New York'ta bir otel odası

Bir kitapçıdaki (Politcs & Prose) kartpostallardan...
Blogdan uzak kalmak evden ayrı kalmak gibi. Yabancı bir şehirde, bir otel odasında bile blog için yazarken kendimi tamamen evimde hissediyorum sanırım. İyice yerleşmişim anlaşılan buraya;) Kendimi içine bıraktığım bir istiridye kabuğu…Yazamadığım zamanlardaysa aklımın bir köşesinde, ona kavuşacağım anı bekliyorum, kafamdan yazılar yazıyorum, çoğu uçup gidiyor.

Blogdan da evden de uzağım ne zamandır. Uzun bir ayrılıktan sonra eve dönmeyi seviyorum. Kapıyı o ilk açtığımda bulduğum sessizliği, o dilsiz ve sakin dünyayı seviyorum. Evimi çok özlüyorum. Her seferinde daha da çok sanki.
Eşyaların gizli hayatını düşünüyorum. Evde kendi kendine soluk alıp veren eşyalar… Sizden habersiz bir hayat sürüyorlar. Koltuk kendi kendine eskiyor, rafların üzerinde toz birikiyor, pencere her gün biraz farklı bir akşam güneşini görüyor, bir bitki boynunu büküyor. Bu gizli hayatla birlikte sanki aranıza bir mesafe giriyor. Kediler bile size “uzun zaman oldu görüşmeyeli, nereden çıktın” dercesine yabancı bakışlarla bakıp gündelik işlerine (!) koyuluyor. Sizsiz dönen dünyaya hissedilen çocuksu bir sitem...
Öte yandan evden ayrılırken acelece bir yere tıkıştırılmış tişört, evyeye bırakılmış çay bardağı orada öylece duruyor. Her seferinde o çay bardağının orada durması bana bir mucize gibi geliyor. Sanki birisi arkanızdan tüm kusurları örtmeli ve evi yüce bir düzene teslim etmeli. Eşyaların gizli bir hayatı var ama o çay bardağı orada duruyor işte…
ABD şehirlerindeyim bir süredir. Washington DC, Baltimore ve New York. Tam bir çelişkiler ülkesi. Üzerinde düşündüm, düşündükçe kafam daha da karıştı. Kitapçıları dolaştım,  kilometrelerce yürüdüm, otellerde kötü filmler (bir tanesi Noel filmiydi hem de! Ben Affleck hem de!) izledim, geceleri çalışmaya çalıştım, bir sürü sallama çay içtim, kimbilir kaç siren sesiyle irkildim, metroda insanların neler okuduklarına baktım (göremedim, Kindle kullanıyorlar!)  ve -nedendir bilmiyorum - hiç dondurma yemedim.  
Kimi İngilizce kelimelerin tınısının çok güzel olduğunu düşündüm. “Dandelion” gibi (Biz niye "karahindiba" demişiz, oldu mu şimdi?) Sesleri, yüzleri, buralara gelen yabancı şairleri (Lorca, Reinaldo Arenas), Benjamin'i düşündüm. Manhattan filmindeki o küçük parkı görmek istedim, göremedim. Ne Woody Allen'la ne de Paul Auster'la karşılaştım  ama benden çok daha hızlı yürüyen ve yürürken havayı neredeyse doğuştan gelen bir pervasızlıkla yaran bir sürü insan gördüm. Bir de... Evimi özledim.
Clezio erken döndü, bense yarın gece dönüyorum. Uzun uçak yolculuğunda bana “Dünyanın Sonundaki Ev”* eşlik etti. Onu almakla ne iyi etmişim. Bazen yanıma aldığım kitaba hiç ısınamıyorum (elektrik alamıyorum;) ve küçük bir kriz yaşanıyor. Çok güzel yazılmış bir kitap, aklınızın bir köşesinde olsun.  
TV tanıdık bir anlamla dolduruyor otel odasını. TV ve kötü filmler gözüme ilk kez bu kadar sevimli görünüyor. Geceyarısı arka arkaya Seinfeld ve Friends yayınlanıyor. Eski Toronto günlerindeki gibi. (Bana kalırsa Ross bir yengeç burcu erkeği  ve doksanların saçları, seksenler kadar olmasa da kötü.) Buranın insana yaptığı bir büyü var.  Her şeyi kolayca bir fetiş nesnesine dönüştürebiliyor sanki. Bir ayakkabıyı, bir şehri, bir yaşam biçimini...Ve hatta yazarlığı. Bize de buralardan geliyor olmalı bu rüzgar. Pek çok zamane rüzgarının toprağı Amerika. Çoğu şey tanıdık. Yüzeyde salınma, bundan bir keyif yaratma ve gitgide çoğalan arzuların doyurulması.

Aklımda otel odalarıyla ilgili bir yazı vardı ama işte gündem hızla değişti. Yarın bir iz bırakmadan bu otel odasından ayrılan insanlardan olacağım. Gördüklerimi, düşündüklerimi, en azından kitapçıları anlatmak istiyorum ve umarım bir kısmını da olsa yazıya dökebilirim. İstiridye kabuğuna kavuşmadan bir ön selam olsun bu;)
Not: Ben peki hakikaten neden dondurma yemedim?

*Kitabın harika çevirisi Püren Özgören'e ait.

Yorumlar

  1. hoşgeldin alkım'cığım:)

    bloga dönmene çok sevindim. umarım sağlıkla evine de kavuşursun. eve dönüşün güzelliğini anlatışını huzurla okudum. hakikaten, ne hoş duygudur o, günler sonra anahtarı şıkırdatarak açarsın kapıyı, sessizlik. eşyalar kaç zamandır hiç yerinden kıpırdamamış, her şey yerli yerinde, dinlenmiş, özlemişler gibi öyle beklerler sanki. ama asıl sen beklersin evine kavuşmayı, tertemiz bir giriş yaparsın evine günler sonra. hatta öyleyken, o misafirmişsin gibi kucaklandığın hal bir süre de devam eder. bir kaç gün daha... bir de, nereden baksan, çok yorucu şehirlerden dönmüşsün.

    çünkü:) oraların dondurmaları, nasıl anlatsam, dondurma gibi gelmez bize. soğuk bi tatlı gibidir meselâ. çünkü o dondurmalar, havalar ısınsa da boğazımı şişirmeden doya doya yesem, dediklerimizden değildir. bu yüzden mevsimsiz dondurmalardır. özlemeye fırsatı kalmaz insanın, her an, her yerde kolayca ulaşırsın. genellikle ustasının adıyla anılan, uğruna kilometrelerce yol gidip, yorularak ulaşmana -ve böylece belki de daha da lezzetlenmesine- gerek yoktur. anısı da yoktur pek. bazen vardır ama, o kadar da eski değildir:)

    sevgiler çok.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aglea günaydın! yatmadan önce, yabancı bir zaman diliminde harika bir süpriz oldu bu yorum. günün bu saatinde beklemiyordum. demek sen sabahları dünyaya erken karışanlardansın;)
      eve dönüş, kapıdan içeri giriş anlarını çok seviyorum. bir de ilk girdiğinde evden çıkış anını, o ruh halini yaşıyorsun bir kez daha. son anda koltuğun, masanın üzerine bırakılan bir eşya ile. annemin sözünü tekrarlayayım yine; "insanın evi gibisi yok."
      mevsimsiz dondurmaya ben de bozuluyorum. özlem duymak ve beklemek ne güzel oysa. mesela yeşil erik her zaman bulunsaydı bu kadar özel olur muydu? sen ustasıyla anılır deyince hemen aklıma geliverdi. mersin'de "haydar usta" vardı. nefis olurdu dondurması ve dondurmaların yanında mutlaka su ikram edilirdi. bende anısı çoktur...o nedenledir ki bence daha lezzetli bir dondurma yoktur;)
      sana güzel bir gün diliyorum ve günü bitiriyorum. çok sevgiler!

      Sil
  2. Sanırım evin de seni özlemiştir.. örneğin buranın sakinlerinden biri olarak ben özledim.. günlerdir yazmanı bekliyorum :) Sanırım bulutlu İstanbul baharı ve bu sabah bir arkadaşımın aldığı ölüm haberi beni biraz karamsar yaptı.. yazını okurken aklıma tıpkı bir yerlere gittiğimizde geride bıraktığımız mekanlarda yaşamın izlerinin devam etmesi gibi biz artık burada olmadığımızda herşeyin devam etmesi fikri geldi.. Ne ilginç di mi?? ama bana güven veriyor bu.. ben olmadığımda sevdiğim tüm şeylerin ve insanların devam eden hayatın ritmine kendilerini kaptıracak olmaları huzur veren bir şey.. ama gittiğim yerden ben de çok özlerim sanki evimi ve herkesi :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Turuncu Gezegen, "buranın sakinleri" demişsin ya, çok hoşuma gitti bu tabir. (Hala yüzümde bir gülümseme.) Ben de takip ettiğim blogları özlüyorum uzaktayken, aslında kurulan iletişim özlenen. Seyyarken zor oluyor rutin hayatın ritüellerini sürdürmek.
      Arkadaşının haberine üzüldüm. Bu haberler sabah alınmazmış gibi geliyor insana. Sabah benim için aydınlık, güneşli bir şey. Hatta turuncu bir gezegen;)
      Ölümle ilgili bana en tuhaf gelen şeylerden biri o kişinin geride kalan eşyaları ve bıraktığı izler.
      Dünyanın biz olmadan da dönmesi (çocuksu siteme rağmen) güzel. Bunun bu kadar farkında olsaydık belki başka bir dünyaya açardık gözlerimizi.
      Bu yorumlarla özlemim iyice depreşti ve yol gözümde iyice büyüdü;)
      Sevgiler Turuncu Gezegen.

      Sil
  3. Yorum yazdım bastıramadan silindi. Çok güzel bir yazı olmuş Nezlelikarga. Biraz kendini yalnız hissetmişsin bence oralarda. Bu da sendeki yaratıcılığı körüklemiş. Ben de biraz NYC'ye özlem duymaya başladım. Altı yıl oldu oraya gitmeyeli. Dandelion nasıl telaffuz edilirmiş sayende öğrendim. Türkçesi nedir diye merak ederken de onu da vermiş olduğunu görmek hoşuma gitti. Ama peki neden İngilizce kitapları çevirisinden okuyorsun ki?

    YanıtlaSil
  4. Bu yorumların bastıramadan silinmesi çok sinir bozucu. Benim de defalarca başıma geldi.
    Haklısın Barış, bir yalnızlık hissi oluyor insanda. Zaten oteller ne içindir ki:) NYC yalnızlığın kutlandığı yerlerden biri olabilir bu arada. O kadar ışık boşuna olmasa gerek. Benim ikinci gelişim. İlk gelişim kısa bir ziyaretti ve şehri bu kadar etkileyici bulmamıştım. Karmaşık duygular içindeyim;)
    Bu arada biraz önce öğrendim, karahindibanın (bu ne komik bir kelime) Japoncası da "tampopo" imiş.
    Bu kitabı bir arkadaşım hediye etmişti. Yine de Türkçe okumanın (iyi bir çeviriyle) yeri ayrı bende. Çevirmenlere güveniyorum;)

    YanıtlaSil
  5. Hoşgeldin!;)

    Bu şahane bir yazı, gerçekten çok güzel. Her cümlesi için saatlerce konuşabilirim. (korkma lütfen Alkımcığım, az sonra nöbete gideceğim ve çay içiyorum yani kısa keseceğim;p) Kısa kısa;

    -Dandelion hoş kelime bence de, akustiği hoş dediğin gibi, ben bir de 'grace'i beğenirim;p

    -Bu isimde bir film seyretmiştim nuh zamanında. Dur bakayım... Hah işte şurada, çok iyi bir film değildi ama afişi yeter;
    http://www.imdb.com/title/tt0338133/

    -Eşyaların gizli hayatı, bloğu istiridye kabuğuna benzetmen, evyeye bırakılan çay bardağı... hepsini öyle güzel anlatmışsın ki, bayıldım, ben şimdi ne desem yavan kalır.

    -Seinfeld'i çok çok severim, Friends'i herkesten duydum, karakterleri biliyorum ama ilginçtir bir bölüm bile izlemedim.

    -"zamane rüzgarının toprağı Amerika", çok haklısın.

    - Püren Özgören çevirilerini seviyorum ben. Alıklar Birliği gerçek bir başarı, sapasağlam, düzgün bir iştir mesela, hayran kalmıştım okurken.

    -Maçın olduğu gün ne zamandı? İşte o pek önemli(!) dedikleri derbinin olduğu gün (benim hiç anlamadığım;)) Poliş'le yazın ilk külahta dondurmasını yemiştik, çilekli dondurmaya doymuştum o akşam. Evine sağlıcakla gelince, harika bir film seçer, mis gibi dondurmanı yersin, hiç üzülme;)

    Çok özlemişim seni, yazılarını. Kazasız belasız gel, buralar seninle daha güzel. Çok sevgiler Alkımcığım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine, sonunda! Geldim, evdeyim;)Çok komik, uzakta olunca eve bir türlü dönemeyecekmişim gibi tuhaf bir duyguya kapılıyorum. İnsanlar benim gibi olmasalar gerek;)

      Evden yazmayı özlemişim, yolculuklarda yanıma aldığım dandik ama çok kahrımı çeken bir laptop var, biraz kafası karışık, yavaş çalışıyor, biraz da küçük. Ondan sonra evdeki laptop bir teknoloji devrimi gibi geldi;)

      Şimdi senin verdiğin linke baktım da harika bir afişmiş, çok hoş. Bu afişe güzel bir film yakışırmış. Aslında bazen hiç bilmediğim bir film sırf afişinden ya da kapağından dolayı itebiliyor beni. Kafamda direk bir eleme yapıyorum.

      Püren Öxgören'i ben de seviyorum. Bir baktım da ne çok yazarın kitabını çevirmiş. Henry Miller, Anais Nin, Toni Morrison, Susan Sontag, vs.(Alıklar Birliği'ni hep okumak isterim isterim okuyamam, kütüphanemin bir köşesinde beni bekler. Bak yine aklıma geldi.)

      Biraz önce Işın bir dondurmacı söylemiş, onu deneyeceğim ben de. Canım çok çekti. Çilekli dondurma demek;) Ben kaymaklı, bazen de limonlu seviyorum;)

      Ben de yazılarınızı özledim. Rutinden kopunca tepetaklak oluyor bir şeyler. Rutinin de kendi ritüelleri ve güzellikleri var işte.
      Öpüyorum Justineciğim, sevgiler.

      Sil
  6. alkım!! özledik seni ve yazılarını. evine de sağsağlim dönde neler yaşadın, gördün hep anlat. böyle uzun arada verme ama. bloglar dediğin gibi bizim ikinci evimiz gbi.ikinci hayatımız. günün belli birzamanında ziyaret etmesek olmuyor. içimizi kemiren birşey oldu:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. buket, ne güzel demişsin blog için ikinci evimiz, ikinci hayatımız diye, öyle oluyor hakikaten. yazmayınca içini bir şeyleri kemirmesinden bazen dertleniyorum ama çok da özlüyorum.
      gezerken bir yandan da yazabilen insanlara hayret ve hayranlıkla bakıyorum. nasıl aynı düzeni koruyabiliyorlar? gerçi gittiğin yere de bağlı ama ben otel odasına geldiğimde genellikle pestilim çıkmış oluyor;)
      uzun aralar oluyor işte bazen...bazen aradan zaman geçen zamana ben de inanamıyorum.

      Sil
  7. merak etme sen yokken biz istiridye kabuğunu arada sırada ziyaret edip tozları aldık, çiçekleri suladık, bütün eşyalar ve sakinler olarak seni bekliyoruz:)

    iyi ki bir ön selam verdin, çok özlemiştim yazılarını. (ayrıca bu ön selamsa arkadan nasıl yazılar gelecek kim bilir heyecanlandım şimdi:)) eşyaların gizli hayatı demişsin ya, çok hoşuma gitti, bu gizli hayatla ilgili bir şeyler yazmak istedim ben de. kafamda uçuştu düşünceler ama her zaman bir şeyler çıkmıyor bu uçuşmalardan, bakalım:)

    karahindiba neymiş hakikaten, hiç yakışmamış ki o bitkiye bu isim, kara kuru kocaman sağlam bir bitki geliyor insanın aklına, hiç alakası yok, dandelion diyelim bence:)

    sevgiler çok. bekliyoruz hasretle:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zerkacım,
      istiridye kabuğunu bıraktığımdan da iyi buldum, çok iyi bakmışsınız, teşekkür ederim;)

      bazen bana da oluyor bu, bir blog yazısı aklıma bir şeyler getiriveriyor, heyecanlanıp yazayım diyorum, sonra uçuyor. sanırım bir blog, yazdıklarımız kadar yazmadıklarımız da;)sen yaz ama yine de, çok merak ettim yazacaklarını...

      karahindiba, evet evet, kocaman, koyu renkli, sağlam bir bitki olmalı. sarı bir çiçek, uçuşan beyaz tüyler hiç değil. justine kelimeyi sevimli göstermeye çalışmış ama uymuyor napalım;)bu arada, hakikaten merak ettim etimolojisini. fazla bilgi bulamadım ama. bir anlamı olsa gerek.

      ah, ben de çok özlemişim. her iki evimi de;)

      çok dandelionlar;)

      Sil
  8. çok güzel bi yazı zevkle okudum! bir dönem orda yaşamıştım, 2 sene oldu gideli, anlatığınız kitapçıları ve sokakları ne kadar özlediğimi düşündüm. bazı kokular burnuma geldi okurken. hava ne de güzeldir şimdi! teşekkürler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ederim herşeyci, merhaba;)
      new york mu kastettiğiniz şehir? sanırım öyle. sokakları hakikaten tam yürümelik! kitapçıları çok sevdim ben de. ve evimmiş gibi kuruldum kitapçılara, epey vakit geçirdim.

      bir şehri özlemek nedir çok iyi biliyorum. güzel ve azıcık yakıcı bir duygu bu. ben de toronto'dan döndüğümde orayı (ve oradaki insanları) özlüyordum. şimdilerde ise uzaktaysam istanbul'u, buradayken de zaman zaman granada'yı özlüyorum. insanoğlu böyle de değişiyor işte;)sevgiler.

      Sil
  9. A, söylemeyi unutmuşum, şimdi Zerka da söyleyince iyi oldu, hatırladım; karahindiba fena bir isim değil aslında arkadaşlar. Hani şöyle son a'yı biraz uzatıp söyleseniz;p

    Gizemli, sihirli, büyülü bir şey oluyor öyle değil mi? Yok, olmadı mı, peki;)

    Sevgiler herkese.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine, o kadar lafı geçti, ben de baktım. Karahindiba Arapçadan geliyormuş, etimolojisine ait bir şeyler bulamadım başka.

      Anadolu'da -ah, çok komik bu isimler- acıgıcı, "acıgünek", "güneyik", "çıtlık", "cırtlık" ve "arslandişi", ve radika olarak biliniyormuş. (Radika yenebilen bir ottu benim bildiğim?)

      Uzattım senin dediğin gibi ("karahindibaağ")I-ıh olmuyor, o uçuşan çiçeğe olmuyor;)

      Sil
    2. :) bence bu bitkinin adı pufpuf olabilirdi:)

      Sil
    3. öyle bir kedimiz vardı, pufpuf, arada da etipuf derdik. kaybettik maalesef. bak aklıma geldi şimdi;)

      Sil
  10. Kıtadan kıtaya savruluyorsun bu aralar Alkım, ne güzel ! Yazıyı okudum, okudum, bayıldım. Kesang Marstrand'ı tekrar tekrar dinledim, çok sevdim. İyi müzikleri neden hep geç keşfettiğimi sorguladım yine kendi kendime. Bu konuda bir strateji geliştirmem lazım sanırım.
    Bir yanım hep seyahat etmek ister benim de, bir yanımsa aşırı düzenli yaşamayı sever ve evden fazla uzak kalmak istemez. Bir de tabii ben İstanbul'dan ayrı geçirdiğim her gün için de ayrıca üzülürüm. Ama seyahat tutkumu da bastıramam bir türlü. Sanırım en iyisi arada bir gitmek benim için, en fazla 1 haftalığına.
    ABD bir çeşit büyü yapıyor olmalı bence de. Yoksa bir sürü farklı ülkeden, farklı sınıftan insanı farklı nedenlerle kendine çekebilir miydi böyle ? Amerika'yı pek sevmem ben, yaşayışlarını, kültürlerini beğenmem diye atıp tutarım ama bir yandan da hakim rüzgarların hep oradan eseceğine, gücünün hiç azalmayacağına inanıyorum.
    Ve tabii kitapçılar. Oralarda bir kaç saatliğine kitapçı dolaşmak için neler vermezdim şu anda. Kitapçı yazını sabırsızlıkla bekleyeceğim :)

    ps: Bizde daha güzel dondurmalar var, onlarınki çok yağlı sanki. Son favorim dondurmaccı. Şubeler için bkz. dondurmacci.com. Yaşasın gerçek dondurma, o fabrika tipi felaketlere hayır diyerek bitireyim ben de.

    Hayırlı yolculuklar sana.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Işın, merhaba;)
      Ben de aynısını düşündüm, az bir arayla iki ayrı ve birbirinden büsbütün farklı yerindeydim dünyanın. Biri doğayı, biri insanı temsil ediyor olsa gerek. Çünkü ABD'nin gördüğüm yerleri, özellikle Manhattan adası tamamen insan ürünü. Toprak görmek imkansız!
      Kuzey Amerika şehirleri bana biraz soğuk gelir. Etkileyici bir yanı da vardır, dünyanın dört yanından insanlarla karşılaşmak da ayrı güzelliktir. Ama uzun süreli yaşamak istemem orada. Oradayken de çınaraltındaki çay bahçeleri gibi güzel ve kendi halinde yerleri özler dururdum. Böyle yerler soluk aldırıyor insana, o çılgın koşuşturmacanın kıyısında, telaşsız "istirahat" yerleri.

      Şimdi senin dediğin dondurmacıyla yapacağım açılışı Işın! Çok güzel anlatmışsın. (Baktım şimdi, Cadde'deymiş, ah bir de Kadıköy'de olaydı, yolum daha çok düşüyor oraya. Olsun, deneyeceğim mutlaka.

      Yaşasın gerçek dondurma;)

      Sil
    2. Işın, bir heyecanla yazdım, atlamışım bir iki şeyi.
      Müzikle ilgili aynı şeyi ben de hissediyorum ama uzun zamandır. İyi bir takipçi değilim. Peşinde koşmayı da bıraktım, pes ettim, beni aşıyor artık, yetişemiyorum, bulduğumla yetiniyorum;)

      Bir de seyahat tutkusu ve evi özlemek konusu. Benim de bir yanım evi çok sever, bir yanım da hep gitmek ister. Bu hiç değişmedi, sanırım pek değişmeyecek de;) Bir hafta meselesi doğru aslında, insan üç dört günde bile yenileniyor...

      Çok sevgiler!

      Sil
  11. Daha önce bir yormuma yazdığınız yanıttaki gibi; "Okuduklarımız, izlediklerimiz, düşündüklerimiz vs. gerçekten de tuhaf tesadüflerle bir noktada buluşuyor." Kelimelerin bazılarının hoş bir tınısı olduğu hep zihnimi meşgul eder ve söylendiğinde kimse için bir şey igüzel tınılı kelimelerden biri de "dondurma"dır ! Ne hoş bir tını ! Don-dur-ma :-) "Dandelion" da güzelmiş... Sabah sabah çok keyifliydi yazınız.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İstanbul'un yağışlı mayıs günü sabahı. Merhaba.
      Don DeLillo demeyi seviyorum ben. Hem söylemesi güzel, hem de boş değil. Amerika'nın ruhunun o gizli köşelerine sızmış ve oradan bildiriyor. Bir kere Beyaz Gürültü'yü okursan, bir daha aynı olmazsın. Süpermarket raflarında bir şey ararken, evde çöp boşaltırken birden bire pat diye gözünün önüne gelir. Beyaz Gürültü işte... dersin. Oku bak, görüceksin.

      Sil
    2. Hoşgeldin.
      Ev tutkunuyumdur ve nedense her eşyanın benimle bir dili varmış gibi gelir. Nereye gidersem gideyim koşarak girerim binadan.
      Blog ne tuhaf internete, teknolojiye bağlı, bağımlı olmanın ötesinde daha ayrı bir yerde sanki değil mi? Arada pencereleri açıp havalandırmak gibi tazelenmek gibi buraya yazmak. Sonrası yaşadıkça ufak ufak tozlanması işte:)

      Sil
    3. Bu ne güzel bir tesadüf olmuş Ay. Hatırlıyorum bunu daha önce de konuştuğumuzu. Bu başıma çok sık geliyor benim.
      "Dondurma" güzel gerçekten. Ben de çiçek adlarının tınısını çok severim. Menekşe, papatya, civan perçemi, hanımeli. Ha bir de kelebek var. Çok hoş bir kelime bence;)
      Sevgiler.

      Sil
    4. Don DeLillo! Tekerleme gibi.
      Bu kitabı duydum Margot, ironi şahikasıymış -söyleyenlerin yalancısıyım- hatta;) Okumak var aklımda. Tamamdır, okuyacağımdır. Cunningham da güzel geldi oradayken ama sanırım Delillo (dandelion'la akraba diyeceğim neredeyse) yaklaşımı daha vurucuymuş.
      Okuyunca uğrar haber ederim;)

      Sil
    5. Ebru, eve koşarak gelme hallerini biliyorum. Özellikle İstanbul'un kötü günlerinde (çamurlu, trafikli, kaotik günlerinde) eve varmanın neredeyse mucize gibi geldiği günlerde, küçük bir hayalle birlikte evin yolunu tutarım. Bu hayal "eve varır varmaz bir çay koyacağım" olur çoğunlukla.Eşyalarla da herkesin kendine has bir ilişkisi var.
      Blogda yazmak aslında tuhaf bir şey. Neden yazıyoruz? Ben cevabını bilmiyorum ama burada kurduğum iletişimi seviyorum. Tozlanıyor bir de, değil mi? Ona bir çare yok sanırım. Napalım öylece kabul edeceğiz artık;)

      Sil
  12. Alkımcım hoşgeldin! Harika bir yazı, geçen gün yatarken iphone'dan hızlıca okumuştum. Şimdi dışarda acaip bir hava varken tekrar okuyasım geldi. Bu sefer müziği de dinledim, çok güzel, cuk oturmuş bu yazıya!

    Eve dönüşte eyaları öylece yerlerinde bulmak garip bir duygu. Şimdi şunu düşündüm, aslında eve döndüğümüzde o anda evden çıkarken aceleyle o bardağı ortada bıraktığımız ana dokunmuş oluyoruz, bir kısa an için zamanda geriye gitmek gibi yani... Biraz da yabancılaşmış oluyor insan eve, hımm burada yaşayan nasıl bir insan acaba hissiyle bakıyorsun etrafa:)

    Bu arada Ross'un yengeç burcu erkeği olması yorumuna da çok güldüm, kesin öyledir:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoşbulduk;) Bugün hava ne tuhaftı, rengi filan. Neredeyse tropikal bir ortama dönüştü etraf bir anda. Seviyorum böyle süprizleri.

      Tam senin şey işte, "eve dönüşte o gittiğin ana dokunmak". Hakikaten öyle oluyor. Bizim gibilerin acelesiz çıktıkları pek olmadığı için iyice ilginç oluyor o ilk giriş anları;)Seninki de öyle mi bilmiyorum ama kedilerin bakışları değişiyor bir de. İşte tam o noktada bir yabancılaşma yaşıyorum ben de. Hatta karşılıklı yaşanıyor.

      Friends'e gelince, artık tam o bölümüne mi denk geldim bilmiyorum ama senaristi Ross'un repliklerini direk yengeç burcunu düşünüp yazmış gibiydi neredeyse. O laflar, tavırlar, kıskançlıklar filan...Komikti;)

      Sil
  13. istanbul'da da hava hala limoni:) videoyu ilk defa dinledim, çok güzel.

    YanıtlaSil
  14. tolga ben de istanbuldayım artık. bugün hava güzel ama, pırıl pırıl! sevgiler.

    YanıtlaSil
  15. Nerelerdesin demeye geldim:)

    YanıtlaSil
  16. ah ah ah, bir kaçırdın mı gidiyor işte böyle.geçen hafta yazdım sanıyordum, iki hafta olmuş. hemen kendime bir çeki düzen veriyorum, söz;)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

"çınar, ben, ağaç ve kedi"