esintili gece yürüyüşleri. Ay ışığı altında uzanıp denizi seyretmek...Denize girmek... (Biraz daha zorlasam buradan bir kurtadam hikayesi çıkartacağım;) Gece güzel. Yaz geceleri güzel. Cat Power "The Greatest" - My Blueberry Nights* Fotoğraflar Sevilla 'da bir yaz gecesinden. Tam bir yaz şehri Sevilla ,  sıcağından ötürü "İspanya'nın tavası" deniyor. Gösterişli binalarının al...

biber, gözyaşı ve janis

Nerede kalmıştık, göğe bırakılmış bir balon sessizliğinde...Son bir iki ay pek sessiz geçmedi, yoğun geçti. Çokça yürüyerek, gazlanarak, gündemle yapışık yaşayarak, nefes almaya çalışarak, çalışmaya çalışarak, arada “abiye” bir dünyaya ışınlanarak (kuzen düğünleri, tuhaf topuzlar dünyası J ), yaylada kiraz, vişne dağlarda kapari karpuzu toplayarak ve bir kitabı okumayı başararak. Bugünlerde bir kitaba yoğunlaşmak zor. Ama Toroslar ’ın o şefkatli kucağındayken Refik Halid Karay ’dan “ Bugünün Saraylısı ’nı okudum. Çok ilginç bulduğum yerler var, altını çizdim. Yazayım bir ara. Yürümek benim için yeni değil. Aslında düzenle uyumlu, çalışkan bir öğrenciydim ve liseye kadar otoriteyle aram çok iyiydi, ne denirse harfiyen yerine getirir, getirmezsem huzursuz olurdum. Bayrağa bak derlerse gözümü ayırmadan bayrağa bakardım, okulda saçımın örgüsü, Kuran kursunda eteğimin boyu filan düzene birebir uygundu. Evde annem pek karışmazdı ama anneannem kız çocuklarını oturup kalkma, usturup...

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...