Ana içeriğe atla

"babalar hep perşembe anneler cuma olur"


Başım sıkıştığında başvurduğum dizeler oluyor bazen. Bazen şekerli yoğurt, bazen leblebi tozu, bazen portakal kokusu. Bazen zor oluyor bir şeyler. Dün senin içini kıpır kıpır kıpırdatan bir şey ertesi gün yepyeni olayların gölgesinde anlamsız oluveriyor. Büyük acılar hayata kalın çizgiler çekiyor. Umutlu olmak bazen zor oluyor. Yine de iyi ki edebiyat var...

Bir + Bir'de Turgut Uyar hakkında Orhan Koçak'la yapılmış uzun bir söyleşiye yer verilmiş. Uzun zamandır böyle güzel bir söyleşi okumamıştım. Koçak'ın şair hakkındaki yeni kitabı  Bahisleri Yükseltmek'i almaya karar verdim. Her ne kadar son taşınmadan sonra bir süre kitap almamaya yeminli olsam da.

Dergide bir de şairin kedisine baktığı bir fotoğrafı var ki bayıldım. Fotoğraf karesinde kedi yok, sadece Turgut Uyar var. Cortazar'ın meşhur kedili fotoğrafını getirdi aklıma. İnsanın kediye bakarken çocuklaştığı o yüz ifadesini çok seviyorum.

Turgut Uyar'ı "Göğe Bakma Durağı" ile tanıdım. Annem ortaokulda öğrencilerine okuturdu, neredeyse çocukluktan aşinaydım o şiire.  Ben de heveslenip bir şiir defteri tutmaya başlamıştım yazın. Defterin bir tarafına şiirler yazıyor, diğer tarafına da resimler, yapraklar yapıştırıyordum. İstanbul'da neden bir Göğe Bakma Durağı yok bilmiyorum. (Muhtemelen şehrin tenha kalmış vakitlerinde kendiliğinden beliriveriyordur.) O durakta eminim herkes bir kere göğe bakmayı hatırlar. Belki otobüs gelir, kimse binmez, nezleli'nin aklı karışır, ne yazacağını unutur... 
Turgut Uyar'la asıl  "Efendimiz Acemilik" yazısıyla tanıştıktan sonra akraba oldum. Ne der şair:
"Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka taş daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. (İşte bundan sonraki kısma bayılıyorum) Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız...."  
 
Ve yine aynı yazısından:
"Herkes birbirinin örneği olmayı hiç bir çağda bu kadar istemedi. Yeni Dünya'nın gerçekleşmesi yakın belki de. birörnek giyimler, birörnek şarkılar, birörnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar, durmadan bizi benzetmeye çabalıyorlar....Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirinin kelimeleri ne kadar eski bir düşündünüz mü? Hala uçağı, hala "penicilin"i, hala 70 katlı evleri, hala hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hala şiire getiremedik."


Ne tuhaftır ki bir yandan ruhumuza iyi gelen şey hala elimizde kalan portakal kokusu. Ve sadece o da değil, onu birileriyle paylaşmak. Kolektif hayattan vazgeçtik vazgeçeli her şeyi daha kendi başımıza ve daha ağır yaşıyoruz. Öte yandan öyle bir koşu var ki yetişmeye çalışırken nefesimiz kesiliyor, geçtiğimiz yerleri göremiyoruz. Göğe bakmak ise...Komik olma!

Lorca'yı saymazsam ne zamandır şiir yok hayatımda. Bu sonbahar Turgut Uyar kitaplarını dizimin dibinden ayırmamaya karar verdim. Bu sonbahar biraz göğe bakacağım...Siz de bakın. Birlikte bakalım!

Son dizeler Anneler Kaçar Gibidir şiirinden: 
her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur

saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur..... 


Yorumlar

  1. Yazınız bende şiir okuma isteği uyandırdı. Ben de çok uzun zamandır şiir okumuyorum. Bir yazı da Edip Cansever için yazsanız ne güzel olur.

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ediyorum. Edip Cansever'i yazmayı ben de çok isterim. Şöyle karanfilli bir yazı. Neden olmasın:))

    YanıtlaSil
  3. mala noche'ye katılıyorum. belli şairleri okusam da çok şiirsever biri olduğum söylenemez. ama o kadar duru bir anlatımınız var ki biraz daha uzasaydı yazı şiirsever olup çıkacaktım tesadüfen bulduğum blogunuzdan:)

    YanıtlaSil
  4. fahimbey teşekkür ederim:) bir şiir yazısı yazmak şart oldu artık.

    YanıtlaSil
  5. Merhaba ,

    Anneler Kaçar Gibidir şiiriyle yeni tanıştım. Ne yazık ki , şiiri yorumlama konusunda zorluk yaşıyorum Özellikle;

    her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
    babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur
    saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
    çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
    gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
    babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur.....

    bu dizelerini. Bu güzel şiirin ifade etmek istediği anlatıdan geri kalmak istemem.

    Size ne ifade ettiğini açıklar mısınız?

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...