kitaplar arasında


Taşınma telaşının, eşya ile amansız mücadele günlerinin arasına sıkışsa da son zamanlarda okuduğum kitaplardan söz etmek istiyorum. Bu kez kararlıyım, arada kaynamasın yine.

Son birkaç aydır öykü kitapları okuyorum. Şule Gürbüz’den “Kambur”, “ZamanınFarkında”, Yalçın Tosun’dan “Anne Baba ve Ölümcül Şeyler,” ve Joyce Carol Oates’dan “Lanetliler”, Seray Şahinler’den “Gelin Başı”, Alice Munro’dan “Bazı Kadınlar”.

Şule Gürbüz’ü 1+1’deki röportajlarını okuduktan sonra çok merak ettim. Hikayelerin dili tumturaklı, metni sık dokunmuş, ince gözlemlerle dolu. Fakat Şule Gürbüz, bir öykü yazarının kişilere olan merakından yoksun. Sanki o hep kapalı bir dünya içindeki tek bir kişiyi anlatmak istiyor. Dışarıda kalan, dışarıda kalmayı tercih eden kişiyi anlatıyor Şule Gürbüz. Fakat kişide bu tercihin nasıl ortaya çıktığına dair bize bir şey söylemiyor. Vasat’la hesaplaşıyor hemen her sayfada. Yazdıkları derinleştikçe koyulaşıp kararan bir kuyu. Nefesini tutman gerekiyor kimi yerlerde. Yargılayıcı, kimi zaman acımasız, tüm çıkışları kapatıyor. “Kendi olmakla” ilgili bir dert var baskın olarak. Bana şu soruyu sordurdu, hiç hata yapmadan ve kimseye bulaşmadan “kendin olarak” bir köşede yaşamak mı, elimizi biraz çamura sokup birtakım hatalar yapa yapa yaşamak mı? Hayattaki duruş üzerine konuşulacak pek çok malzeme sunuyor yazar. Biz grup olarak okuduk ve epey tartıştık. En çok ironiye yaklaştığı yerde sevdim Şule Gürbüz'ün yazdıklarını. Kambur’daki, Cansın’daki ironi güzel geldi mesela. (On sekiz yaşımda ironinin i’sinden bihaberdim ben. İroniyi çok geç öğrendim ve bu konuda Lorelai Gilmore’a çok şey borçluyum söylemesi ayıp.) Zamanın Farkında'yı Zebercet Hikayeleri gibi okudum biraz. 

Seray Şahiner’in hikayeleri Şule Gürbüz’ün hikayelerinin tam karşısında. Kuyusuz, hendeksiz, dünyevi ve bugünün diline ait. Kadınlarda aşk arama, bu arayışta tökezleme, duvara toslama hikayeleri. Bu hikayeler de genel olarak ironiden payını almış, bir kaç yerde sesli güldüm hatta. Epey kanlı canlı hikayeler. Yine de kolay unutuluyorlar. Aklımda en çok Gelin Başı hikayesi kaldı. Gelinin düğün günü kuaförde aklından geçenler. Bana hep fantastik bir yer gibi gelir kuaförler. Eskiden huzursuz olur, kendimi orada tropik bir bitki gibi hissederdim. Şimdi orada kaybolmayı öğrendim. Fön makinalarının sesi, bol resimli dergiler, firketeler, demini almamış çaylar, aynalar ve “fönü alabilir miyim ebru hanım? “verdim ya ender bey” gibi oraya ait kılınmaya çalışılan tuhaf dil.
*Strand'den (New York'ta büyük bir ikinci el kitapçısı) bir eski zaman fotoğrafı. En üstteki foto da aynı kitapçıdan.
Joyce Carol Oates insanın içindeki korkuyla, karanlıkla, şiddetle yüzleşmesini anlatmış öykülerinde. Gece öyküleri okuyup uykuya dalmadan önce bir süre başka bir şey düşünmem gerekiyorduHafifletici Sebepler” adlı öykü zihnime kazındı. Hep “çünkü” ile başlayan cümlelerle anlatılmış, çok can acıtıcı bir çaresizlik öyküsü. Ve “Bebek Evi”. Başarılı, hayatı yolunda giden bir kadın bir konuşma yapmak için bir şehre gelir ve çocukluğunda kendisine hediye edilen bebek evinin (aklıma hep Fanny ile Alexander filmi gelir bebek evi deyince. Biz ancak yabancı filmlerde görürüz bu oyuncak irisini) aynısını gerçek bir ev olarak görür. Bu olay onda bir şeyleri tetikler ve ona kendine ait, hiç tanımadığı tekinsiz bir alanı gösterir. Belli belirsiz...

Alice Munro beni Kanada’nın taşrasına Ontario’nun göllerle ağaçlarla çevrili kasabalarına götürdü. Bir keresinde Toronto çevresindeki kasabalardan birine gitmiştik arkadaşlarla. İki –üç saatlik bir araba yolculuğu. Genç bir kız şöyle demişti Toronto’dan geldiğimizi söyleyince. “Ah, acaba bir gün ben de oraları görebilecek miyim?”

Bir kuzey rüzgarı geçiyor Munro’nun tüm hikayelerinden. Güneşli bir güne rağmen sizi iliklerinize dek üşütebilecek bir rüzgar. Süssüz, “edebiyatsız” bir dille anlatıyor hikayelerini. Süs'ü kimi zaman sevsem de bu yalın anlatıma ayrı bir hayranlık besliyorum, tüm gücünü hikayenin kurgusundan ve kendisinden alan bir edebiyat. Müziksiz filmler gibi. Öyküler epey uzun bu arada. Kimi öyküleri bizim dünyamızda bir yere oturtmak kolay olmuyor. Kitabı okuyan arkadaşlarım öyküleri fazla soğukkanlı ve uzak buluyorlar. Olmadık şeyler geliyor karakterlerin başına. Kadının biri evinde, ailesinden birilerini öldürüp çıkagelen bir katili buluveriyor. Oturup şarap içiyorlar “serbest radikaller”den konuşup. İki kadın çocukluktan kalma büyük bir günahı paylaşıyorlar altında ezilmeden. Munro tüm acayiplikleri sakin sakin anlatıyor bize. o uzak üslup beni rahatsız etmiyor. Joyce’la terbiye olmuş zihnim kolay alışıyor hikayelere belki. Hikayeleri okurken şunu düşünüyorum. Gerilimli bir siyaset gündemininin hakim olmadığı ve suların fazla bulanmadığı bir coğrafyadan yazdığı çok belli. Zihni berrak. Ve belki de grotesk için biraz zorlamaya, kahramanları ve olayları çekiştirmeye ihtiyaç duyulan bir yerden yazyor. Bizde ise grotesk hayatın merkezinde.

Sırada Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü var. Yine arkadaşlarla okuyacağız. Kitaplar ve arkadaşlar arasında. 2013 yılında... 2013 yazınca tuhaf geldi şimdi...Bir bilim kurgu hikayesinde olmadığımıza ne kadar eminiz? 

*resmin kaynağını bulamadım. bir zamanlar kaydetmişim. 

Yorumlar

  1. Sevgili alkım,

    bir süredir hikaye/roma okuyamıyorum. Güçlük çekiyorum. önerdiklerinden birisini mutlaka deneyeceğim. ilaç niyetine :)

    sana mutlu yıllar dilemek istiyorum.
    kitaplar ve arkadaşlardan daha güzel az şey vardır bu hayatta.

    çok sevgiler
    beyhan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beyhan, bazen oluyor öyle. Ben kışın genellikle daha iyi okuyorum. Yazın çok dağınık oluyor zihnim, pek yoğunlaşamıyorum nedense.
      Ben de sana kitaplar ve arkadaşlar arasında, mutlu bir yıl diliyorum.
      Çok sevgiler:)

      Sil
  2. Hey!
    Bugün ne çok işim var, ama hayır, işler bir süreliğine ertelenecek, çünkü daha keyifli bir şey buldum, yazını gördüm;) Twitter'da bloğa yazmaya ara vermek, yazmak-yazmamak üzerine konuşurken, senin yazının kumanda paneline düşmesi harika oldu. İlk önce güzel yazını okudum ve kısacık da olsa seslenip gideceğim.

    Bahsettiğin öykü kitaplarını okumadım, ama Şule Gürbüz'ü iyi biliyorum, onun Kambur'u aklımda, ilk fırsatta okunacak (umarım!). Margaret Atwood ise okumadan ölmemeliyim dediğim yazarlardan. Bakalım.

    "Fönü alabilir miyim ebru hanım", iyiydi, sesli güldüm;) Senin hayata bakışındaki "ironi"yi seviyorum (cümle içinde kullanmalıydım;p), yazılarındaki doğallığı da. İyi yıllar Alkım, her şey gönlünce olsun. Çok sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine!
      Ne güzel seslenmişsin, çok mutlu ettin beni:)Sanal manal deniyor ama burada insanlarla aramda basbayağı sahici bir bağ oluştuğunu görüyorum.

      Twitter biraz bloggerları alıkoyan bir şey oldu, değil mi? Bakıyorum twit dünyasına adım attıktan sonra epey seyreliyor blog yazıları. Bu yıl bloglarını terketmiş, ihmal etmiş bloggerlara geri dönüş çağrısı yapıyorum buradan. Yapmayın, etmeyin, bloglarınıza dönün:)Şaka bir yana, aynı şey mi bilmiyorum ama bir gün artık yazmak istemeyebileceğimi görüyorum. Kimi zaman insan kendini yazmaya uzak hissedebiliyor.

      Neyse, şimdilik buralardayız. "Ama blog arkadaşları güzeldir" deyip bitiriyorum:) Çok güzel bir yıl diliyorum sana!

      Sil
  3. Alkımcım ne guzel yazmıssın! Munro'nun dili ile ilgili soylediklerin hosuma gitti, neyini sevdiğimi tam ifade edemiyordum, sen çok güzel tanımlamışşsın:) "edebiyatsız" gerçekten de, soğukkanlı bulsam da seviyorum ben de bu tarzı. Hayranlık duyulacak bir güç olmasına da katılıyorum.

    Lorelai Gilmore'u hatırlatman da ne iyi oldu, özlemişim haspayı yaa:)

    kitaplar ve arkadaşlar arasında geçsin bu yıl, ne güzel bir dilek! ironi de eksik olmasın!

    öpücükleeer!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Muallacım,
      Aslında insanı romandan daha zor içine alan bir dünyası var öykünün. Ama Munro'yu zorlanmadan, zevkle okudum. Beraber tartışmak da güzeldi. Bahsettiğin kitabını da okuyacağım. (Runaway'di galiba, değil mi?)

      Lorelai Gilmore'u seviyoruz! Keşke çıksa yine, mesela 10 yıl sonraki hallerini görsek. Bir dönem o kadar yoğun izlemiştim ki adeta yaşadıklarına inanacaktım.

      İroniyi listeye eklemen iyi olmuş. Malum, buralarda kendisine çok ihtiyaç duyuluyor:)

      Sevgilerr!

      Sil
  4. Nezleli Karga yazılarıyla dolu bir yıl diliyorum ben de.

    Kargaya iyi bak:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ancak bu kadar iyi bakabiliyorum naparsın. Nezleli biraz:)

      Sil
  5. alkımcım ne güzel bir sürü kitap okumuşsun. son zamanlarda ben doğru düzgün okuyamıyorum, neden bilmiyorum kafamı toparlayıp odaklanmakta zorlanmaya başladım. belki de doğru kitabı bulamadım ne zamandır, okuma verimi yüksek kış aylarını kaçırmadan hemen iyi bir şeyler bulup okumam lazım:)

    şule gürbüz’ün "zamanın farkında" kitabını okumuştum ben de. seninle konuştuktan sonra "kambur"u da aldım ama onu da hala okuyamadım. sanırım "zamanın farkında"daki öyküleri pek beğenmedim. öykü yazarını fazla konuşkan ve öykülerin içinde buldum, kendini dışarıda tutamamış gibi öykü karakterlerini konuştururken, her bir öykü aynı düşüncenin, aynı bakışın farklı kişiler üzerinden anlatılması gibi geldi bana.

    öykü, bana kalırsa, anlatmak istediği şeyi en kısa yoldan anlatmalı, mesela vüsat o. benerin havva'sı geliyor hemen aklıma. “benim saçlarım yumuşak, havva’nın saçları keçe gibi.” sadece bu cümle bile bir öykü olabilir. böyle bir kıyas belki doğru değil, her yazarın farklı bir üslubu, yaklaşımı var ama okurlar olarak bizim de tercihlerimiz var:) ben bu noktada oyumu, az kelimenin içinde çok şey barındıran, şiire yakın, yazarından bağımsızlaşmış, kendine has karakterlerin olduğu öykülerden yana kullanıyorum. bu kriterleri karşılayan öykü öneriniz var mıdır acaba?:)

    nazlı ve mızmız okur:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. tamam işte, bu! şule gürbüz'ün öyküleriyle ilgili düşündüklerimi bir türlü tam olarak ifade edemiyordum. sana katılıyorum zerkacım. yazar çok fazla müdahale ediyor ve farklı kişilermiş gibi görünseler de aslında öykülere tek bir karakterin sesi hakim. aslında roman için daha iyi bir malzeme sunuyor sanki yazarın yazdıkları. öykü, daha meraklı bir yazarın işiymiş gibi geliyor bana.
      havva öyküsü en bi çok sevdiğim öykülerdendir. ben de eksiltilmiş bir anlatımı seviyorum. üç beş çizgiyle bir figür çizmek gibi ustalık gerektiriyor bu.
      mızmız okura ne desem bilmem ki:) alice munro okumuş muydun hiç? ne düşünürdün merak ettim. kimi öyküleri beni çok etkiledi. güncel yazarlardan cemil kavukçu'nun öykülerini de seviyorum. senin de aklında güzel bir öykü kitabı varsa söyle de okuyayım. sonrasında konuşuruz yine:)
      sevgiler zerka!

      Sil
    2. van gogh theo’ya yazdığı o güzelim mektuplardan birinde şöyle diyordu: “ah, ne yapıp yapıp, birkaç çizgiyle bir figür çizmeyi başarmam gerek!” öyküde de bu geçerli, birkaç çizgiyle çizilmiş öykülerin etkisi kalıcı oluyor.

      teşekkürler öneri için, not ettim alice munro’yu, joyce carol oates de okunacaklar listesinde, hafifletici sebepler öyküsü beni de çok etkilemişti. cemil kavukçu’nun öykülerini çok seviyorum. son zamanlarda öykü okuyamadım pek, ama yakın zamanda okuduklarımdan en beğendiğim sadık yalsızuçanlar’ın "gerçeği inciten papağan" kitabı oldu.

      çok sevgiler.

      Sil
    3. bir hafta boyunca hafifletici sebepler öyküsünü düşündüm ben. iyi öykünün böyle bir yanı var sanırım. bir kaç keskin çizgi.

      "gerçeği inciten papağan" ne güzel bir isim zerka! bayıldım. kitabı çok merak ettim, bir ara edinip okuyacağım. konuşalım yine:)
      güzel bir hafta diliyorum sana. sevgiler!

      Sil
  6. Yeni evinde, kitaplar arasında keyifli günler dilerim o halde ben de.
    Telaşlar geride kalmıştır umarım.
    Ne kadar özendirici bir yazı. Sayende bir sürü öykü kitabı alıp durmaksızın okumak istedi canım. Joyce Carol Oates'un bahsettiğin öyküsünü çok merak ettim şimdi. Bir de Yalçın Tosun'dan bahsetmemişsin. Nasıl buldun ? Son zamanlarda çok duyuyorum onu da. Aslında pek sık öykü okuyan biri değilim. Hatta bazen romandan bile uzak duruyorum. Böyle zamanlarda deneme ağır basıyor benim için. Hepsi farklı bir ruh haline hitap ediyor sanki.
    Kitaplı, seyahatli ve bol yazılı mutlu bir yıl dilerim. Sevgiler !

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Telaş bitmez Işın, bir daha uzunca bir süre taşınmaya kalkışmayacağım sanırım. Yine de önceki aya göre biraz daha rahatladım. Şu sıralar havaların soğuk olması nedeniyle eski mekandayım.

      Birileri kitaplardan bahsedince ben de hemen elime bir kitap almak istiyorum. Böyle bulaşıcı bir yanı var kitaplardan bahsetmenin.

      Yalçın Tosun'u özellikle es geçtim aslında. Diğer yazarlarla ilgili daha net bir şeyler oluştu kafamda, Yalçın Tosun'u nereye koyacağımı bilemedim, o yüzden bahsetmedim. Öyküleri sürükleyiciydi fakat bende "işte bu!" diyebileceğim bir şeyleri tetiklemedi.

      Öykü okumak roman okumaktan daha zor. Bir oturuşta sayfalarca roman okunabiliyor ama öykü için durum böyle olmuyor. Şu sıralarda peşpeşe öykü okumak, öykü üzerine biraz kafa yormak istedim ben de. Deneme okumayı ben de çok seviyorum, bambaşka bir lezzeti var onun da. Buralara uğradığında okuduğun güzel kitaplardan haberdar et sen de. Neler okuyorsun merak ediyorum:)

      Bol kitaplı ve gezmeli bir yıl olsun sana da! Bir düzene kavuşayım da görüşelim, çay içelim:)Sevgiler.

      Sil
  7. Alkim, oyle guzel anlatmissin ki oyku okuyasim geldi! Oysa nedense ben pek sevmem oykuleri... Atwood Damizlik Kizin Oykusu benim de listemde ama Turkce cevirisini bulamadim. Bir suredir de Ingilizce roman okumaktan imtina ediyorum, ayni tadi vermiyor bana- hos Turkce ceviriyi okurken de acaba Ingilizce asli nasil bunun diye merak etmekten kendimi alikoyamiyorum! Herneyse, Atwood'dan Antilop ve Flurya'yi okumaya baslamistim ama simdilik bu kitap favorilerim arasina giremeyecek gibi gorunuyor. Sona dogru ne olur bilemem.

    Uzatmadan- iyi seneler! Tasinmak zordur- 3 senede 3 ev iki ulke degistirdim, bilirim! Umarim tez zamanda toparlarsin :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öykü az okunan bir tür nedense. Öyküyü, sadece öykü yazarlarının okuduğuna dair bir söylenti vardır hatta:)
      Ben ağırlıklı olarak Türkçe okuyorum şu sıralar. Senin dediğin gibi İngilizcesini merak ettiğim çok oluyor. Atwood'dan Kedi Gözü'nü okuyup sevmiştim (gerçi yarım kalmıştı, hepsini okuyamamıştım.) Damızlık Kızın Öyküsü'nün baskısı bitmiş. Nadirkitap.com'dan buldu arkadaşlar.

      Bu arada, düşündüm de tamamen taşınma sayılmasa da senin gibi ben de 3 senede üç ev iki ülke değiştirmişim. Gerçi Granada'da geçici olarak kaldım ama olsun;)

      Belçika'ya selamlar. Bu arada ringa balığının adını kitaplarda görüp duruyorum, sen de lafını etmişsin, iyice merak ettim. Bir ara anlatsana, ne menem bir şey:)

      Sevgiler Koko!

      Sil
    2. Sayende nadirkitap.com'u kesfetmis oldum, harikasin Alkim, tesekkur ederim! Ama bu kadar lafin ustune utanmadan gidip Fransizca'sini aldim kitabin :) Aslinda kitaplara bir bakip cikacaktim, raflarda gozume carpti Atwoodlar... Ve sanki Fransizcasi da anlasilirmis gibiydi.. Dayanamadim :)

      Granada ve ringa-Hep Granada'yi gormek istemistim, sanirim bu bahar gidecegim. Seni de anarim gitmisken Granada sokaklarinda... Ringa'ya gelince, adi afili geliyor kulaga ama ben hic tutmadim :) Yine de sana soz, yazacagim..

      Gunesli ve karli Bruksel'den sevgiler!

      Sil
    3. Koko, ringa çok afili geliyor kulağa hakikaten. Ama diyorsun ki pek iş yok. Bak şimdi, hayallerim yıkıldı:)
      Atwood'u Fransızca'dan okumak epey iddialı. Ama sen oralı olmuşsundur, rahat okursun muhtemelen. Ben daha kitaba başlamadım. Okuyan arkadaşlarımdan biri hikayenin içine çok giremediğini söyledi. Bakalım, beni ne bekliyor:)
      Güneşli bir İstanbul gününden sevgiler!

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı