Çarşıya çıkmak denirdi, alışveriş denmezdi pek. Bir gün önceden “sabah serinliğinde çıkalım” diye konuşulurdu. Çarşıya çıkılınca muhakkak” “parçacılar”a gidilirdi, sepetlerin içindeki çift-en tek-en kumaş parçaları bir güzel didiklenirdi. Esat’a uğranırdı. (Esat, Mersin’in ayakta kalmaya devam eden bağımsız kitapçısı: Martı Kitabevi) Esat okuduğu kitapları anlatırdı, belki bir kitap alınırdı. O zamanlarda yiyecekler toptan, giyecekler ve kitaplar tek tek alınırdı. Bir kitap alınır ve o kitap eve gelince bir süre sehpa üzerinde bekletilir, evin havasına ve evdekilerin kokusuna alışınca kitaplığa kaldırılırdı. (Evet, ruh çağırma gibi bir ritüeldi.) Ha bir de çıkmadan Esat’a çalan müziğin ne olduğunu sorup eve gidince neydi diye hatırlamaya çalışılırdı. O yıllarda kitapçı demek heves demekti, yeni bir dünyanın azıcık aralanan kapısı demekti. Esat’tan çıktığımızda annem “amma da okuyor” derdi. Ben o sıralarda kitapçıların kitapları çok sevdiğine inanırdım.
Kitapçı olmanın trapezci olmak kadar güzel olabileceğini düşündüğüm yıllardı ama gezmeyi sevdiğim için bir karavanla dolaşan gezici kitapçı olmak gibi bir fikir geliştirmiştim. Hatta bu fikrin dahiyane olduğundan adım gibi emindim.
Kitapçı olmanın trapezci olmak kadar güzel olabileceğini düşündüğüm yıllardı ama gezmeyi sevdiğim için bir karavanla dolaşan gezici kitapçı olmak gibi bir fikir geliştirmiştim. Hatta bu fikrin dahiyane olduğundan adım gibi emindim.
Birtakım küçük dükkanlara girip çıktıktan sonra şehrin en modern, en dört katlı, en klimalı mağazası YKM’ye uğranırdı. Genellikle bir şey alınmaz, asansöre binilir, asansörden inilir, “ucuzluğu bekleyelim” denir, biraz serinleyip çıkılırdı. Hemen yakınındaki Haydar Usta’da dondurma yenirdi. Dondurmaların yanında bardaklarda su gelirdi. Çarşıya çıkmanın önemli bir kuralı muhakkak bildik bir yerde verilen mola olurdu. Orada bir alışveriş muhasebesi de yapılır, iç rahatlatılırdı. Bazen deniz kıyısına inilir, ahşap sandalyelerde oturulurdu. Muhakkak bir tamirciye uğranırdı, büyük ihtimalle de ayakkabı tamircisi olurdu bu. Sanırım o zamanlar Mersin’deki en çalışkan insanlar ayakkabı tamircileriydi. Ne zaman dükkana adımımızı atsak muhakkak iş yapıyor olurlardı. Sizi fark etseler de kafalarını pek kaldırmazlar, hatta sizi pek sallamazlar, size bakmazlar, siz konuşuncaya kadar da sizinle konuşmazlardı. (Eskici hikayesi geldi aklıma şimdi. Çiviler ağzına batmaz mı senin?”)
Eve varmadan kurabiye fırınına uğranıp tatlı ve tuzlu kurabiyelerden alınırdı. Tatlı olanlar yuvarlak, tuzlu olanlar çubuk şeklinde olurdu. Eve gidince hemen bir çay konurdu. Annem ayaklarını dizlerinin altına alıp ayaklarını dinlendirirdi. Kurabiyelerin yanında çay içerken muhakkak “çay gibisi yok” derdi.
çok güzel yazmışsınız, kitapçıya gidip okuduklarını dinlemek de harika birşey olsa gerek...
YanıtlaSilteşekkür ederim. evet, kitapçıya gidip onun okuduklarını dinlemek -bugünden bakınca- bir ritüel gibiydi. özlediğim bir şey...
YanıtlaSilçarşıya çıkmak istedim bu yazıdan sonra. Ama çocukluğumun çarşısına. Bizde de çarşıya çıkılacağı gün muhakkak bir pastane ziyareti yapılır ve pandispanyalı kek yenirdi. Nasıl da canım çekti şimdi...
YanıtlaSilaaa bizde de annem yapardı, "kremalı pandispanya". nefis olurdu. özellikle de kreması...
YanıtlaSilsanki eskiden herşey daha güzelmiş. herşey daha yavaşmış ve küçük mutluluklarla doluymuş hayatımız. çok güzel anlatmışsın, ben de özledim şimdi... fotografa da bayıldım! çok mutlu ve güzel bir aile:)
YanıtlaSilah eve, anahtar kelime "yavaşlık" bence de. o yavaşlığı çok özlüyorum doğrusu.
YanıtlaSilileride bugünlerin nasıl anılacağını çok merak ediyorum.
bu fotoğrafı ben de çok seviyorum çiçekler filan çok sevimli geliyor:))
Ne güzel bir yazı olmuş Alkımcım.Benim de böyle bir şeyler yazasım geldi,bak şimdi :)
YanıtlaSilBu arada fotoğrafta soldaki kız sensin desem yanılmış olur muyum?
özlem
Özlemcim, teşekkür ederim. Arada bir nostalji duygum depreşiyor böyle işte. hadi sen de yaz!
YanıtlaSilbu arada evet, soldaki benim;))
Eskiden Mersin çok kolaydı:kuzeyde Toroslar,güneyde deniz,doğuda Adana ve batısında Mezitli ve halk plajları vardı.E-5 geçerdi içinden...Şimdi çok büyümüş, yönümü bulamıyorum.Hepimiz bir yıl önce, bir yıl sonra aynı okullara giderdik; hepi topu 3 tane lise vardı. Sınıflarda Türk,Rum,italyan,Arap,müslüman,hıristiyan hep beraber okurduk kimse bilmezdi mezhep nedir,milliyet nedir?Hepimiz sokakta oynardık.Çarşıya Kızılay fırınının nohutlu, anasonlu, kakuleli simitlerini,Hasan Yozgat'ın cezeryesini, Gündoğdu börekçisinin köpüklü ayranını, açıkta satılan taş kadayıfı,halka tatlıları,Balık pazarının ünlü pelikanını, Ulu Camii'nin havuzunu, güvercinlerini, Martı kitabevinin hemen karşısındaki baharatçılar çarşısını, kırçiçeği'nde tütün, limon kolonyası doldurtmayı da ekleyeceğim. Mersin fuarına gelen sanatçıların matinelerini, Atatürk Park'ında renkli floresanlar altında, içinde yüzen kısa pipetlerle Şehir gazozu içmelerimizi, dolmuşla Kız Kalesi'ne gitmeleri, yeşil delikli biletlerle Adana'ya tren yolculuklarını, feribotla bir buçuk günde Kıbrıs'a gittiğimizi, arkadaşlarla girdiğimiz Katolik Kilisesi'nde meraklı sorularımızı, süslü faytonlarla gece dolaşmalarını, İl Halk Kütüphanesi'nde sayfalarca el yazısı dönem ödevi hazırlamalarımızı , Muğdat Camii'nde dağıtılan helvaları, muhtemelen ilk sinema filmini izlediğim Kamer Sinemasını, afişlerine zift sürülmüş Sıdalı Sinemasını, Astım Mağarası'na, Kanlı Divane'ye okul gezilerini, stada gidilen törenleri, sıcak çok sıcak yapış yapış gecelerde herkesin balkonda yaşadığı yılları, öğretmenevinin iğrenç tabldot yemeklerini hatırlattığınız için teşekkürler.
YanıtlaSil