Ana içeriğe atla

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim...

Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler...

Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gittim, ondan ayrılıp Fatih - Eminönü civarında yürüdüm. Tezgahlarda satılan türlü türlü şeyler, küçücük dükkanlar, sokak ortasında laklak yapanlar, çalışanlar...Duvar yazılarını okudum, avlulara, çıkmaz sokaklara girdim çıktım, çocukları, kedileri seyrettim, fotoğraf çektim. Uzunca bir yürüyüştü. Bir kentin sokaklarında zihnimin yüklerinden azade özgürce dolaşabilmek. Al sana bir mutluluk tarifi Abidin.

İMÇ bloklarından birine girdim, çay ocağının fotoğrafını çekerken buyrun bir çayımızı için dedi işletmeci. Olur dedim, biraz fotoğraf çekeceğim, dönüşte uğrarım. Uğradığımda "sözünü tutan insanları çok takdir ediyorum" dedi. Onu atlatacağımı düşünmüştü herhalde. Oturdum iki bardak çay içtim, sohbet ettik. On yedi yıldır oradaymış. Kahveye kalmadım ki çok güzelmiş kahvesi. Bir dahaki sefere dedim. Bunu atlamamam lazım, söz verdim bir kere :) Bu arada çay gerçekten çok güzeldi. Şimdi çaycı beye söz verdim ama kendi kendime burayla ilgili bir söz vermiyorum. Yine de aradan geçen yıllara rağmen kendimi burada hiç yabancı hissetmedim. Öyle olur sanmıştım. İnsanın teklifsizce adım atacağı yerleri olmalı di mi?

Lorca şöyle diyor:
"Burada, bu akşam sazlıklarında
Ne garip Federico adında olmak."
Gerçekten ne garip, burada bu akşam vakti, sanal alemin sayısız sayfalarından birinde...Bütün bu sesler birbirine karışıyor. Coşkun Demir'in Bize Kalan Nedir diye çok sevdiğim bir şarkısı var:
"Sanki bir rüya gibi
Nedir böyle akıp giden
Sessizce yorgun bir ırmak gibi"
Bu yorgun ırmak metaforunu sevdim. Dipsiz göl vardı bir de. Acaba kimler hatırlıyor onu. Henüz göl olmadım, olur muyum, olunur mu bilmiyorum. Şimdilik yorgun ırmak diyelim:)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...