Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Müzikaller ve Küçük Mucizeler

Hollywood ’un alameti farikalarından söz edilecekse bence başta müzikal filmler gelmelidir. Bazılarında hikayeler biraz şerbetli, görüntüler fazla set işi gelebilir ama herkesin işini gücünü bırakıp sokakta dansetmeye başladığı, kırlara koşup şarkılar söylediği bir dünya temsili bile başlı başına kayda değerdir. Bu filmlerin " romantik komedi " diye tabir edilen, benim pek ısınamadığım türdekinden çok daha sahici bir iyimserlik taşıdığına inanıyorum. Danseden biri -çocukluktan bu yana- üzerimde "hipnotik" bir etki yaratmıştır. O yıllarda,  Fred Astaire ’in,  Gene Kelly ’nin ayak tıpırtılarının Amerika'daki en müthiş şey,  Fame (Şöhret)  dizisindeki okulun da gelmiş geçmiş en iyi okul olduğunu düşünürdüm. O okul kimbilir kaç kişiye ne hayaller kurdurmuştur? (İddia ediyorum  Leroy Johnson ’la dans hocasını izledikten sonra kafasına bir bandana takıp deliler gibi dans etmek isteyen bir milyon kişi bulurum!!!) Okullarda saçlarımızdan, ...

Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies des Cherbourg)

Cherbourg Şemsiyeleri ’ni ilk kez üniversite yıllarında, Kavaklıdere Sineması ’nda izlemiştim. Kavaklıdere'de arada bir eski filmlerin gösterimi olurdu. Yalnız gittiğim filmlerden biriydi, öyle son anda Tunalı'nın kalabalığından kaçıp girmiştim filme. Filmde her repliğin (“benzin süper mi olsun normal mi” gibi ifadelere varana kadar) şarkıyla söylenmesini çok yadırgamıştım. Evet, bu filmde herkes şarkı söyleyerek konuşuyordu! Filmin ortasına geldiğimde bile, bu tuhaf durumun sona ermesine dair bir beklenti içindeydim. Sinemadan çıktığımda filmi başkalarına anlatıp epey dalgasını geçmiştim. Sonra, ne olduysa oldu, sadece o pembe-mor tri-color renklerini hatırladıkça bile içimi sızlatan, yağmurlu günlerde güzelliğini, naifliğini anmadan geçemediğim bir film oluverdi. Seine kıyısındaki plakçılarda plağını sorup durdum.                          ...

Aleksandra (Alexandra)

Aleksander Sokurov'un  Aleksandra'sını geçen yıl film festivalinde izlemiştim. Filmin bence en etkileyeci yanı savaştan bir büyükanne ile askeri kampı biraraya getirerek bahsetmesiydi. Film, Aleksandra’nın, Çeçenistan'da bir askeri kamptaki torununu ziyaretini anlatıyor. Yolculuğun başından itibaren Aleksandra’yı bir grup askerin arasında görüyoruz. Askeri kampa varan Aleksandra, askerlerin, barakaların, tüfeklerin arasında dolaşıyor, "meraklı teyze" bakışlarıyla askerleri süzüyor. Bu komşu teyze, şüphesiz bu ortama yabancı bir varlık, bu tozlu ve kıraç araziye neredeyse bir ev hissini taşıyor, askerlere uzakta, eve dair bıraktıkları bir şeyleri hatırlatıyor. Gün boyunca canı istediği şekilde etrafta geziniyor, havadan şikayet ediyor, yorulur. Tüm askeri kuralların ve alt üst ilişkilerinin dışında bir yerde merak ettiklerini soruyor, kafasına koyduğunu yapıyor. Torunu Denis’in komutanına: “Hep bir şeyleri yıkmayı biliyorsunuz, bir şeyleri yapmayı ne zaman öğren...

"çiviler ağzına batmaz mı senin?"

İlköğretim yıllarının üzerinden uzun zaman geçse de zaman zaman okullarda okutulan kitapları, birtakım klişelerin tekrarlanıp tekrarlanmadığını merak ederim. Hala bayrak törenine geç kalan öğrenciler süklüm püklüm ayrı bir sıra mı oluşturur mesela? Karnede hala temizlik ve beslenme alışkanlığı notu verilir mi? Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıliyor muyuz hala? İçten içe, edebiyat gibi bir konunun bile hala birtakım yazarların "terbiyeci" yazılarına teslim edilmiş olduğunu düşünerek canım sıkılır. O yüzden herhalde, Türkçe kitaplarından geriye içimize dokunan çok az hikaye kalır. Benim için bir Karanfiller ve Domates Suyu'ndaki Kör Mustafa vardır, bir de Benim için, Refik Halit ’in “Eskici” adlı hikayesi bunlardan biridir. Beş yaşındaki Hasan , yetim kalınca İstanbul ’dan Mısır ’daki bir akrabasının yanına gönderilir. Uzun bir yolculukla bambaşka bir yere varır. Orada bildiği dilden bambaşka bir dille karşılaşır. Bir gün eve gelen bir eskici, aşınmış a...

Cimcime ve Dergilerin Hayatı

Virgül dergisi artık çıkmayacakmış. Sevdiğim dergilerin kapandığını duyunca üzülüyorum. İçten içe bir suçluluk da duyuyorum. Son zamanlarda ihmal ettiğimi düşünüyorum. Oysa ömrü pek uzun olamayan bu dergiler, kişisel yolculuklarımızın biricik tanıklarından. İlk hatırladığım dergi, evin gizli bir köşesinde bulduğum, biriktirilmiş Hey dergileri... (Niye “gizli köşe” bilmiyorum, belki de çocukluğun yasak dolaplar, gizli çekmecelerle örülü hayal gücü...) 7-8 yaşlarında olmalıyım. Dergileri bulduğum yerde oturup kalıyorum. Evin içinde başka bir dünya keşfeden her çocuk gibi. Sonra Milliyet Çocuk geliyor. Şehir gazozu ne ise Milliyet Çocuk da o benim için! Bir solukta okuyorum. En çok Cimcime’yi seviyorum, ilk önce mi okusam sona mı saklasam bir türlü karar veremiyorum. Cimcime içimde yer ediyor. Ardından ergenlik yıllarının Blue Jean ve Hey Girl dergileri geliyor. Blue Jean  taşra hayatına yabancı ( fazlaca "kuşe") bir dergi olsa da zaten tuh...

şiir - "somewhere i have never travelled"

Maç Sayısı ile ilgili yazarken aklıma en sevdiğim Woody Allen filmlerinden olan Hannah and Her Sisters ve e.e.cummings 'in bir şiiri geldi. Filmde, Michael Caine' in, Barbara Hershey 'e ilan-ı aşkı bu şiir aracılığıyla oluyordu. Caine , Hershey 'e cummings 'in bir kitabını hediye edip eve gidince bilmemkaçıncı sayfadaki şiiri okumasını istiyordu. "O şiir bana seni hatırlatıyor." İçinden güller, şehirler, dereler geçen bir şiir... SOMEWHERE I HAVE NEVER TRAVELLED somewhere i have never travelled, gladly beyond any experience, your eyes have their silence: in your most frail gesture are things which enclose me, or which i cannot touch because they are too near your slightest look easily will unclose me though i have closed myself as fingers, you open always petal by petal myself as Spring opens (touching skilfully, mysteriously) her first rose or if your wish be to close me, i and my life will shut very beautifully, suddenly, as whe...

Maç Sayısı (Match Point) - Raskolnikov Londra'da

Woody Allen , filmlerinde karakterlerini konuşturur da konuşturur. (Woody Yay Burcu insanı!) Bu nevrotik karakterler ya terapistlerine dertlenirler, ya da New York sokaklarında, müzelerde, sergilerde, büyük kanvas tabloların önünde, akşam yemeklerinde, kokteyllerde konuşurlar habire. Kimilerine bu lafazanlık fenalık getirir. Oysa tipik nevrotik şehirli insanın kendini fazlaca önemsemesi, kendini anlatma derdidir işte bunlar. Woody ’in karakterlerini kırda bayırda filan göremeyiz, fantezi olsun diye bir piknik yaptıkları bile vaki değildir . Hatta neredeyse New York dışına adım atmazlar. (Atınca da Annie Hall ’deki Alvy gibi sudan çıkmış balığa dönerler. Alvy araba kullanmaz. Sevgilisi Annie'ye de, “ Tek kültürel avantajın kırmızı ışıkta sağa dönmek olduğu bir şehirde yaşamak istemiyorum ,” der) New York, Woody Allen ’ın habitatıdır. Karakterlerinin mutsuzlukları aklıma hep Dostoyevsky ’nin ettiği bir sözü getirir: “ İnsan mutsuzluğunun nedeni mutlu olduğunun farkında olmay...