Ana içeriğe atla

yerli filmler karnesi

Karne mevsiminden ilham alıp son zamanlarda izlediğim yerli filmlere karne verdim. Pek zevkli bir işmiş doğrusu...(Ara ara bunu yapayım.) Blog sahibi olmak ne güzel şey!!! Nezleli karga ahkam kesiyor:
YILDIZLI PEKİYİ
Vavien : Yaşasın, Coen Biraderler’e kardeş geldi: Nurtopu gibi bir kara mizah!
PEKİYİ
Pandora'nın Kutusu : Yerli filmlerde bundan başka bir torun-anneanne ilişkisi işlenmiş mi bilmiyorum.Beni çok etkiledi. Onur Ünsal ile seksenlik Tsilla Chelton'un oyunculuğu sinema yazarları diliyle söylersek "göz dolduruyor." Bir de o balık-ekmek sahnesi yok mu. (Ama nolur Derya Alabora'yı başka tiplerde de görmek mümkün olsun artık.)
Mommo - Kız Kardeşim : Bir önceki blog yazısında yazdım ama yine söyleyeyim, hem film hem de buradaki küçük kız bir harika!
Yumurta : Ağır  ilerliyor ama Kaplanoğlu'nun fazlasıyla ağır bulduğum filmi Meleğin Düşüşü’yle kıyaslanırsa koşuyor. İki kere izledim. İkisinde de sevdim. Portakal yaprakları, çay kaşığı şıkırtıları ve hayatın taşrası…
Bal : Duygusunu, kurgusunu bir kenara bırakalım sinematografik açıdan son zamanlarda izlediğim en etkileyici film. Benim gözümde Kıskanmak’ı da NBC’nin filmlerini de solladı. Üçleme tam anlamıyla ilham verici...Hakkında sayfalarca yazılabilir.
Sonbahar : Karadeniz, son zamanlarda filmlerde hep iç burkan hikayelerin coğrafyası oldu. Bu filmden sonra Tutunamayanlar gibi bir kitap okumuş gibi hissettim kendimi.
Uzak İhtimal : İstanbul’un görünmeyen, sessiz ama sıradışı hikayeleri. Av Mevsimi’nin karşıtı bu anlamda. Başrol oyuncusu Nadir Karabacak'ın oyunculuğu çok etkileyici. Ben en iyi oyuncu ödülünü verdim gitti.
Bornova Bornova : Bu filmin amatör ve “taze” havası çok güzel. Pek çok film sonunu iyi getiremezken (bkz:Karanlıktakiler) bu filmin sonundaki giderek genişleyen bir planla çekilmiş dingin park sahnesi beni büyüledi. Bir aile çay bahçesinde bir tarafta birileri çekirdek çitlerken birileri karanlık hesaplarla boğuşur.
İki Dil Bir Bavul : Yine İstanbul coğrafyasının dışında (hatta epey uzağında) bir film. “Tatil Kitabı” ile akraba bir film gibi geldi bana. Derdini haykırmadan anlatıyor.
Pazar - Bir Ticaret Masalı : Zaman zaman oryantalist bir havası olsa da dokunaklı. Doğu hikayesi. Rojin türküleri.

KANAAT NOTUYLA PEKİYİ
Kıskanmak : Bu da nurtopu gibi bir dönem filmi. Bir ortaçağ tablosunu andıran kareleri ve atmosferi çok etkileyici ama sonunda (Issız Adam’daki gibi) iç sese yaslanma ihtiyacı filmin senaryo konusundaki zaafını gösteriyor mirim. Öte yandan pek somurtkan...(Kendimi fularlı yorumcu gibi hissettim birden.)
Süt : İzleyiciden epey çaba isteyen bir film. Üçlemenin diğer filmlerini de izleyince ancak bir yere oturtabildim ben. Ama bir bitişi var ki...Türk sinemasında bir ilk olabilir. Öyle böyle değil. Fatih Özgüven'in dediği gibi "hazmı zor" bir film.
İYİ
Türev : Hayatın ufak gerilimleri üzerine minimal bir film. Özellikle başroldeki iki kadının oyunculuğunu çok beğendim. Gülçin Şantırcıoğlu’nda –Yumurta’da da oynuyor- bir Isabelle Huppert ruhu sezdim ben.
Başka Dilde Aşk : Bir şeyler havada kalmış sanki yine de kendini izlettiriyor.Tutuk filan ama Saadet Işıl Aksoy bence yakışıyor bu rollere.
Dilberin Sekiz Günü : Ali'nin ve Zeynep'in sekiz günlerinden daha olgunlaşmış bir sekiz gün filmi. Deprem, Tomruk, Sultan gibi eski Türk filmleri lezzetini aldım ben bu filmden.
Neşeli Hayat : Kederli bir Noel Baba portresi...Hollywood’a bu pek kısmet olmayacak sanırım.
Eyvah Eyvah : Sonunda (son birkaç yılı kastediyorum) eli yüzü düzgün bir komik film. Yine naif karakter ama olsun. Zamanla öbürü de olur.
Karanlıktakiler : Sonu fazla mı Hollywood olmuş ne? Yoksa sevdim ben bu filmin ağır melodramını. Bizim Douglas Sirk’imiz de Çağan Irmak mı şimdi?
ORTA
Ulak : içindeki birtakım temalar (zamansızlık ve yersizlik), evrensel bir hikaye anlatma çabası, Dogville sanrılarımızı hatırlatması heyecan verici de bundan birkaç film çıkar. Senaryo nereye koşuyor?? Çağan Irmak yine bir heyecanla başlayıp gerisini koyvermiş sanki.

ZEKİ AMA ÇALIŞMIYOR
Yedi Kocalı Hürmüz : Pat diye bitti film. Maya tutmamış. (aklımda hala yıllar önce İzmir fuarında Ayten Gökçer’den izlediğim Yedi Kocalı Hürmüz. Teknoloji bu açığı kapatamıyor demek ki)
Yahşi Batı : Skeçler silsilesi. Dostlar stand-up'ta görsün.
HAL VE GİDİŞAT : I-IH
Sevgilim İstanbul  : Bu filmler içinde yarıda bıraktığım tek film. Nedim Gürsel’in kitabından uyarlanmış ama o da dayananamış ki dava açmış. “Bir eziyet olarak film izlettirmek” konulu tez yazdırabilir.
Son İstasyon : Ana teması “hadi kendimize acıyalım”
Gecenin Kanatları : Kötü diyaloglar, inandırıcılıktan uzak bir senaryo, karton karakterler….daha ne olsun. Altın Kestane aldı zaten.
UZAKLAŞTIRMA – (siz zahmet etmeyin, ben uzaklaşırım)
Maskeli Beşler, Minimini Dörtler, Filim Hareketler....Ve bilumum kendine hayran Sinan Çetin filmleri. Sizi Susam Sokağı’ndaki Büdü’ye havale ediyorum.

Yorumlar

  1. :) Harika olmuş üstad, ellerinize sağlık!
    Özellikle zeki ama çalışmıyor kısmına hayran oldum. Yıldızlı pekiyi'ler dahil katılıyorum. Ama kızkardeşimi ve bornova'yı göremedim daha. tavsiyene uyup göreceğim ama.
    Sevgiler selamlar mandallıyorum karnenin bir yanına.

    YanıtlaSil
  2. teşekkür ederim margotcuğum. ne zamandır vakit ayıramıyordum bloga, özlemişim...
    özellikle kızkardeşim çok dokunaklı bir film. izlemeni öneririm. ben çok etkilendim.

    YanıtlaSil
  3. illa ki göreceğim. ben öğretmen olsam yıldızlı pekiyi yerine yıldızları lame renkte yapar, yaldızlı pekiyi verirdim. o kadar farkım olsun:))
    sevgiler benden

    YanıtlaSil
  4. yaldızlı pekiye hiç itirazım olmaz. hatta kedi merdivenli de olabilir:))

    YanıtlaSil
  5. çoğunluk?
    kavşak?
    çoğunluk vavien kadar iyi.tavsiye ederim..

    YanıtlaSil
  6. red rabbit, çoğunluk filmini izleyemedim ama izleyenleri epey etklemiş olduğunu biliyorum. en kısa zamanda izlemek istiyorum.
    kavşak filmini ise sayende öğrendim. doğrusu bilmiyordum.
    kosmos var bir de merak ettiğim.

    YanıtlaSil
  7. kosmos gerçekten masal gibi..keşke bu havalarda özellikle,bir sinemada yakalayabilsen ve izleyebilsen..O kar görüntülerinden sonra biraz soğuk rüzgar yemek ayıltıyor insanı..Sonrasında bir sigara yakıp derin derin çekmek ve koşa koşa sıcak salep satan bir yer aramak falan..Bunlar film bittikten sonra devam eden filmertesi seansı ki bence filme dahildir..Ama kosmostan önce aynı yönetmenin hayat var ve beş vakit filmlerini de izlemeni tavsye ederim.Özellikle hayat var filmini izledikten sonra boğazında bir yumru belirecek ve o,kosmos'tan sonra yaktığın sigara ya da kaynar sahlep maalesef hiçbir işe yaramayacak..Hayat var'dan sonra rakı içmelisin..anca o aşağı itebilir o yumruyu,nefes aldırabilir insana yeniden..kavşak ise fazlasıyla istanbul filmi.Bilmem nerelerdensin,kimlerdensin:)) nerelerde yaşarsın ama ..önce reha erdemleri izlemeni öneririm..sen bilirsin:)

    YanıtlaSil
  8. Beş Vakit'i izlemiştim. (O filmi izledikten sonra daha çok bir köy yerinde öğle üzeri bir yaz uykusu çekmeyi istiyor insan.) Bir de Reha Erdem'den Korkuyorum Anne'yi izlemiştim. O da aklımda yer etti. Özellikle tuhaf, aynı zamanda iç ürperten yanı ve insan organlarını saydığı kısımlarıyla...("İnsan nedir ki" sorusu bir de)

    Hayat Var ve Kosmos'u hemen ilk izlenecekler sırasına koyuyorum. Sahlepi de unutmadan:))

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...