Ana içeriğe atla

bay samsa ile bir yolculuk hikayesi

jean seberg paris
Bir haftadır Sacre Coeur’u kıyısından gören bir otel odasında kalıyorum. Dünyanın en görkemli şehirlerinden birini geziyorum. Öte yandan bavulumun içinde gördüğüm koca bir hamamböceği ile korkularımdan biriyle yüzleşiyorum. Montmartre’da bir Gregor Samsa!

Benjamin, “Paris bana alıp başımı gitme sanatını öğretti,” diyor. Paris gezgin ruhlara sonsuz yürüyüşler sunuyor. Bir geçtiğim yoldan bir daha geçmeden şehrin arka sokaklarına giriyorum. Marais’in arnavut kaldırımlı sokaklarından, göçmen mahallelerinden geçiyorum. Cazibeli bir şehir Paris. Ama kendinden olmayanı kolay kolay kabul etmiyor. Sartre’ın, Camus’nün, Nathalie Sarraute’un, Picasso’nun, Oscar Wilde’ın kaldırımlarını aşındırdıkları şehri bitkin düşene kadar yürüyorum. Tek başına yaşanılan bir güzellik bir yanıyla acıtıyor sanki. Onu birilerine anlatma ihtiyacı hissediyor insan. Geceleri Montmartre’daki otel odasına bir gün değil bir ömür yaşamış gibi bir zihinsel yükle çıkıyorum. Paris’in tüm hayaletlerini sırtlanıp gelmişim sanki. Üstelik Gregor Samsa var bavulda hala. Korku baskın çıkıyor.

Sabahları erken vakitlerde Paris sokakları evsizlere ve kestane ağaçlarına kalıyor. Bir yabancı olarak şehre en yakın olduğun saatler ince serinliğin olduğu o ıssız sabah vakitleri…Sokaklar canlandıkça ortalığa kahve ve krep kokusu yayılıyor sanki. Ve kahvaltının gerçekten de mutlulukla bir ilişkisi var şairin dediği gibi.

Paris bir çağrışımlar kenti. Filmlerden görüntülerle kuşatılmamak olanaksız gibi. Siyah beyaz zamanlardan, Herald Tribune satan Patricialar’ın ya da uçarı Antoine Doineller’in soluk aldığı kaldırımların şehri. Kaldırım kafeleri, pasajları, asırlık binaları, heykelleri, parkları ve gösterişli bulvarlarıyla Baudelaire’in başını döndüren şehir, Hemingway’e göre bir şenlik, John Berger’e göre olgun bir kadına aşık olmuş 20lerinde bir genç adam. Bana kalsa, Paris güzel olduğu kadar küstah da (ve güzelliğini koruma çabasından yorgun biraz). Yine de bu güzelliğin arkasında bir karanlık arıyor insan. Bu şenliğin dışında kalanları merak ediyor. Köprü Üstü Aşıkları gibi…

Shakespeare and Company’nin, önünden geçerken buradan kitaplar kiralayan Hemingway geliyor aklıma, “Günbatımından Önce” filminin iki akraba ruhunun buluşması geliyor. “Yabancılara hor davranmayın. Belki de kılık değiştirmiş melekler onlar,” yazıyor içerde bir duvarın üzerinde. Bir kedi kitaplardan birinin üzerinde hayallere dalıyor.

Pont des Arts’da oturup kalıyorum. Köprülerden ayaklarını sarkıtanlar, kaykay yapanlar, köprü üstünde şarap içen gruplar. Kaldırım kafelerinde yüzü sokağa dönük sandalyelerine öğle aralarında doluşan Parisli kalabalık. Notre Dame, Louvre ve günbatımında rengi saydamlaşan Seine nehri. Hepsi Paris göğünün altında, hepsinin evi olmuş Paris. Art arda turist grupları geçiyor. Bu kalabalıkta birileri Louvre’da bilet kuyruğuna girecek. Birileri Rodin’le Camille’i düşünecek. Birileri Place des Vosges’de fransız balkonlarından birinde elinde kahve fincanıyla beliren Victor Hugo’yu görecek. Birileri Lüksemburg Bahçeleri’nde kitap okuyanlara imrenecek. Birileri Parislilerin “çabasız şıklığının” ne kadar çaba gerektirdiğini merak edecek. Birileri bir restuarantta gördüğü kötü muameleyi hevesle diğer anlatılanlarla birleştirip tanıdıklarına anlatacağı a’nı kollayacak. Birileri Notre Dame’ın Kamburu’nu anacak. Birileri de menüde telaffuzu korkutmayan bir şey ısmarlayıp şehir hayallerine dalacak. Peki ya Bay Samsa?

Paris’in öpüşen çiftlerinin, Montmarte’ın düşkün kafelerinin arasında bir akşam yemeği yiyorum. Bir veda yemeği…Gece trenine binmek için, gardaki kalabalıkların arasında yol alırken dünyanın küçüldüğünü hissediyorum. Gece karanlığında ilerleyen trenleri ağırlayan bu gar dünyanın çatısı sanki!

Gece treninde ağır ağır Paris’ten uzaklaşırken Bogart’ın sözünü anımsıyorum. “We’ll always have Paris!” (Paris hep bizim olacak). Gitmesek de gelmesek de bizim…

Not: Bay Samsa'dan ancak birilerinin yardımıyla kurtuldum. (Bekledim ama Kafka'ya dönüşmedi!) Montmartre'ın rutubetli köşelerinde hayatına devam ettiğini sanıyorum.

Yorumlar

  1. Ne zamandır Antoine Doinel'in adını duymamıştım. Burada okuyunca çok sevindim. Bence Paris yazısına cuk diye oturan bir isim.

    YanıtlaSil
  2. Antoine Doinel aslında kesinlikle kendine has bir blog yazısını hakeden bir karakter.
    Pek özlüyorum kendisini!

    YanıtlaSil
  3. gondermeleriyle hos bir Paris olmus tanidigim bir Paris:)

    YanıtlaSil
  4. demek benzer parislerde dolaşmışız beste;) ne güzel!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...