av mevsimi - idris'in yolu

Geçen gün, yine uzun, upuzun şehir içi otobüs yolculuklarımdan birinde yanıma kitap almamış olduğumu fark ettim. Kendi kendime söylenirken –ki kitap olsaydı da kapağını açmayıp pencereden bakacaktım belki de-  bir mucize gerçekleşti ve iki sıra önümde otobüsün arkasındaki fileli bölmede unutulmuş kitabı fark ettim. Ortega y GassetSevgi Üstüne”. Nasıl sevindim anlatamam. (Arada kitabınızı bırakın otobüslerde, sevindirin garipleri:)

Biraz göz attım kitaba. Üniversitedeyken okumuştum ama pek hatırlamıyorum. Gasset sevgi üzerine müthiş serinkanlı bir üslupla, yanıbaşınızda mırıl mırıl konuşuyor. Yurdanur Salman çevirisi de cabası. Sevginin merakla ilişkisi üzerinde duruyor. Merak bana da çok önemli gelir, yaşam enerjisi gibi bir şeydir benim gözümde.

Neredeyse tüm erkekler ve kadınlar kendi ilgi alanlarına gömülmüş olarak yaşar, dışlarında olup biten şeylere doğru göç etme itkisini duymazlar. Kendilerini çevreleyen manzara, onlara iyi davransın davranmasın, ufuk çizgileriyle tam bir yetinme duygusu içinde yaşarlar; ancak bir bedel karşılığında gerçekleştirebilecekleri belirsiz olasılıklara atılmaya hiç özlem duymazlar. Bu sınırlı, dar ufuk, derinlere işleyen bir merakla bağdaştırılamaz; bu tür merak, sonunda bitip tükenmek bilmeyen bir göç etme içgüdüsü, kendinden koparak öbürüne gitme yolunda yabanıl bir itkidir.

Kitabı  biraz okuduktan sonra bir önceki gün tekrar rast geldiğim Av Mevsimi filmini ve oradaki "sevgi"yi düşündüm. Satır aralarıyla beni rahatsız eden bir filmdi Av Mevsimi. Belki de İdris karakteri demeli.
  
Av Mevsimi’nde Cem Yılmaz’ın canlandırdığı İdris, delidolu bir karakter. Filmin haşarı çocuğu! Çocuğu diyorum çünkü yönetmen adeta yaptıklarından dolayı onu affetmemizi istiyor. Hatta bunu akil adamın (Şener Şen) ağzından da söyletiyor. “Ben hayatımda onun kadar sevenini görmedim.” Seviyordur, suçu budur işte. Ne yapıyorsa sevgisinden yapar.

İdris bir yerde sevdiği(!) kadının evine gider. Tabancasıyla! Sonra elektrikler kesilir ve aralarında bir yakınlaşma olur.“Ben,” der “seni öldürmek için gelmiştim.” O zamana kadar ona karşı duran kadın ne hikmetse, dokunaklı ve genizden gelen bir sesle “Öldür öyleyse,” deyip onu öper.

Bu sahnenin,onu yazan kişiye çok iştah açıcı geldiği muhakkak. Bazen bir fikrimiz olur ve bayılırız o fikre. Bu arabesk damarın nereden geldiğini az çok biliyoruz da peki neye hizmet ediyor? (Bu coğrafyada aşkın tanımının uzun zamandır böyle yapılmasının ucunun nerelere vardığını göremiyor muyuz?)

Adam öyle aşık ki, kadın kendisine karşılık vermeyince kafede masayı deviriyor, ardından gidip votkaları yuvarlıyor, kadını bir adamın yanında görünce tabancasını alıp kadının kapısına dayanıyor. Sırılsıklam aşık! Onu anlamayan bir dünyaya böyle bir rest çekiyor esas adamımız. Kimse bu öfke patlamasının altındaki olası yetersizlik duygularından, şiddetten, hiddetten söz etmiyor. Hepimiz ikna olduk, bu adam deliler gibi aşık!

Onun boncuk boncuk bakan, sevimli kuzu halinden çıkıp kükreyen bir aslana dönüşmesinin sebebi ise bir “kadın”. Kendisi de rakı masasında bir kadınla birlikteliği “zehrin zerkedilmesi” olarak ifade ediyor ya. Karşısındaki “mürekkep yalamış” karakter de (Okan Yalabık) neredeyse erkekliğini kaybetmiş biri gibi sunuluyor bize. Sürekli cep telefonunda “hım hım hım” konuşmalar filan. “Yuları kaptırmış!” Bu okumanın altındaki cinsiyetçi bakışı farketmemek mümkün değil. 

Bakıyorum dizilerin hemen hepsinde aşık olunası erkek ya gözü bir şey görmeyip sürekli bağıran bir sözde anti-kahraman ya da Behlül gibi (azıcık sümsük ama) yakışıklı, zengin bir salon erkeği. İkisi de aslında bir iktidarın temsili. İktidar, aşka düşmenin olmazsa olmazı. Bir de ikincil rollerde olan evliyalar var, aşık olmak için fazla geçkin (aşk, gençlerin kalemi ne de olsa) karakterler. Şener Şen, Tuncel Kurtiz bu engin hayat bilgisine sahip akil adam kontenjanının başlıca temsilcileri. Onlar arada yaramaz oğlanları hizaya çekiyorlar.

"Haksızlığa dayanamayan" erkek karakterler dizilerde çok kabul gören, herkesin kahraman arayışlarına cevap veren, kötü adama bir laf çaktığında içimizin yağını eriten tipler. Çocuk koltuktan düşünce annesi koltuğa vurup “al sana, al sana” der, çocuk da rahatlar ya, o hesap. Fakat bu haksızlığa dayanamayan tipler nedense çok bağırıyorlar, her an bir şiddete başvuracak gibiler. Bu "adam gibi adamlar" epey irkiltici!

Elbette var İdris gibi adamlar, bunların perdeye aktarılması değil sorun olan. Yönetmenin bu “haşarı çocuğun” sırtını sıvazlayıp durması, onu pışpışlaması, bizden sürekli onu anlamamızı beklemesi. Hatta filmin bu empati gerekliliğinin üzerine çatılması. Ah, deli çocuk! Asiye, görmüyor musun, çocuk ne yapıyorsa aşkından yapıyor. Sen ona karşı çıkma. İstediği olmayınca aslan kesilmesine de dayanacağız artık. Çünkü o “delicesine seviyor.” Ne kadar çok içerse o kadar dertli, ne kadar bağırırsa o kadar haklı olduğuna inanacağız. Hiçbir sorumluluğu yok, zehir zerkedildi ve onu delirten de kanındaki bu yabancı madde!

Ortega y Gasset kitabında “içinde hemen hemen hiç sevgiye yer olmayan tutkular olabilir,” diyor. Biz "bir dağın çarpıklığını bir sevinç sanarak" yaşıyoruz işte.

......
Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilmiyorum
sevgim acıyor.
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar 

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır.
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor

Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar
Turgut Uyar -  "Sevgim Acıyor" şiirinden.




Yorumlar

  1. Biraz önce sana cevap yazarken de bahsettim, bu yazıyı iki arada bir derede okudum ve hemen yazdıklarına katıldığımı söylemek istedim, özellikle "seviyorsa haklıdır" konusunda. Şimdi uzun uzun konuşmaya hâlim yok, gözlerim yanıyor uykusuzluktan. Fakat, bu öldüresiye sevmek canımı sıkıyor benim. Gerede'de yaşarken özne olmasam da şahit olduğum çirkin bir sevme hâli vardı. Ben çirkin diyorum valla, başkası ne der bilemem. Can yakan, rahatsız eden hoyrat bir sevgi, sevgi değildir bana göre. Ölümle sınanan aşk, şiirlerde, filmlerde estetik olur belki (benim için o hâli de kötü) ama gerçekte sadece can sıkıntısı. Ya benimsin ya toprağın ise fazlasıyla hastalıklı. Bahsettiğin filmi baştan sona seyretmedim, ama tam da anlattığın sahneye rastlamıştım çok önce, hiç sevmemiştim.

    Dediğin her şeye katılıyorum, kendimizi kandırmayalım lütfen, bir dağın çarpıklığı en fazla göz yorar, ötesi yok.

    Şiir muhteşem. Ne güzel bitirmişsin. İlk defa yatılı okulda, sıkıcı bir etüt akşamı okumuştum ben bu şiiri, o zamandan beri "sevgim acıyor" peşimi bırakmadı. Çok güzel.
    -------------

    Yazılarını seviyorum ben, bu güzel yazılar için minnettarım sana Alkım, eline kalbine sağlık.

    Ben hemen uzanmalıyım şimdi, Poliş bir şeyler izliyor, ona eşlik edeyim, belki -zor ihtimal tabii- izlerken uyurum;)

    Çok sevgiler, iyi geceler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bana bu yazıyı yazdıran da aslında o sahne idi justine. anlamakta güçlük çektiğim bir sahne, olsa olsa bir senarist ya da yönetmen fantezisi...fakat bu ilk kez dile getirilmiş, istisnai bir şey de değil. bu söylem köpürtüle köpürtüle en sonunda bir üçüncü sayfa gerçeği olarak sahneye çıkıyor. artık bu tuhaf romantizmden çok medet ummasa filmlerimiz. başka bir "sevgi" modeli ortaya koyabilseler.

      gasset sevgiyi öyle güzel anlatmış ki, okullarda ders olarak filan okutulsun diyeceğim neredeyse...ne bileyim, belki bir faydası dokunur.

      ah, etüt akşamı demişsin, bitirdin beni! neler neler geldi aklıma. zaten bir yatılı okul yazısı uzun zamandır rahatsız ediyor zihnimi, yazmamak için direniyorum. kalsın diyorum, kalsın...

      teşekkür ederim justine. güzel sözlerin için.

      ağrısız sızısız güzel dinlenmeler sana. poliş'e selamlar.

      Sil
  2. Merhabalar, Turgut uyarın yazı ve şiirlerini seven biri olarak çok memnun oldum paylaşımından, keyifle okudum tekrar...

    Teşekkürler , Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Sevda,
      Turgut Uyar'ı ben de çok seviyorum. Kimi şiirleri birtakım meselelerde son noktayı koyuyor sanki. "Sevgim Acıyor" şiiri tam öyle bir şiir.
      Çok teşekkürler, sevgiler.

      Sil
  3. merhaba alkım,
    bir süredir uzak kalmıştım her şeyden, ne güzel geldi yazın. filmde hepimiz aynı şeye takılmışız. justine ile bu filmden konuşmadık hiç, ben sanırım İstanbul'da tv'de çıktığında izlemiştim ve bu karakter çok itici, çok rahatsız edici gelmişti bana. yazın o kadar önemli bir şeye işaret ediyor ki aslında. bu karakterin izleyiciye sunuluş şekli hastalıklı bir gerçeği gösteriyor. hiçbir zaman bu tarz bir sevgiye yakın duramadım, anlayamadım ve hiçbir zaman böyle bir sevginin yöneldiği kişi olmak istemedim. kimse sevmesin beni daha iyi:-) Gasset'in kitabından yaptığın o güzel alıntı aslında her şeyi anlatıyor; “içinde hemen hemen hiç sevgiye yer olmayan tutkular olabilir”
    özlemişim seni, çok sevgiler!

    YanıtlaSil
  4. clea hoşgeldin,
    geldin ve ne güzel ettin. ne zamandır yazmıyorsun sen de. bakıyoum "zorunlu ara" devam ediyor:)

    filmi ben tv'de izlemiştim. geçen gün de yeniden izledim ve ikinci izleyişimde dayanamayıp üzerine bir şeyler yazmak istedim.
    sorun, işte o karakterlerin bize "sevgide nirvanaya ulaşmış" kişiler olarak sunulması. yönetmenlere de kolay geliyor sanırım bu klişeye yaslanmak. hepimizin aynı yerde takılmasında var bir hikmet demek ki...

    umarım yazmaya da fırsatın olur da yakın zamanda yine görüşürüz:)
    sevgiler clea!

    YanıtlaSil
  5. hah hah, "sevgide nirvanaya ulaşmış kişiler"...çok güldüm buna.

    filmi izlemedim o yüzden bir şey diyemeyeceğim ama aklıma cemşit'le ilyas geldi. ve asya tabii. evliyalar cemşit, haşarı çocuklar da ilyas mı oluyor şimdi, ne dersin?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. liverpool, selvi boylum'u niye karıştırdın ki şimdi.
      cemşit'le ilyas'ın meselesi ayrı. bence ne cemşit evliya (ilyas'a bakışlarını görmedin sanırım:), ne de ilyas haşarı çocuk. daha çok sorumluluk üzerinden giden bir hikayeydi o.
      av mevsimi'nde şiddetin romantikleştirilmesi ve sevginin o romantizm üzerinden tanımlanması vardı. ben ona takıldım.

      selvi boylum al yazmalım ne güzel filmdir ama!

      Sil
  6. ne güzel ifade etmişsin,benim de aklımdan geçen pek çok şeyi ve daha fazlasını. ben de şiddetin, saldırganlığın “aşıktır yapar” diyerek hoş görülmesini anlayamıyorum, şiddet her zaman kötüdür, zarar verir, yolunda gitmeyen, doğru olmayan bir şeylerin olduğunu gösterir.

    erich fromm,bir kitabında, “sahip olmak eğilimindeki bir insan, mutluluğu başkalarına üstün olmakta, gücünün bilincine varmakta ve son aşamada fethetme, soyma ve öldürme yeteneklerinde bulmaktadır. “Olmak” ilkesinde ise mutluluk sevgide, paylaşmada ve vermededir.” der. aşkı da bir “olmak” süreci olarak değil de sahip olmak şeklinde yaşamak özünde iyi olan sevginin zararlı bir hale gelmesine neden oluyor sanırım. yine fromm “yaşama yönelik itki ne ölçüde engellenirse, yıkıma yönelik itki de o ölçüde güçlenecektir; yaşam ne kadar gerçekleştirilirse, yıkıcılığın gücü o ölçüde azalacaktır. yıkıcılık, yaşanmamış yaşamın sonucudur.” der. belki hiçbirimiz tam olarak yaşanmış hayatlara sahip olduğumuzu ya da sevgiyi her zaman “olmak” ilkesiyle yaşadığımızı iddia edemeyiz ama en azından doğruyu ayırt edebilmek ve kendinde hatalı, yanlış olanları fark ederek değiştirme yolunda çaba harcamak önemli diye düşünüyorum. yanlışların toplum tarafından doğruymuş gibi benimsenmesi, yani “bir dağın çarpıklığını sevinç sanmak” bu fark edişin yolunu tamamen tıkıyor.

    bu arada, otobüste, hem de böyle güzel bir kitapla karşılaşman ne hoş. "sevgi üstüne” yi hava alanında beklerken, çok beğenerek okuduğumu hatırlıyorum, bir de uçacak olmanın verdiği mutlulukla okuyordum tabii:)

    çok sevgiler.

    YanıtlaSil
  7. zerkacım, fromm'un bu kitabını ben de üniversite yıllarında okumuştum. "sahip olmak ve olmak" sanırım, öyle değil mi? çok etkileyici bir kitaptı. bu tip şeyler üzerine ilk okuduğum metinlerden biridir.

    burada tartıştığımız şeye de çok uygun düşüyor fromm'un sözleri. teşekkürler hatırlattığın için. sorun da bu hatada bu kadar ısrar edilmesi, neredeyse bunun bir gereklik haline gelmesi. "yıkıcılık, yaşanmamış yaşamın sonucudur" sözü çok çarpıcı geldi bana.'“bir dağın çarpıklığını sevinç sanmak” bu fark edişin yolunu tamamen tıkıyor.' benim söylemeye çalıştığım şeyi çok güzel ifade etmişsin, işte bu!

    senin de bir yolculuk hikayesine denk düşüyor demek ki gasset'in kitabını okuman. ne güzel gözümde canlandı şimdi. ben en güzel, en kesintisiz yolculuklarda okuyorum. buna şehir içi yolculukları da dahil. sırf bunun için yolculuğa çıkmayı istediğim bile oluyor. (yolculuk sevmeyen biriyim de sanki:)

    çok sevgiler zerka. güzel bir hafta diliyorum sana.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. evet alkımcım, ilk alıntı sahip olmak ve olmak, ikincisi özgürlükten kaçış kitabından. ben de uzun zamandır karıştırmamıştım bu kitapları, bu yazı aklıma düşürdü sözlerin bir kısmını, arayıp buldum, iyi oldu.

      çok sevgiler.

      Sil
    2. teşekkürler zerka. yorumlarda ismi geçen kitap adlarından da bir liste yapmak geliyor içimden:)

      Sil
  8. selam alkim, yazını beğenerek okudum yine. çevremde o kadar çok kaliteli geçinen snop var ki, içlerinde yaşadıkları çatışma yumağı ve çelişkiler sarmalı içinde -üniversiteli olmalarına rağmen kimlik bunalımı yaşayıp,her türlü uyuşturucu ve alkol kullanıyorlar. kadına en fazla şiddeti uygulayanlar bu gruplardan oluşuyor. idris'in karşısında duran kadın tiplemesine uygun kadınlar,sırf maddi çıkar amaçlı 'öldür öyleyse' argümanı ile hareketle cinsel kimliklerini ayaklar altına alarak,kullanıyor. ben, her türlü cinsel kimlik ayırımını ve amaçlı seksapalite action'ı reddediyorum.

    siir seçkin çok güzel:)
    sevgiyle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. tolga merhaba,
      bazen ben de düşünüyorum şu anda üniversitede okuyor olsaydım neler hissederdim diye. her şeyin değişme hızı vs. çok başdöndürücü. kafalar karışık ve bu çok doğal sanki.

      şiddet öyle bir şey ki nereden çıktığı belli olmuyor aslında. bir yerde gerçekleşen, bir şekilde tanık olduğumuz şiddetin hepimizden öyle ya da böyle bir şeyler alıp götürdüğünü, bizi eksilttiğini düşünüyorum. bir de bunun orada burada sevgi ile çarpık bir şekilde ilişkilendirilmesi insanın iyice canını sıkıyor...

      şiiri sevmene sevindim. benim de çok sevdiğim bir şiir:)

      Sil
  9. merhaba
    blogunu keyifle izlemeye aldım ve seni kendi bloguma davet ediyorum beyenirsen de izlemeni isterim
    sevgiler

    http://burcinkuran-wonderlust.blogspot.com/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ederim burçin. günler biraz yoğun geçiyor. uygun bir zaman bulur bulmaz bloğuna damlayacağım:)

      Sil
  10. öldürme,silahla tehdit etme kısmını bilmem ama psikolojik şiddet ,maalesef eğitimli hatta entellektüel ve aydın dediğimiz kesimlerde çok yaygın bence.karşındakini ezerek,suçluluk hissettirerek,aşağılayarak kendilerini iyi hissedebiliyorlar ancak..bizzat da yaşadım bunu,hem de defalarca...yakıp,yıkıp yollarına devam ediyorlar,arkalarına bile bakmadan...evet bu sevgi değil.iki tarafın hissettiğide sevgi değil.başka bişeyler,birbirinden farklı ama sevgi değil.sevgiye açız,kıyısından köşesinden tuttuğumuzu daha sıkı kavrıyoruz.tuttuğumuzun aslında neyin parçası olduğuna bakmaksızın.yalnızız,başarısızız,değersiz hissediyoruz kendimizi ve en ufak bir ilgi kırıntısında eriyip tükeniyoruz.sonra başlasın kendini yeniden tanıma,kendinle yeniden barışma seansları..yazık.çok yazık..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok haklısın red rabbit, bu sevgi değil. şiddetin, ne türlü olursa olsun sevgide yeri yok. sevginin öğrenilen bir şey olduğuna inanıyorum ben. bunu hiç öğrenmeden yaşayıp gidenler var. ne fena. kendini değersiz hissetmek, kendi biricikliğinin farkında olmamak da ne acı. off, ne fazla acı var, yazdıkça çıkıyor...

      Sil
  11. Filme hiç bu açıdan bakmamıştım. Gerçekten de bu karakterlerin zırt pırt karşımıza çıkmış oluşu sebebiyle alışılagelmiş olmasından. "Gerçekten, çok doğru" diyerek okudum. Ellerinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Epey geç gördüm bu yorumu ama yine de yanıtsız bırakmak istemedim.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

"çınar, ben, ağaç ve kedi"