Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Endülüs'te bahar

Kimilerine sevinç kimilerine sıkıntı getiriyor bahar. Ben bahar herkese iyi gelir sanırdım. (Öyle olmazmış, arkadaşım Ş. söyledi.) Bu bahar bana daha çok şaşkınlık getirdi sanırım... Ne zamandır büyük şehrin uzağında bir mevsimi karşılamamışım.  Endülüs  coğrafyasında bahar beni çarptı! Buraya adım attıktan sonra kendimi doğanın kucağına düşüvermiş buldum ve ondan başka bir şey de düşünmez oldum. İstanbul'da olsam şu sıralarda harıl harıl festival filmlerini çalışıyor olurdum. Burada sinema aklıma gelmiyor bile. İstanbul'a da güzel gelir bahar, etraf çiçeklenir, şenlenir ama ne zamandır bu kadar dolaysız bir tanıklık yaşamamıştım. Bana kaderimin bir oyunu mu bu?  Endülüs  günlerimin beni sinemanın güzide dünyasından koparıp bir portakal fetişisti yapacağını nereden bilebilirdim? (Lütfen Freudyan yorumlardan sakının!) Endülüs İspanya'nın mağrur taşrası. Buradakiler işsizlikten, para kazanamamaktan şikayetçi. Ama Granadalılar ...

yeni bir şehir ve portakalın düşündürdükleri

Portakal, çocukluğumun meyvesi. Proust için madlen kurabiyelerinin kokusu ne ise benim için de portakal çiçeği kokusu odur. (Haşa, geçmiş zamanın peşinde çıkmaz benim naçizane portakal kokusundan. Ama çok güzeldir.)  Evimiz portakal bahçelerinin ortasında idi. Evde uzun bir süre portakal mevsimi yaşanırdı. Neredeyse her köşede selelerin, sepetlerin, kaselerin içinde -Cezanne natürmortları gibi- portakallar bulunurdu. Sonbahardaki ekşi portakallar en sevdiklerimdi. Kışın sonuna doğru kalın kabuklu yafa portakalı çıkmaya başlardı. Evde yapılan portakal ve turunç reçeli ile bu mevsimin uzatmaları yaşanırdı. Bu arada, portakalı elma gibi soyanlardanım. Kabukların helezonlar halinde kucağıma düşmelerinden hoşlanırdım (hala öyle) ve onları atmaya kıyamazdım. Ellerimde portakal kokusu ve yapışkan bir turunculuk kalırdı. Belki de o yüzden turuncu benim için tam bir mutluluk rengidir. Güneye yapılan yolculuklarsa biraz da güneşe, portakallara...

yerli filmler karnesi

Karne mevsiminden ilham alıp son zamanlarda izlediğim yerli filmlere karne verdim. Pek zevkli bir işmiş doğrusu...(Ara ara bunu yapayım.) Blog sahibi olmak ne güzel şey!!! Nezleli karga ahkam kesiyor: YILDIZLI PEKİYİ Vavien :  Yaşasın, Coen Biraderler’e kardeş geldi: Nurtopu gibi bir kara mizah! PEKİYİ Pandora'nın Kutusu : Yerli filmlerde bundan başka bir torun-anneanne ilişkisi işlenmiş mi bilmiyorum.Beni çok etkiledi. Onur Ünsal ile seksenlik Tsilla Chelton'un oyunculuğu sinema yazarları diliyle söylersek "göz dolduruyor." Bir de o balık-ekmek sahnesi yok mu. (Ama nolur Derya Alabora'yı başka tiplerde de görmek mümkün olsun artık.) Mommo - Kız Kardeşim : Bir önceki blog yazısında yazdım ama yine söyleyeyim, hem film hem de buradaki küçük kız bir harika! Yumurta : Ağır  ilerliyor ama Kaplanoğlu'nun fazlasıyla ağır bulduğum filmi Meleğin Düşüşü’yle kıyaslanırsa koşuyor. İki kere izledim. İkisinde de sevdim. Portakal yaprakları, çay ka...

mommo / kız kardeşim

Kimi filmler vardır; adını, konusunu unutsanız da size hissettirdiğini unutamazsınız. Mommo , bu hayata kıyısından tutunmaya çalışan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Melodram diline yaslanmadan, sakin sakin anlatıyor. (Kemalettin Tuğcuları ve Ömercikleri hatırladım şimdi. Acıyı anlamadan onu anlatmak mümkün olmuyor sanki.  Dostoyevsky 'ye sormak lazım) Filmden aklımda en çok Ayşe'nin "Abi" deyişi kalıyor. Erkan Oğur ’un filmi "şefkatle" saran yorumu. Toprak yolda ilerleyen bir araba ve bisiklet... Ve kesilen saçlar…Saçın “kimsesiz” olma hali…(Bu saç meselesi çok dokunaklı geldi bana. Çünkü özellikle küçük yerlerde horlanmanın en görünür halidir bir çocuğun saçları.) Kısacık kesilen saçlar, içeriye kıvrılan ayak parmakları, yorganın altına saklanan çocuk hıçkırıkları. Bunların hepsinin hayatta bir karşılığı var. Hayatın iç burkan adaletsizliği ve daha yolun başında yer eden gurur yaraları. Neyse ki teselliler de var. Bir ağacın altına kurul...

bay samsa ile bir yolculuk hikayesi

Bir haftadır Sacre Coeur ’u kıyısından gören bir otel odasında kalıyorum. Dünyanın en görkemli şehirlerinden birini geziyorum. Öte yandan bavulumun içinde gördüğüm koca bir hamamböceği ile korkularımdan biriyle yüzleşiyorum. Montmartre ’da bir Gregor Samsa ! Benjamin , “Paris bana alıp başımı gitme sanatını öğretti,” diyor. Paris gezgin ruhlara sonsuz yürüyüşler sunuyor. Bir geçtiğim yoldan bir daha geçmeden şehrin arka sokaklarına giriyorum. Marais’in arnavut kaldırımlı sokaklarından, göçmen mahallelerinden geçiyorum. Cazibeli bir şehir Paris. Ama kendinden olmayanı kolay kolay kabul etmiyor. Sartre ’ın, Camus ’nün, Nathalie Sarraute ’un, Picasso ’nun, Oscar Wilde ’ın kaldırımlarını aşındırdıkları şehri bitkin düşene kadar yürüyorum. Tek başına yaşanılan bir güzellik bir yanıyla acıtıyor sanki. Onu birilerine anlatma ihtiyacı hissediyor insan. Geceleri Montmartre ’daki otel odasına bir gün değil bir ömür yaşamış gibi bir zihinsel yükle çıkıyorum. Paris ’in tüm hayaletlerini sırtl...

geçmiş zaman olur ki...

Dışarıda kar yağıyor. Ankara kışın son günlerini yaşıyor. Hatice elinde çay bardağı, ofisin camından dışarı bakıyor. Hatice ile Kuğulu Park’a gidilir, simitli sohbetler edilir, uzun yürüyüşler yapılır. Hatice yürümeyi çok sever. Bir de çayı sever. Bulvarlar, sokaklar boyu yürünür; bir yerlerde çay içilir. Heyecanlara bir bahane aranır. En heyecanlı sesiyle birşeyler anlatır ofise girer girmez. Kimi günler durgun olur. Gülüşü çabucak kırılır. Hatice ne zaman üzüntüsünü gizlemeye çalışsa bana hep annemi hatırlatır. El çabukluğu ile bulaşıkları yıkar, yanıma gelir. Onun tüm üzüntüsünü sarıvermek isterim. Bilirim o çocuk üzer Hatice’yi. Tüm gün içimden çocuğa sayıp dururum. Hatta akşam eve gider, çocuğa telefon ederim. Şaşırır sesimi duyunca. Hatice’yi kimse üzmesin isterim. Hatice yürüyüşleri sever. Üzüntüsünü gizler. Ne zaman üzüntüsünü gizlese ben hep ağlamak isterim. Hatice karlara bakmaktan hoşlanır. Pencerenin yanında, elinde çay bardağıyla. Ne güzel d...

yazmak ya da yazmamak

Yazmak yeraltı dünyasının kılavuzu. Tanıdığın bir boşluğu kapatmaya karşı nafile bir çaba. Bir kokunun peşine takılmak, kurabiye kokusunun, mandalina kokusunun... Çivilenmek kendi boşluğuna. Kazımak. İnceltmek Acıyacağını bile bile yek bir dil olup çürük bir dişin üzerine bastırmak. Yazmak yalnız kalmak. Yaşamamak! Bel ağrısı, boyun fıtığı, kireçlenme gibi istenmeyen misafirleri ağırlamak. Belki yaşamayı belli belirsiz küçümsemek, yaşamın sunduğu meyveyi elinin tersiyle itmek, kendince bir meyve bulmaya çalışmak, onu tasarlamak, büyütmek, o meyvenin varlığına inanmak, kendin pişirip kendin yemek. Yazmak kumdan kaleler yapmak, dünyanın karşısına çıkacağın kutlu ana hazırlanmak demek. Belki de ağır ağır delirmek. Yazmak bir okyanusun, bir çayırın neresinden tutacağını bilememek demek. Onun kıyısında olup bir kağıda bakmak, ömrünü onu kendine saklayacağın aletleri icat etmekle geçirmek demek. Yazmak okyanusun hangi kıyıdan daha güzel göründüğünü aramak, bambaşk...