Ana içeriğe atla

yeni bir şehir ve portakalın düşündürdükleri

Portakal, çocukluğumun meyvesi. Proust için madlen kurabiyelerinin kokusu ne ise benim için de portakal çiçeği kokusu odur. (Haşa, geçmiş zamanın peşinde çıkmaz benim naçizane portakal kokusundan. Ama çok güzeldir.)  Evimiz portakal bahçelerinin ortasında idi. Evde uzun bir süre portakal mevsimi yaşanırdı. Neredeyse her köşede selelerin, sepetlerin, kaselerin içinde -Cezanne natürmortları gibi- portakallar bulunurdu. Sonbahardaki ekşi portakallar en sevdiklerimdi. Kışın sonuna doğru kalın kabuklu yafa portakalı çıkmaya başlardı. Evde yapılan portakal ve turunç reçeli ile bu mevsimin uzatmaları yaşanırdı.
Bu arada, portakalı elma gibi soyanlardanım. Kabukların helezonlar halinde kucağıma düşmelerinden hoşlanırdım (hala öyle) ve onları atmaya kıyamazdım. Ellerimde portakal kokusu ve yapışkan bir turunculuk kalırdı. Belki de o yüzden turuncu benim için tam bir mutluluk rengidir. Güneye yapılan yolculuklarsa biraz da güneşe, portakallara, Toroslara yani aslında çocukluğa yapılan yolculuklardır. "Solda güneş yükseliyordu Güney'e giderken."
Dün, bir kaç gün önce geldiğim bu yeni şehrin sokaklarında gezinirken portakal ağaçlarıyla karşılaştım. Muhtemelen turunçtu. Çok tanıdık bir duygu hissettim. 

Hayatla başetmek herhalde hiç kolay olmazdı  sunduğu küçük mutluluklar (ve portakallar) olmasa. Yabancı bir şehirde avarelikle geçirilecek güneşli bir gün, hayatın sunduğu mutluluklardan biri..Şehirde gezinirken yaprakların arasındaki portakallara vuran güneşi farketmek bir başkası. Bunun yanında yaşadığın şehirden ayrılmadan önce arkadaşının getirdiği mandalinalı kek, bir kase ayva reçeli, şenlikli bir pazar kahvaltısı, arkadaşının aldığı hırkayla yapılan yolculuk, yola çıkmadan eline geçen bir kartpostal...İşte hepsi portakala vuran güneş...

Altı ay boyunca bu şehirde, Granada'da yaşayacağım. Belli ki yalnız gelmemişim buralara:))
Güneşli ve portakallı günler herkese...
granada realejo

Yorumlar

  1. Sen de güneydensin demek (Amerikan kovboy filmlerinden bir replik gibi oldu) Yazını çok keyifle okudum.Biraz geç okudum çünkü hep yasaktı hep yasak.Unutamayacağın güzellikte bir altı ay geçirirsin umarım orada :)
    özlem

    YanıtlaSil
  2. Sağol Özlemcim. Şu blogspot olayları beni epey alıkoydu yazmaktan. Nedense içimden gelmedi. Tabii yeni bir düzen kurmaya çalışmanın etkisi de var. Şu anda sorun durum nedir blogspotta?

    YanıtlaSil
  3. Ortada bir yasak kalktı lafı var Alkımcım ama ben daha bir şey göremedim.DNS ayarlarını değiştirmeden girince hakkımdaki mahkeme kararıyla burun buruna geliyorum.Ayarları değiştirsem de çoğu zaman bir çok blogu açamıyorum.Velhasıl burası Türkiye,kaçan kurtulur.Ben de senin gibi buralardan tüymenin bir yolunu bulsam harıl harıl geri dönmemenin yollarını araştırırdım herhalde :)
    özlem

    YanıtlaSil
  4. İstanbul-mersin 14 saat sürüyor otobüsle.10 yıl her yaz bazen 1 aylığına bazen topu topu 3 günlüğüne de olsa çektim o yolları..Yol da tatile dahildir.Ordaki evimiz portaal değil ama muz ve limon ağaçlarıyla çevriliydi..Yazını okuyunca ben de o günleri,o kokuları hatırladım.O,nefes bile aldırtmayan sıcağı,akşam 9 dan sonra denize girmeyi,öğle siestalarını,tomakan salatasını..Akdeniz başkadır.Uzak kaldıkça anlarsın yakın olmak istediğini...Granada izlenimlerini de okumak isterim..

    YanıtlaSil
  5. Redrabbit, ben de Mersin'de geçirdim uzunca bir süreyi. Hala da -tercihen eylul ayında- giderim.
    Portakal ağacı kalmadı pek ama yaz sıcağı o aynı sıcak!
    Yine de Akdeniz başka. Toroslar benim memleketim diyorum o yüzden ve oralara her gidişimde çözülüyorum.
    Granada günlerini yazmak istiyorum ben de. Biraz daha organize olmam gerekiyor sadece:)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...