Ana içeriğe atla

mommo / kız kardeşim

mommo kız kardeşim
Kimi filmler vardır; adını, konusunu unutsanız da size hissettirdiğini unutamazsınız.

Mommo, bu hayata kıyısından tutunmaya çalışan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Melodram diline yaslanmadan, sakin sakin anlatıyor. (Kemalettin Tuğcuları ve Ömercikleri hatırladım şimdi. Acıyı anlamadan onu anlatmak mümkün olmuyor sanki.  Dostoyevsky'ye sormak lazım)

Filmden aklımda en çok Ayşe'nin "Abi" deyişi kalıyor. Erkan Oğur’un filmi "şefkatle" saran yorumu. Toprak yolda ilerleyen bir araba ve bisiklet... Ve kesilen saçlar…Saçın “kimsesiz” olma hali…(Bu saç meselesi çok dokunaklı geldi bana. Çünkü özellikle küçük yerlerde horlanmanın en görünür halidir bir çocuğun saçları.)

Kısacık kesilen saçlar, içeriye kıvrılan ayak parmakları, yorganın altına saklanan çocuk hıçkırıkları. Bunların hepsinin hayatta bir karşılığı var. Hayatın iç burkan adaletsizliği ve daha yolun başında yer eden gurur yaraları.

Neyse ki teselliler de var. Bir ağacın altına kurulan salıncak, tozlu köy yollarında sarsıla sarsıla ilerlediğin bisiklet gezintileri, yıldızları seyrederek uykuya dalmak, karnın ağrıdığında abinin senin için tuğla ısıtması, mis gibi ızgara köfte, dedenin şehirden getirdiği helva.

Budala kitabında Mışkin şöyle der: "Dünya bir şölen yeri...Ve bu nasıl bir şölen sofrası, bu nasıl bir yüce bayram ki çocukluğumdan beri el edildiği halde sofrada bir türlü yer alamadım?"

Mommo işte bu şölenden dışlananların filmi...Çocukluğun yaralarını hatırlatıyor.

*N.Gürbilek Mağdurun Dili adlı kitabında başlı başına acı konusunu anlatıyor.

Yorumlar

  1. aynı çocukluğu yaşayanların yeri değil bu dünya maalesef..O yüzden anlayamıyoruz bir yerden sonra birbirimizi..O yüzden doğru ilişki kuramıyoruz..Empati falan bir yere kadar..Çok özel bir dönem çünkü çocukluk ve herşey o temel üzerine kuruluyoruz.Hepimiz beden değiştiren çocuklarız işte sonunda..

    YanıtlaSil
  2. bence de redrabbit. beden değiştiren -ve dünyanın koca boşluğuna fırlatılmış- çocuklarız kesinlikle...

    birbirimizi anlayamamanın nedeninin farklı çocukluk deneyimleri olduğunu şu ana kadar düşünmemiştim hiç. ama doğru, düğümler çocuklukta atılıyor zaten. sonradan onun dışına çıkmak çok da kolay olmuyor.

    YanıtlaSil
  3. senin yazdiklarini okuduktan sonra hemen almistim filmi, sonunda bu aksam izledim...icime oturdu bu adaletsiz hayata tutunmaya calismalarini izlemek...gercekten nasil da sakin sakin anlatmis acilarini...Nilay

    YanıtlaSil
  4. Nilay, ne güzel seni görmek!
    Filmin sonunda insanın içine oturuyor bir şeyler, değil mi? Ben artık o saç kesme noktasında dayanamayıp çözüldüm. Çok dokunaklıydı...

    YanıtlaSil
  5. ben o sahneye gelmeden cozuldum ama sac kesme ve o guzel ayak parmaklarini kivirmasi gercekten cok dokunakliydi...Bir hafta icinde Knight Runner, Zenne ve bu filmi izlemis olmam pek iyi gelmedi...Malesef gercekleri goz ardi edip evcilik oynamak daha kolay geliyor... Nilay

    YanıtlaSil
  6. Evet, bunları bir iki aya yaymak gerekiyor sanırım:) Zenne'yi kaçırdım ben. Unutmuşum.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...