çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - I

Çarşıya çıkmak denirdi, alışveriş denmezdi pek. Bir gün önceden “sabah serinliğinde çıkalım” diye konuşulurdu. Çarşıya çıkılınca muhakkak” “parçacılar”a gidilirdi, sepetlerin içindeki çift-en tek-en kumaş parçaları bir güzel didiklenirdi. Esat’a uğranırdı. (Esat, Mersin’in ayakta kalmaya devam eden bağımsız kitapçısı: Martı Kitabevi) Esat okuduğu kitapları anlatırdı, belki bir kitap alınırdı. O zamanlarda yiyecekler toptan, giyecekler ve kitaplar tek tek alınırdı. Bir kitap alınır ve o kitap eve gelince bir süre sehpa üzerinde bekletilir, evin havasına ve evdekilerin kokusuna alışınca kitaplığa kaldırılırdı. (Evet, ruh çağırma gibi bir ritüeldi.) Ha bir de çıkmadan Esat’a çalan müziğin ne olduğunu sorup eve gidince neydi diye hatırlamaya çalışılırdı. O yıllarda kitapçı demek heves demekti, yeni bir dünyanın azıcık aralanan kapısı demekti. Esat’tan çıktığımızda annem “amma da okuyor” derdi. Ben o sıralarda kitapçıların kitapları çok sevdiğine inanırdım.

Kitapçı olmanın trapezci olmak kadar güzel olabileceğini düşündüğüm yıllardı ama gezmeyi sevdiğim için bir karavanla dolaşan gezici kitapçı olmak gibi bir fikir geliştirmiştim. Hatta bu fikrin dahiyane olduğundan adım gibi emindim.

Birtakım küçük dükkanlara girip çıktıktan sonra şehrin en modern, en dört katlı, en klimalı mağazası YKM’ye uğranırdı. Genellikle bir şey alınmaz, asansöre binilir, asansörden inilir, “ucuzluğu bekleyelim” denir, biraz serinleyip çıkılırdı. Hemen yakınındaki Haydar Usta’da dondurma yenirdi. Dondurmaların yanında bardaklarda su gelirdi. Çarşıya çıkmanın önemli bir kuralı muhakkak bildik bir yerde verilen mola olurdu. Orada bir alışveriş muhasebesi de yapılır, iç rahatlatılırdı. Bazen deniz kıyısına inilir, ahşap sandalyelerde oturulurdu. Muhakkak bir tamirciye uğranırdı, büyük ihtimalle de ayakkabı tamircisi olurdu bu. Sanırım o zamanlar Mersin’deki en çalışkan insanlar ayakkabı tamircileriydi. Ne zaman dükkana adımımızı atsak muhakkak iş yapıyor olurlardı. Sizi fark etseler de kafalarını pek kaldırmazlar, hatta sizi pek sallamazlar, size bakmazlar, siz konuşuncaya kadar da sizinle konuşmazlardı. (Eskici hikayesi geldi aklıma şimdi. Çiviler ağzına batmaz mı senin?”) 

Eve varmadan kurabiye fırınına uğranıp tatlı ve tuzlu kurabiyelerden alınırdı. Tatlı olanlar yuvarlak, tuzlu olanlar çubuk şeklinde olurdu. Eve gidince hemen bir çay konurdu. Annem ayaklarını dizlerinin altına alıp ayaklarını dinlendirirdi. Kurabiyelerin yanında çay içerken muhakkak “çay gibisi yok” derdi.
 

Yorumlar

  1. çok güzel yazmışsınız, kitapçıya gidip okuduklarını dinlemek de harika birşey olsa gerek...

    YanıtlaSil
  2. teşekkür ederim. evet, kitapçıya gidip onun okuduklarını dinlemek -bugünden bakınca- bir ritüel gibiydi. özlediğim bir şey...

    YanıtlaSil
  3. çarşıya çıkmak istedim bu yazıdan sonra. Ama çocukluğumun çarşısına. Bizde de çarşıya çıkılacağı gün muhakkak bir pastane ziyareti yapılır ve pandispanyalı kek yenirdi. Nasıl da canım çekti şimdi...

    YanıtlaSil
  4. aaa bizde de annem yapardı, "kremalı pandispanya". nefis olurdu. özellikle de kreması...

    YanıtlaSil
  5. sanki eskiden herşey daha güzelmiş. herşey daha yavaşmış ve küçük mutluluklarla doluymuş hayatımız. çok güzel anlatmışsın, ben de özledim şimdi... fotografa da bayıldım! çok mutlu ve güzel bir aile:)

    YanıtlaSil
  6. ah eve, anahtar kelime "yavaşlık" bence de. o yavaşlığı çok özlüyorum doğrusu.
    ileride bugünlerin nasıl anılacağını çok merak ediyorum.

    bu fotoğrafı ben de çok seviyorum çiçekler filan çok sevimli geliyor:))

    YanıtlaSil
  7. Ne güzel bir yazı olmuş Alkımcım.Benim de böyle bir şeyler yazasım geldi,bak şimdi :)

    Bu arada fotoğrafta soldaki kız sensin desem yanılmış olur muyum?
    özlem

    YanıtlaSil
  8. Özlemcim, teşekkür ederim. Arada bir nostalji duygum depreşiyor böyle işte. hadi sen de yaz!

    bu arada evet, soldaki benim;))

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı