küçük bir kasabada bahar


Bir film izledim yakın zamanda. "Küçük Bir Kasabada Bahar" Haiku gibi isim! Sırf ismi için bile izlenir. 

Sonradan öğrendim ki Wong Kar Wai’nin Aşk Zamanı’na da ilham veren, 1948lerde çekilen eski bir Çin melodramıymış. Benim izlediğim 2002 yılı yapımı.

1946lı yıllarda Çin. Savaştan çıkmış viran bir kasaba. Bu kasabada kırık dökük bir avlu, bir bahçe. Yine de hayat var ama bahçede, kuru dallar filizlenmiş. Bahçenin içinde eski bir ev, evin içinde bir karı koca, kocanın kız kardeşi. (Çehov burada bir yerlerde olmalı) Ve bir tren sesiyle (hem de nasıl güzel bir tren sesi!) uzaklardan gelen bir misafir.

Böyle taşranın dinginliğinde geçen bir zaman şehirden gelen misafirle bölününce kendiliğinden ince bir gerilim doğuyor zaten. Şehrin saatiyle taşranın saati kibarca hesaplaşıyor. Zaten misafir, öyle ya da böyle ev içinde karşılıklı uzlaşmalar, gizli anlaşmalarla ulaşılmış o biricik dengeyi istemeden de olsa sarsar. Bu filmde de misafirin gelişiyle geçmişin tozlanmış, bir köşeye itilmiş duyguları ortaya çıkıyor. Sakinliği çok da sarsmadan. Evler biraz da içimizdeki kalabalığı susturduğumuz yerler. Sırların kat kat gömüldüğü, çayın buğusuyla ehlileştirdiğimiz sığınaklar. "Sırça kümesler". 
Buradaki sırça kümes, pek güzel bir ahşap ev! O yüzden bu filmi biraz da bu evi dolaşarak izledim. Acelesiz, fazla geveze olmayan filmlerde böyle bir şansınız oluyor; zihniniz, gözleriniz özgürce gezinebiliyor. Filmde öyle güzel kareler var ki. Kadının bir öğle sonrası, evin sessizliğe gömüldüğü bir saatte o ahşap pencerelerin önüne oturup kuş sesleri arasında elindeki işle uğraşması...İzlerken sakin ve uzun ikindileri hayal ediyor insan. 

Film ahşap panoların, kiremitlerin, taşlıkların, yeni yeni çiçeklenmeye başlamış dalların, toprak yolların arasında gezdiriyor sizi. Kimi mekanlar hakikaten insanlara başka bir ruh üflüyor. Modern dünyanın çoğu mekanı yabancılaştırıcı geliyor bana, hükmetmek, göz boyamak, hiyararşiyi beslemek üzere inşa ediliyor. Çoğu zaman da (pahalı malzemelerle) acıklı bir güzellik müsameresi gibi karşımıza dikiliyor. Çoğu emlak reklamlarında gördüğümüz üzere. Bir duyarlılığı ve bir ruhu koruyarak yapı inşa etmek mümkün. (Yaylada, anneannemin çinko damlı, ahşap çardağında yağmuru gördükten sonra müteahhit işi apartmanlarda harcanan yağmurları düşünüyorum.)
7-8 yıl önce Çin'de Pingyao isimli küçük bir şehri ziyaret etmiştim. Bir daha herhalde yolum düşmez. 13. yüzyıldan itibaren pek çok yapının hala korunduğu muazzam bir şehir. Şehrin surları, ahşap evleri, avluları, fenerleri ve cam sürahilerde yüzen çiçeklerle sunulan bitki çaylarıyla kalmış aklımda. Fotoğraf makinemi kaptırdığım için sadece hatırladıklarımla avunuyorum. Böyle yerlerde "zamanı kıymetli, nevrotik, mühim şehir insanı" refleksinden sıyrılabiliyor insan. 

Filmin ismi bana insanların görkemli bir doğanın ortasında küçük figürler olarak yer aldığı Çin'in geleneksel manzara resimlerini çağrıştırdı. Doğu’nun insana bakışında bir tevazu olduğu açık. Daha sonra sevdiğim Asyalı filmlerin isimlerini düşündüm. Aklıma gelenler hep insanın, evrenin küçük bir parçası olduğuna gönderme yapar gibi. Algıda seçicilik belki de. Yeşil Papaya’nın Kokusu (Zerka getirdi aklıma, Ay bu film için "şiir film" diyor yazısındaNarayama Türküsü, Güneşin Dikey Işınları, İlkbahar Yaz Sonbahar Kış...Ve İlkbahar, Kızıl Köprünün Altından Akan Sular, Bir Güz Öğleden Sonrası. Aklıma hep güzel bir kır havasını getiriyorlar. Kır havası ve ahşap pencerelerde uçuşan patiska perdeler! Biraz aklımda tutacağım bu resmi. 

** en üstteki resim

Yorumlar

  1. Pingyao ile bir belgesel izlemiştim, gitmeyeceğimi bilsem de o gün bugündür aklımdadır. Fotoğraflarının gitmesi çok gıcık. Sakin sakin yazmışsın, ben olsam sinirden köpürürdüm valla.

    Yine Asya filmlerine bir güzelleme yapmışsın bakıyorum;P

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. asya filmlerinin yeri ayrı. daha önce sözetmiş miydim yoksa;)

      "çok gıcık". alemsin cirrus. ama haklsın, gıcık bir drum. fotolar gidince çok canım sıkıldı (daha çok kendi salaklığıma) ama elden ne gelir.
      sevgiler.

      Sil
  2. kaç gündür yazı bekliyorum, bu kadar da bekletilmez ki ama:)))
    önce kendime su bardağında çay koydum ve sonra yazını okudum. gözlerimi kapadım. aklımda trenler, sürahide yüzen çiçekler ve uçuşan perdeler kaldı. mes'udum!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yazmayı unuttum, ben melody yellowstone:)))

      Sil
    2. selam melody, pek şifreli olmuş bu;)
      su bardağında çay, benim de ruh halime göre ara ara yaptığım bir şey. (her su bardağı olmuyor ama. "çayın incelikleri" başlığında tartışırız bunu.) o yüzden çok mütessir oldum bu durumdan. yine gel! çok sevgiler.

      Sil
    3. filmi izledim, gayet sıkıntılı bir günün sonunda. çok sevdim. o tren sesi baya içli geldi bana da.
      sorma, bir sıkıntı var bugünlerde...
      melody

      Sil
    4. melody, mayıs sıkıntısı, yaz sıkıntısı, güz sıkıntısı, sıkıntı hep var, onu artık öyle kabul ettik.) dur şu tren sesinin linkini vereyim de merak eden olursa dinlesin. gerçi var mıdır benim gibi bir tren sesi manyağı bilmiyorum. pardon, arada seni de harcamış gibi oldum;)
      http://www.youtube.com/watch?v=FyNNXvlwuvU&feature=relmfu

      Sil
  3. narayama türküsü çok hüzünlüydü ama :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok oldu seyredeli, fakat çok etkilemişti beni. benim aklımda hüzünlü kısmından çok doğayla insanın içiçeliği kalmış buket. aslında bir daha izlemek istiyorum.

      Sil
  4. alkım, ne güzel yazı yine! ve hakikaten de şiir gibi bir film adı. biz de aylar önce "alıç ağacının altında" diye bir çin filmi izlemiştik. filmden önce adına hayran olmuştum, senin de dediğin gibi, sanki sırf adı için izlemek istedim filmi. kaldı ki güzeldi, mao dönemini anlatan, zor, çok ince, hüzünlü bir aşk hikayesiydi.

    sen öyle güzel anlatmışsın ki. ne kadar zarif değil mi bazı uzak doğu filmleri. hele de bazı yönetmenlerin elinde, doğunun tüm o hassas, ışıklı, anlayışlı geleneğini şiirsel bir güzellikle anlatırlar. sade ve loş ev içleri, kağıt fenerler, minicik adımlarla koşuşturan kadınlar, çay içme törenleriyle...

    filmlere daldıkça uç uca yenileri aklımıza geliyor, yeni filmler öğreniyoruz birbirimizden, izleme isteğimiz büyüyor, filmler çoğaldıkça çoğalıyor, ama zaman da o kadar sonsuz değil işte. dün gece bir wenders filmi izlemek istedim ben. onun o aldırışsız, hiç kimseye hesap vermek zorunda hissetmeyen, sadece hissettiklerini sayıkladığı filmlerini severim nedense. pek açıklamayı beceremem bu durumu ama beni içine alır wenders filmleri. bir de çok iyi tanırım, bir filmi ilk dakikalarından anlarım ki ona ait. işte öyle olsun istedim, tanıdık olsun, beni yorucu bir günün sonunda sorgusuz sualsiz, içinden esen şeye bıraksın diye. önceden izlenmiş de olsa "alice şehirde"yi seçtim, izledik de epey, ama öyle bir uyku bastırdı ki, tam filmin ortasında. gündüz yakamı bırakmadı. ikiye bölünen filmlere karşı mahcup olurum hep, ama alice şehirde'yi ikiye böldük böylece. evet mahcubum:)

    alkım'cığım. filmi izlemeyi çok istedim seni okuyunca. teşekkür ederim haber verdiğin için ve bu kadar güzel anlattığın için.

    sevgiler çok!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bu ne kadar tanıdık bir duygu aglea, filmi yarıda bırakınca suçluluk hissetmek. eskisi gibi film izleyemiyorum, hep yarıda kesileceğini bildiğim için. en iyisi kısa filme döneyim ben;)

      bu filmi de çok sevdim. fazla tantanalı bir ülkede yaşadığımızdan mıdır nedir bugünlerde böyle sakin, bağırmayan, farklı bir saatin işlediği filmlere ayrı bir ilgim var. bunu da en çok bazı uzakdoğu filmlerinde buluyorum. bazen bu hayranlık, sevgi, artık ne denirse abartılı bir hal alabiliyor. ne yapayım ki öyle. gayet subjektif bir bakış;))

      alıç ağacının altında da güzel isimmiş. (baktım da internetten izlenebiliyor bu film) bu isimleri alt alta yazsak bir şiir çıkacak sanki.
      ben de wenders filmlerinin o serbest, özgür bırakılmış halini seviyorum. bir ara iyi takip ediyordum, son filmlerinden pek haberdar değilim. alice'i de ay'la konuşmuştuk burada. kimi sahneleri zihnime kazınmış. ben "notebook on cities and clothes" filmini merak ediyorum. ismi çok hoşuma gidiyor.

      dediğin gibi izlenecekler listesi kabarıyor fakat elimizdeki yine aynı zaman. ne yapalım ki öyle...bu konuşmaların üzerine hakikaten bir film izlemek geldi içimden. du bakalım;)

      çok sevgiler aglea.

      Sil
  5. Kır havası, ahşap evler, uçuşan perdeler, sakinlik... Yazında anlattığın duyguyu tek yakalayabildiğim yer Karadeniz'di sanki özellikle de Maçahel. Beni yine oralara götürdün. Maçahel yeşil ve yağmurdan başka neredeyse hiç bir şeyin olmadığı bir yer. Bir de tabii müthiş ahşap evler. Ahşap bir evin balkonunda-tabii başka bir adı vardı onların, belki sen bilirsin- oturup uzun uzun yağmuru izlemiştim. Gerçi biz şehirlilerin oralarda bile hep bir acelesi vardı. Yürünecek yollar, varılacak hedefler, görülecek yerler... Bu yüzden sakin ve uzun ikindiler nereye gitsem hayal geliyor bana artık. Filmi izlemeyi çok isterim ama genelde başarısızım bu konuda.

    Modern dünya mekanlarıyla ilgili söylediklerin ne kadar doğru. Ama bir mimar olarak işin zor olmalı bu durumda, hele ki Türkiye'de.
    Sevgiler,

    YanıtlaSil
  6. Maçahel'i görmedim Işın ama giden tanıdıklarımın anlattıklarından hayal edebiliyorum. O balkonda oturup yağmuru izlemek ne güzeldir. Kim ne derse desin ahşap bir evde yaşamanın mutluluğunu tatmalı insan. (Bu arada, bugün bir kelime öğrendim. "Petrichor". Kuraklıktan sonra ilk yağmura eşlik eden hoş koku, demekmiş.)
    İnsanı ezmeyen, insana soluk aldıran, sırf meslek egosuyla inşa edilmemiş yapılardan hoşlanıyorum. Tadao Ando vardır mesela. Çok severim yapılarını. Müteahhit işi yapılar içinse diyecek bir şey yok. İstanbul'un kentleşme serüveni hazin bir şekilde ilerliyor bence. Neyse...

    Sakin ve uzun bir ikindi diliyorum sana. Zor ama yine de mümkün bence;)

    YanıtlaSil
  7. Bazen belleğimize kazınan kareler, çektiğimiz - çektirdiğimiz fotoğraflardan daha çok yer edinir. O yüzden Çin'deki küçük kentte fotoğraf makinanınızı iyi ki kaptırmışsınız diye avunabiliriz de. Wong Kar Wai’e ilham veren "Küçük Bir Kasabada Bahar" filmini ve sonra bahsettiğiniz Pingyao kentini çok merak ettim, yazdıklarınızla belleğimde canlandırmaya çalıştım. Asyalı filmlerin, kentlerin sanırım en güzel yanı gözlerinizle birlikte ruhunuza dokunmayı da başarmaları. Adlarıyla, hissettirdikleriyle neredeyse hepsi "şiir" gibi gerçekten. Gönderme için teşekkür ederim sevgili nezleli karga. Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Ay, Pingyao çok etkileyici bir şehir. Şehrin dokusu bir yana Pekin'in güneşsiz, donuk göklü sıcak ve nemli havasından sonra masmavi bir gökyüzü ve serin havasıyla çok güzel gelmişti. Makina gittikten sonra, tabii üzüldüm ama, bir hafifleme de oldu;) Aracısız gezmeye başladım, dediğiniz gibi insan o noktadan sonra zihnine yazmaya başlıyor.
      Küçük Bir Kasabada Bahar'ı seveceğinizi umuyorum. Bence o da bir şiir film;)
      Sevgiler.

      Sil
  8. Alkımcım, harika bir yazı! Asya filmlerini senden dinleyince daha bir seviyor insan. Yoga yapmak gibi bir etkisi olacakmış gibi geliyor bana. İkisine de ihtiyacım var, ah bir durabilsem!:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. şehirde "durmak" ne zor di mi? yoganın o memleketlerden çıkması şaşırtıcı değil sanırım;) farklı bir zamanları var. gerçi artık bütün büyük şehirlerin zamanı aynı. sadece istanbul böyle olmasa gerek...di mi ama;)

      Sil
  9. filmin ismi çok güzel, kendisi de güzelmiş öyleyse hemen alındı listeye. bir ara justine ile uzakdoğu sinemasına o kadar çok gömülmüştük ki, bir ara verelim artık uzakdoğuya biraz uzak kalalım dedik ama sonra o ara çok uzadı:-) yazı çok güzel, insan o sakinliği, o rüzgarı hissediyor sanki. çok sevgiler!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. clea çok merak ettim neler izlediğinizi. ara ara bahsetseniz, ne güzel olur. (öyle diyorum da , ben de sık yazamıyorum. düzenli yazamak ne zor.) yine de filmler ve giydikleri'ne böyle bir uzakdoğu filmini konuk edebilirsin bak;)

      Sil
  10. alkımcım, yazını okurken bahsettiğin filmin havasına girdim hemen, küçük, sade bir evde pencere kenarında otururken buldum kendimi. dediğin her şeye öyle çok katılıyorum ki. içinde bulunduğumuz çağ söylemleriyle, kültürüyle, alışkanlıklarıyla bizi zehirliyor. hızı, sürekli değişmeyi, yenileşmeyi temel alan bir zihniyetin bizi bu noktaya getirmesi de kaçınılmazdı. insan durup yağmurun yağışını izleyemiyorsa, rüzgârı duyumsayamıyorsa, mevsimlerin geçişinin farkında değilse, şükredemiyorsa, ölümü yok sayıyorsa zaten yaşamak kalmıyor geriye. yeşil papaya’nın kokusu’nu bu yüzden çok sevmiştim, bir yerlere, bir amaca ulaşmak için çırpınmadan, benliğini parlatmak için uğraşmadan, doğanın bir parçası olarak yaşamayı öyle güzel anlatıyordu ki. yeşil papaya’yla ilgili söylenecek çok şey var, belki bir şeyler yazmalıyım onunla ilgili (ne zaman şunu yazayım desem yazamıyorum bu arada:)) bir de aklıma dreams filmindeki son rüya geldi, hani adam bir köye gider, yaşlı bir adamla konuşur, ne anlamlı bir konuşma geçer aralarında, sonra o çiçekler, nehir. sen ahşap ev deyince bir de, ismet özel de şöyle diyor: “Ahşap bir merdivenden çıkan insanın ayağını yere basışı ile taş basamaklarda yürüyen insanın adım atışı arasında fark olmayacağını kim söyleyebilir?”

    sen çin’e gittin demek! okuyunca nasıl heyecanlandım, biraz oraları da anlatsana:) çok merak ettiğim yerler.

    böyle daldan dala atlıyorum ama yazın bilinçakışımı hızlandırıverdi birden:) aklıma tarkovski’nin doğu ve batı hakkında yazdığı şeyler geldi, onları da yazmadan gidemeyeceğim. “Doğu’nun-Doğu derken derin, geleneksel Hindu ve Japon kültürleriyle Uzakdoğu’yu kastediyorum- tersine, Batı her zaman pragmatik olmuştur….Batı’da bir başyapıtı başyapıt kılan nedir? Daha Rönesans zamanında? Bu hep, insan ruhunun binlerce arzuyu dile getiren çığlığı olmuştur: bakın ne kadar mutsuzum, bakın nasıl acı çekiyorum, bakın nasıl seviyorum, bakın ne belalarla çevrelenmişim, bakın kötülüğe karşı nasıl mücadele ediyorum, bakın kötülüğün ağırlığı altında nasıl mahvoluyorum, bakın nasıl galip çıkıyorum. Başka bir deyişle, ben, ben, ben, ben, ben…
    Doğu’da tam tersine, bütün anlam ‘kaybolmakta’, ‘kaynaşmakta’ yoğunlaşıyor.”

    küçük bir kasabada bahar’ı en yakın zamanda izleyeceğim inşallah. sevgilerimle.

    YanıtlaSil
  11. aa bir de unuttum söylemeyi, baştaki resim çok güzel, bu mürekkep resimlere sumi-e deniyormuş bu arada, çok beğeniyorum bunları, öyle sade ve güzeller ki.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bu "hız"la benim de bir alıp veremediğim var zerkacım. bir zamanlar paul virilio'nun "hız ve politika" kitabını okuyup çok etkilenmiştim. hız'ın gerçeklik algımızı nasıl değiştirdiğinden sözeder. gereksiz ajandalarla yüklenip sürekli hareket etmek zorunda bırakılan ve bu hız içinde yaşayamayan, nefessiz kalan bir insan tipi yaratılmaya çalıştığını anlatır. bu arada özel'in sözü çok hoşmuş. yazdım bir kenara...

      çin'de pekin, xian ve pingyao'yu gördüm. hiç foto yok ama. anlatmayı ben de isterim de dediğin gibi ben de neyi yazayım dediysem yazamadım;)

      tarkovsky usta güzel demiş. (sözettiği pragmatizmi abd'de çok hissettim. sistem zaten bu pragmatizm üstüne kurulmuş.)tarkovsky de bir "ara" coğrafyada doğmuş olmanın kafa karışıklıklarını yaşamıştır eminim.
      belki de bu ülkedeki gerginliklerin derinine inildiğinde bu coğrafi konumlanışın da büyük etkisi vardır. kanada'da yaşarken farkettim ki orada en çok eleştirdiğim şeyler bir yandan da en beğendiğim şeyler. yalnız kalabilmekten ve kendini özgürce ifade edebilmekten hoşlanıyorsun öte yandan insanların toplum tarafından yalnız bırakılmalarından, onlara kayıtsız kalınmasından hoşlanmıyorsun. böyle çelişik bir durum;) doğu için de aynı şey geçerli olabilir. insanların "biz"i görebilmeleri ve kolektif bir yaşamı hissetmesi çok güzel, fakat bunun bir baskı aracına da dönüşmemeli. bir de sanırım, ben'in sınavı biz'in sınavından daha zorlu. doğu'nun bununla da yüzleşmesi gerek. ne çok konuştum. çenem açıldı sen böyle bilinçakışı bilinçakışı yazınca;)

      sumi-e'yi ilk kez duyuyorum. senden bir başka resim tekniği daha öğrenmiştim ama şimdi ismini unuttum. bak bu konuda da yazabilirsin, istek parça kabul ediyorsan;) çok sevgiler zerka!

      Sil
    2. istek parçanı zihnimin baş köşesine yerleştirdim alkımcım:)"hız ve politika" ilgimi çekti, okumaya niyetlendim bakalım ne zamana kısmet olursa:)
      bugün bir şeyler yazmaya uğraştım ama sıcaktan mıdır, bir isteksizlik, tıkanıklık, elime kağıt kalem alasım, bilgisayar açasım yok bugünlerde. belki iyi bir film izlersem iyi gelir.
      çok sevgiler.

      Sil
    3. sıcaktandır zerkacım. bu sıcak pelteleştiriyor insanı. bugün feci bir sıcak vardı. mersin kabuslarımı hatırladım.
      şöyle karlı buzlu bir film iyi gidebilir. serinlemek niyetine;)

      Sil
  12. 1000 yıl kadar önceydi her halde, öğrencilik yıllarımda yeşil papayanın kokusu'nu bir festival zamanı ankara kavaklıdere sinemasında izlemiştim... günlerce filmin içimde yarattığı atmosferden kurtulamamıştım. hala içim titriyerek hatırlarım o filmi...

    ve buradan merhaba demiş olayım ilk kez; radyo z'a hoşgeldiniz.

    YanıtlaSil
  13. Zelda, aynı sıralarda izlemiş olabiliriz bu filmi. Tesadüfe bak ki ben de Kavaklıdere'de izlemiştim çünkü. (O zamanlardan üç sinema salonu kalmış aklımda. Kavaklıdere, Kızılırmak, Akün. Bir de Maltepe civarında vardı sanırım ama tam hatırlayamadım.)Sakinliğine, renklerine vurulmuştum ben de.
    Radyo z harika! Dinlemeye devam;)

    YanıtlaSil
  14. bu filmi indirip izleyeceğim bu kadar methiye yapıldığı için:)
    sevgiyle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. iyi seyirler sana tolga. bakalım sen ne düşüneceksin filmle ilgili. seversin umarım.
      Sevgiler.

      Sil
  15. Can sıkıcı günler...ne yazmak ne okumak geliyordu içimden.neden sonra gözüm takipçilerime takıldı ve sizi yeni fark ettim,iyi ki de farketmişim.Severek okunacak bir blog daha,ne güzel :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler Levent. Bu can sıkıntısı yazdan kaynaklanıyor olabilir mi? Bir süredir bende de var. Yazın her şey bir şaşıyor zaten, her şey -sıcaktan mıdır nedir- pelteleşiyor. Yaza biraz haksızlık ama sonbaharı bekliyorum bu yüzden;)
      Kafka'ya Mektuplar'ı takip ediyorum. Yaz döneminde biraz seyreliyor yazılar, bunu artık kabul ettim kendi adıma da.
      sevgiler.

      Sil
  16. yeniden merhaba,

    yeşil papayanın kokusu'nu akün'de festivalde izlediğini söyleyince ve üzerine mimar olduğunu bilince odtü'lüsündür diye düşünmüştüm. dün her zaman yaptığım gibi rastgele dolaşırken blogunda, bu hissim doğrulanmış oldu. bir şekilde karşılaşmışızdır diye düşünüyorum. mimarlık fakültesi farklı amaçlarla çok ama çok geldiğim bir yerdi: 87'deki mimarlık eylemi, mimarlık anfisi etkinlikleri, arkeoloji topluğu faaliyetlerim nedeniyle odtü müzesi ziyaretlerim, aşık olduğum bir oğlanın peşinde mimarlık anfisi turlarım, vs...

    nezleli karga'yı seviyorum...

    z.

    YanıtlaSil
  17. zelda, sana güzel güzel cevap yazmıştım ki internet kesintisiyle hepsi uçtu. çok can sıkıcı...
    seninle bir yerlerde karşılaşmışız öyleyse. ne hoş;) mimarlık anfisi küçücük bir yerdi ama ne konserler, ne tiyatro festivalleri olurdu, dolup dolup taşardı. senin şu peşinde koştuğun oğlan da mı bu festivallere takılıyordu acep, pek havalı olurdu onlar;)
    mimarlık eylemini bilmiyorum, o sırada üniversitede değildim henüz. ama sen yazınca aklıma mimarlığın önündeki havuz, havuzdaki balıklar geldi. bir de ters dutlar vardı sıra sıra. (ne tuhaf aklıma durup dururken dutların gelmesi)
    odtü müzesi'ni de unutmuştum, sen hatırlattın.
    bir de bahar festivalleri güzel olurdu. staddaki konserler filan. demek arkeolojiyle ilgileniyordun. ben polifonik korolara takılıyordum o sıralar. hatta mimarlıktan daha çok şarkı söylemeye hevesliydim.

    şimdilerde ankara'ya gittiğimde nedense hiç öğrenciliğimin geçtiği şehir değilmiş gibi geliyor. ne garip!

    sevgiler zelda! ne iyi ettin de yazdın.

    YanıtlaSil
  18. bingo... tiyatro festivali kısmı tabii :-)

    mimarlık eylemi 1987 yılında olmuştu, 80 sonrası odtü'deki ilk büyük eylemdir. hala hatırladıkça tüylerim diken diken olur.

    bu hafta sonu arkadaşlarla ve ailecek odtü gününe gideceğiz. mezuniyetimizin 20. yılı ve benim yurdumda, 5. yurt'da kalacağız. heyecanlıyım :-)

    YanıtlaSil
  19. şu mimarlık eylemini merak ettim. bir bakayım bakalım...bizim zamanımızda mimarlıkta pek eylem filan olmazdı. o yüzden şaşırdım. profil değişmiş olabilir tabii.

    ne heyecanlı bir şey tekrar yurtta kalmak! ben de 3. yurtta -stadyuma nazır bir odada- kalmıştım. acaba ziyaretçi anonsları filan aynı mı?hala o kirecimsi beyaz peynirlerden var mı yurtların altındaki kantinlerde? kesin çok değişmiştir, uzun zamandır ziyaret etmedim ben.

    ben de heyecanlandım birden zelda. benim için de çimlerde otur.
    çok sevgiler.

    YanıtlaSil
  20. uzun yaz ikindileri.İnsan sadece yazları,ikindi vakti,1 saat,cam önünde,kenarında,sağında,solunda vs.. otursa ve dursa.Hiçbirşey yapmadan.Kafasından geçenleri izlese,dinlese,duysa..müdahele etmeden.Hiçbirine ayrıcalık vermeden,bütün olarak...Sonra kalkıp çay koysa,çamasır assa,pirinç ıslasa..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. redrabbit, ikindileri çok seviyorum ben de. zaman biraz daha ağır aksa ikindilerde. çaylar güzelce demlense.
      bu arada ne tuhaf günler bunlar. not düşeyim bunu da. ne yazmak geliyor içimden ne başka bir şey...geçer elbet.

      Sil
    2. benim içinde tuhaf günler.Hatta tuhaf değil de acaip kelimesini seçerdim herhalde.Tuhaf kelimesinde bir sevimlilik var bana göre,önceden bildiğimiz birşeyden bahsediyormuşuz gibi,aşina,tanıdık bir his.Ama acaip...Hiçbir yere konduramadığımız,karşısında ne yapacağımızı pek de bilemediğimiz bir duruma işaret ediyor sanki.Bu günler için,tam da hissettiğim bu.Acaip.

      Sil
    3. haklısın. tuhaf'ta hoş bir taraf var. ben de acayip diyeyim öyleyse. benim için de acayip geçiyor bu yaz redrabbit.2012'ye dair kehanetler doğru mu ne?

      Sil
  21. çok severim bu tür filmleri. Umarım bulabilirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben orada burada rastlıyorum bu filme. sen de bulabilirsin umarım.
      sevgiler.

      Sil
  22. Sabah sabah iyi ki girmişim Nezleli Karga'ya... İlk fırsatta edinip izleyeceğim. Zira, belki de hiç "haiku" gibi adı olan bir film izlememiştim:)

    YanıtlaSil
  23. Ben de sırf isminden merak edip izlemiştim filmi Cüneyt. Sana şimdiden iyi seyirler;)
    Ne zamandır oturup güzel bir film izleyemedim, ben de özendim şimdi...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı