Ana içeriğe atla

"Onca Yoksulluk Varken" (Romain Gary) - Şemsiyeleri Sevmek

Özel bir bağ kurduğun bir kitap var mı deseler herhalde ilk önce “Onca Yoksulluk Varken” derim. (Kırmızı Balon bir de!) Geçen akşam, kitabı elime aldığımda birden aklıma öğrenciyken eve dönülen yaz tatilleri, yaz gecelerinde tuhaf bir sessizliğin içinde terasta okunan kitaplar geldi. Okumaktan sayfaları dağılmış, güçlükle ayakta duran, (kim demişti?)“içinde epey yürüyüşlere çıkılmış” bir kitap. Çok kere okudum. Okumakla da kalmadım, o zaman kimi bulursam da okuttum. Solgun ve sargılı hali biraz da o yüzden...

10 yaşında (ya da kendini o yaşta zanneden) ağzı bozuk bir Arap çocuğu Momo. Paris’in yoksul fahişelerinin, travestilerinin, göçmenlerin yaşadığı Belleville’de oturuyor. Yahudi bir kadının, Madam Rosa’nın evinde kalıyor. Annesini tanımıyor, bir annesi olması gerektiğini ise sonradan öğreniyor. Diğer fahişelerin sahipsiz çocukları gibi Momo’ya da Madam Rosa bakıyor. Momo’nun asıl adı Muhammed ama Madam Rosa ona “Momo” diyor. Madam Rosa da Momo’nun annesi gibi, bir zamanlar Cezayir’de Fas’ta kendini “kıçıyla savunuyor.” Artık yaşlı olduğundan kendini savunamıyor, bir apartmanın altıncı katında, "kendini savunanların" terkedilmiş çocuklarına bakıyor. Koca poposuyla gün boyu altı katı inip inip çıkıyor, “ölümüm bu merdivenlerden olacak,” diyor. Momo’ya göre kesinlikle asansörü hakeden bir kadın Madam Rosa. Doksan beş kilo ve bu kiloyu taşımak için yalnızca iki ayağı var.

Madam Rosa’dan başka, gözleri iyilikle bakan Mösyö Hamil’le sohbetleri var Momo'nun. Tanıdığında zaten yaşlı olan, boyuna da yaşlanan, Victor Hugo okuyan biri Mösyö Hamil.
“Victor Hugo gibi bir herif olmak isterdim. Mösyö Hamil sözcüklerle, insan öldürmeden her şeyin yapılabileceğini söyler; zamanım olduğunda bir deneyeceğim.”

Bir zamanlar en iyi arkadaşı olmuş Arthur var sonra. Arthur: Kendi halinde bir şemsiye...

Momo, hastalanan Madam Rosa'yı kaybedeceğini hissediyor, çünkü herkes ona çok tatlı davranmaya başlıyor. Bu arada gelen babasının Momo'ya gerçek yaşını öğrenmekten başka bir faydası olmuyor. Hayatın acılıklarına, sıradan kalabalıklarına küfürleriyle karşı geliyor. Bir yandan da büyümek, hayat, ne menem bir şeymiş, ona kafa yoruyor.
"Ben öyle mutluluk meraklısı değilimdir, yaşamı yeğlerim yine. Mutluluk bir süprüntü, acımasızın tekidir, ona asıl yaşamasını öğretmek gerekir"
.”.. ama ben mutlu olmak için yaşamın kıçını yalayacak değilim.”


Momo gözümüzün içine baka baka söyledikleriyle hem ince ince gülümsetiyor hem de iç burkuyor. Akıllarda en çok Momo'yla Rosa'nın içe işleyen ilişkisi kalıyor.

Ve Arthur tabii...İnsana şemsiyeleri sevmeyi öğretiyor. Momo da zaten "sevmek gerek" diyor.

*Kitabın müthiş çevirisi Vivet Kanetti'ye ait.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...