bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısındaBunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar!
Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Önceleri elimde bir defter gördüğüm her şeyi yazıyordum. Ağaçları, sokakları, dükkanları. Metronun o çiğ ışığı altında herkesin olduğundan hastalıklı görünen yüzleri, otobüslere zar zor taşınmış, kendinden vazgeçmiş insan hayaletlerini. Sanki otobüs hiç durmasa, başka bir yola direksiyon kırsa hepimiz orada öylece oturmaya devam edecektik. Bir otobüs insan, bir otoriteye teslim olmaya hazırdık. (Hatta çoktan olmuştuk...)

Bir süre sonra iki yol arkadaşım oldu. Birisi İranlı bir çocuktu. Göçmen hayatı süren herkes gibi kafası karışıktı. Annesiyle yaşıyordu. Annesinin İngilizce öğrenmek istememesi, oradaki hayatın kıyısında durmaya kararlı hali onu çok düşündürüyordu. Yüzünde, oraya bir ödev gibi yapışıp kalmış, kendini, çevresindekileri, belki de en çok annesini ikna etmeye çalışan bir neşe vardı. Bir başka yol arkadaşım ülkeye yeni gelmiş Çinli bir kadındı. İlk günden uzun bir sohbete dalmıştık. Hiç unutmam, üzerindeki kıyafetten dolayı özür dilemişti benden. Daha eşyalarımı yerleştiremedim demişti. Bu mahcubiyet karşısında boğazım düğümlenmişti. Dünya ne zamandır bu kadar zalim bir yer?

Bu karlı günlerde ikinci otobüsü kaçırmışsam başka bir otobüsle tuhaf bir yoldan gidiyor, kocaman bir arsayı boydan boya yürüyerek geçmek zorunda kalıyordum. Karlara bata çıka ilerlerken söylene söylene "kış neden var?" diyordum. Yolun yarısından sonra da artık kardanalkım halime gülmeye başlıyordum.

O göçmen şehrinin bilinçaltında pek çok ayrılık hikayesinin ve zalim kışın travmaları geziniyordu işte. O hafta sonu güzel bir hava bekleniyorsa bunu gün içinde en az on kişiden duyuyordum.Hep birlikte kıyameti bekliyorduk da bize bu hafta sonu gelmeyeceğine dair bir müjde veriliyordu sanki.

O ışıksız sabahlarda karşınıza çıkan en güzel şey, sabah ışıklarını yakmış kafelerdi. Bizi ancak taze kahve ve fırından yeni çıkmış kurabiye kokusu hayata döndürebilirdi!!!

Raymond Carver'ın nefis bir hikayesi vardır."A Small Good Thing".** Çocuklarını kaybetmiş bir çifti anlatır. Bu hazin olayın ardından bir kafeye giderler sabahın çok erken bir vaktinde. Kafe daha açılmamıştır. Bu çift kafenin sahibine "çocuğumuz öldü" der. Adam onları içeri alır, birlikte otururlar. Sıcak kahveyle tarçınlı çörek yerler. Bu kokuların koruyuculuğuna sığınan çift oradan gitmeyi akıllarına getirmezler. Kafenin sahibi içinden der ki "iyi ki çiçekçi değilim de bu işi yapıyorum. Çiçek kokusundan çok daha güzel bu çörek kokusu. İnsanlara yiyecek sunmak güzel!"

Peter Greenaway Tuval Bedenler (Pillow Book) filminde şöyle diyordu. "Edebiyatın ve tenin zevkleri. Her zaman güvenilir olan şeyler." der. Ben de şöyle diyorum. Kahve ve kurabiye kokusu (ve hikayeler)! Belki de kış bu yüzden var.

Herkese bir kahve! Sevilmeyen işlere, ayakkabıdaki taşlara karşı.

* Yalçın Ergir'in tabiri.
**Güzel Küçük Bir Şey". Short Cuts filminde yer alan hikayelerden biriydi.




Yorumlar

  1. ah sen de bendensin! kahve, kurabiye ve kitap üçlüsü :))

    YanıtlaSil
  2. sevgili alkım,
    bazen öyle şeyler yazıyorsun ki seninle çocukluk arkadaşı olduğumuzu düşüneceğim neredeyse.
    hikayelerinin birilerine en az bu kahve ve kurabiye kokusu kadar iyi geldiğini bilmeni isterim.
    işini sevmeyen bir v.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ne tuhaf sevgili v.! ben de daha bugün aynen bu tanımı kullanmıştım birisi için ve güzel hislerle söylenmiş bir söz olduğunu biliyorum. çok teşekkür ederim.

      Sil
  3. Gözlerim doldu yazını okurken. Cohen'in Winter Lady'sini bulup çıkardım bir yerlerden, onu dinledim, düşündüm. "Dünya ne zamandır bu kadar zalim bir yer?", bu soru ağır geldi.

    Gölgesizler romanında devamlı sorulan bir soru vardır; kar neden yağar? Ben bu soruya çok takılmamıştım, hatta bu cümleyle romanı özetleyenler hoşuma gitmez, sevmem bir noktaya saplanmayı, ama senin yazını okurken aklımda devamlı bu cümle vardı. Kış neden var, ne zor bir soru, çok sert.

    After Hours filmi çok güzeldir, ben defalarca seyrettim o filmi, orada kahramanımız türlü türlü maceralar ve zorluklar atlattığı bir New York gecesinin sonlarına doğru bir kafeye uğrar. Belki bizim bildiğimiz ve anladığımız şekilde rahatlatıcı olmaz onun bu kafe ziyareti, ama (film seyrettiğim en güzel komedilerden biri, ve seyrettiysen bilirsin ana karakterin başına her türlü terslik geliyor film boyunca;)) yine de kafenin rahatlatıcılığını, huzur veren sarı ışığını biz seyirciler derinden hissederiz.

    Peter Greenaway'i zaten sevmem de, şimdi sana katılmamın bununla ilgisi yok Alkımcığım, haklısın, onun için senin gibi düşünüyorum; kahve, kurabiye ve hikâyeler her şeye yeter ve belki kış sadece onlar olsun diye var;)

    Yazı için teşekkürler, çok iyi geldi. Şarkıyı da ben hediye edeyim;

    http://www.youtube.com/watch?v=YxgIfd_tSJQ

    Sevgiler.
    --------------

    p.s.: Ayakkabıdaki küçük taş, ne kadar etkileyici bir metafor, bayıldım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine, şu anda şarkımı dinliyorum. Tam gece şarkısı, mırıl mırıl. Çok teşekkür ederim!
      Gölgesizler'de kar neden yağar diye sorduğunu sen söyleyince hatırladım. Orada kar yağdığını bile unutmuşum. Ben Gölgesizler deyince muhtarın odası ve berber dükkanı geliverdi gözümün önüne. Kitaplardan, filmlerden aklımızda kalanlar ne ilginç şeyler oluyor. Kış neden var'ı ben de şarkıyı dinlerken düşünmeye başladım...Yoksa belki de sormak aklıma gelmezdi.

      After Hours'u izlemiştim. (Scoersese'nin erken dönem filmlerinde mizah daha mı baskın acaba diye düşündüm şimdi.) Rosanna Arquette ile gittiği "diner" tarzı yeri hatırlıyorum ama senin sözettiğin o değil herhalde. Bende de bu Carver hikayesi çok yer etmiş. Hatta muhtemelen ben kafamda ayrı bir süsledim hikayeyi:)

      Greenaway'i de atlamayayım. Bana üniversitedeki mimarlık hocalarımı anımsatır. (Zaten mimarlık eğitimi görmüş o da.) Nasıl bir öğrencilik hayatım olduğunu sen düşün artık!

      Çok sevgiler.

      P.S. Ayakkabıdaki küçük taş metaforunu bana yazıştığım bir arkadaşım hatırlattı. Kendisini burada tekrar anayım.

      Sil
  4. ;)

    Peki madem lafını ettik Peter Greenaway'in, neden sevmem, hemen kısaca anlatayım. Bir sözünü duymuştum eskiden; "sıradan insanların sıradan sorunlarını işleyen bir Ken Loach filmi izleyeceğime, oturup komşularımı izlerim, bu daha cazip" gibi bir şeydi. Ben Ken Loach'a laf söyletmem Alkımcığım, kimse dokunamaz benim yönetmenime;) Bu arada beyefendi böyle küçümseme tınılı konuşurken, Kieslowski de şöyle dermiş; "ben asla başka birinin asistanı olmak istemedim, ama Ken Loach bana böyle bir teklifte bulunsa, büyük bir memnuniyetle ona kahve yapardım."


    Ya işte böyle, akil adamın hâli başka oluyor tabii;p Greenaway'in filmlerini de zorlama buluyorum ayrıca, sevmiyorum. Ne çok doluymuşum yahu!;)

    Sevgiler benden, iyi geceler.

    YanıtlaSil
  5. Aaa bak sen edepsize! Hakikaten edepsizce. Bu egosu şişkin adamlar bazen sırf bir sansasyon için de böyle abuk subuk konuşabiliyorlar. Bkz. Trier.
    Ken Loach'u ben de çok severim, her filmini bayıla bayıla tekrar izleyebilirim. Benim için özel olan iki filmi Riff Raff (Ayaktakımı) ve Kes (bunu senin de çok sevdiğini biliyorum.
    Peter Greenaway’i ise fazla mühendis bulurum. Tasarıma/biçime fazla takılıp kalmış, bir şeyleri (duygu?) kaçırır bu yüzden. Filmlerini tasarım filmiymiş gibi izliyorum. (Zorlama mı, evet insanı çatlatacak derecede zorlama.) Tasarımcılara kalsa kendi zevklerine göre bütün dünyayı tasarlamak isterler. Var öyleleri, gökdelenler yapıyor ve illla perdene ben karar vereceğim diyor. Kibir ve delilik!
    Sevgiler Justine! Güzel bir gün diliyorum sana.

    YanıtlaSil
  6. Berlin günlerim geldi aklıma. İklim ne önemliymiş meğer. Burada yaşarken (İzmir) o kadar farkında değildim. Almanya'ya gittiğimde kışın beni gitgide mutsuzluğa sürüklediğini gördüm. Ben de kendimce oyunlar buluyordum. Ve dediğin gibi evet kahve, kurabiye hep imdadıma yetişiyordu. Ama yok, kış memleketlerinde yaşayamayacağıma karar verdim ben.

    Şarkıya katılıyorum. Gerçekten "kış neden var????"

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sema-zen, ben de Toronto'da yaşarken iki şeyin benim için önemini farketmiştim: İklim ve dağlar. Ontario eyaleti (yaklaşık türkiye kadar büyük bir coğrafya) dümdüz bir yer. Dağları, Torosları çok özlemiştim.
      Bir ay önceki gezide kıştan yaza geçince farkettim. Yaz bir şehrin ruh halini nasıl da değiştiriyor. Bir kere sokaklar çok şenlikli oluyor. Kış daha bir içe kapanma ve kendinle uğraşma mevsimi. O da olsun bence. Ama çok uzun sürmesin:)

      Sil
  7. Merhaba,

    Peter Greenaway'in Aşçı,hırsız , karısı, ve sevgilisi filmini çok beğenmiştim. İzlediğim binlerce film arasında beni etkileyen sayılı filmlerden diyebilirim. Diğer filmleri biraz zorlama gelmişti. Ama biçimsel sınırları zorlamak ta estetik zevkimizi geliştirmeye yada ruhumuza eziyet etmeye hizmet etmez mi.:)

    Yazınızı okurken sanki Torontoda sizinle aynı otobüste aynı deneyimleri yaşar gibi hissettim.

    sevgiler
    beyhan

    YanıtlaSil
  8. Sevgili Beyhan,
    O filmi ben de iki kere izlemiştim. İnsanın zihnine kazınan bir film. Bir filmini seçsem sanırım ben de onu seçerdim. Fakat Greenaway'de bana hep uzak gelen bir tavır var. O da biçimin her şeyin önünde olması. Öyle olunca karakterler filan da bir hikayenin değil de bir tasarımın parçası oluyor sanki. "The yönetmen" hikayenin karakterlerini zapturapt altına alıyor. (Ben karakterlerin özgür bırakıldıkları filmleri seviyorum. Bu hafta sonu nefis bir film izledim ve bu özelliğine özellikle, bayıldım. "Cumartesi Gecesi ve Pazar Sabahı".)Greenaway simetri hastası mesela. Özellikle aşçı,uşak filminde bu çok hissedilir.

    Aşçı, uşak filmi sana neler hissettirdi merak ettim. Filmi bu kadar iyi hatırlamama da hayret ettim şimdi. Belki bir gün bu konuda bir şeyler karalarım. Güzel tartışmalara yol açıyor. Teşekkürler özellikle bunun için.

    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  9. yazıyı okudum ve daldım gittim... ne yalan söyleyeyim bir şeyler karalayacak enerjim yok, kendimle ilgileniyorum ve sanırım bu yazı sayesinde iyi hissediyorum.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de bu yorumu okuyunca daldım gittim. bu enerjisizlik hali tanışık olduğum bir durum. hiç uzak değil. güzel yanı kalıcı olmaması. geçiyor olması. bu ayakabıdaki taş ifadesi bana iyi geldi. bir süre bunu hatırlayacağım.
      kendini iyi hissetmene aracı olmama sevindim! teşekkür ederim.
      woody'li yeni yazılarında görüşmek üzere!
      sevgiler.
      p.s. woody'siz de olur tabii, kendisi tanışmamıza vesile olmuştu diye öyle dedim:)

      Sil
    2. o vakit ikimize de hoş düşler olsun Alkım ve kaybettiğimiz tüm enerji Woody'ye gitsin, kendini bir de bizim sayemizde iyi hissetsin ;)

      (Midnight in Paris geliyor en yakın zamanda:)

      Hoş düş :)

      Sil
    3. Eyvah, Midnight in Paris'i izlemedim ben daha. Bir ara izleyeyim o halde:)

      Sil
  10. alkım,

    bir kış günü, yorgun argın koltuğa, arkana yaslanıp, ayakkabının içindeki küçük taşı çıkarmış gibi bir rahatlamayla derin nefes alırken, yazına rastlamak, içine dala dala okumak öyle iyi hissettirdi ki. kahve de elimde:)

    sen toronto günlerinden bahsederken, ve metro arkadaşlarından; kendini o yabancı şehre teslim etmemek için dil öğrenmemekte inat eden annesi olan iran'lı çocuk ve çinli kadından... senin andığın filmi izlemedim, ama benim aklıma karin albou'nun "la petite jérusalem" filmi geldi. orada paris'in banliyösünde yaşayan doğulu göçmenler ve yaşadıkları, senin çok çok güzel anlattığın ayrılık acısıyla, yabancı mahcubiyetiyle, onca zalimliğe inat oralı olmama direnciyle, sadece dünyanın başka yerlerinden gelip orada buluşmanın verdiği birbirine sarılma, destek çıkma duygusuyla geçen zor bir hayat.

    çok iyi geldi tüm bu anlattıkların. bu yazın. teşekkürler alkım. sevgiler çok.

    YanıtlaSil
  11. aglea,
    kahvenle filan ne iyi ettin de geldin:)

    toronto'da hakikaten hemen herkesin bir ayrılık hikayesi vardı. kimilerini hatırladıkça hala gözlerim dolar. sanırım en dokunaklı, kırılgan insanlık halleriyle birebir orada karşılaştım ben. (burada tuhaf bir yalıtılmışlık var. bazı insanlarla karşı karşıya gelmiyorsun bile.) dünyanın dört bir yanından gelmiş onca insanın kişisel tarihleriyle hemen hiç bir bağı olmayan bir yerde kendilerine bir hayat kurma çabaları. çok dertli bir konu bu...satırlarca yazabilirim. öyle hissediyorum.

    sözettiğin filmi merak ettim, web'de biraz baktım. ismini bile bilmiyordum. benim aklıma yakın zamanda izlediğim üç mülteci kadını anlatan das fraulein (andrea staka) filmi geliyor. Bir de çok eskilerden moonlighting (jerzy skolimowski) vardır. çok etkilemişti beni.
    benden de sana sevgiler ve iyi dinlenmeler:)

    YanıtlaSil
  12. Merhaba,

    yanıtlaya bastım ama çalışmadı. şirketin net sorunlari:)

    Aşçı,hırsız , .. filmini izleyelei çok oldu tabii. Sen sorunca hatırlamaya çalıştım. Galiba en etkili olan kapitalimiz/sistemin her ne dersen de görünenle/görünmeyeni çok iyi vermişti. Lokantada/mutfak tamamen farklı renkte, sesteydi. Lokantanın aydınlık beyaz sakin görünütüsünün ardında müthiş bir emek/sömürü/hayvan katliamı-o et görüntüleri.
    Ve tabii son sahne. aşk. intikam. tüm açgözlülüğün vardığı son nokta.

    Ddaha düşünülebilir/konuşulabilir. Biraz mesii bitimin arasına sıkıştırdım.

    sevgiler
    beyhan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beyhan Merhaba,
      Bugün web'de genel bir teknik sıkıntı olmuş olabilir. Yorum da yazılmıyormuş sanırım.
      Sen yazınca unuttuğum kısımlarını da hatırladım. Biz filmi bir ders için izlemiştik. Pek çok anlam atfedilmişti. Thatcher dönemini anlattığı dahi söylenmişti. Hayvanların öldürülmesini unutmuştum. Bir de ürpertici beyazlıktaki tuvalet kısımları vardı. Aslında sinemadan çok resme yakın gördüm şimdi filmi. Kırmızılar, beyazlar...Ben adamı çok tahammül edilmez bulmuştum. Baştan sona konuşmuştu adam.
      Düşünüyorum da yemekten yola çıkıp tüm insanlık trajedisi anlatılabilir. Büyük Tıkınma filmi geldi aklıma. Bu filmleri izleyip iştahını korumak çok zor.
      Neyse, kurabiyelerimi savunayım ben yine de:)İyi geceler diliyorum sana.

      Sil
  13. Ah o ofislerde neredeyse 20 yıl geçirdim ben Alkım. Gün boyu oturarak, hava alamadan, güneşte şöyle bir yürüyüş bile yapamadan çabalar çabalarsın. 9-10 hatta 15-16 saat. Yanlış bir şeyler olduğu kesin de kimsenin pek bir şey yapmadığı düşünülürse şikayetçi olan az demek ki. Hele kışın daha da ağır gelir o ortamlar, karanlıkta evden çıkar, karanlıkta dönersin. İnsan fizyolojisine ne kadar da aykırı aslında. Hep birlikte çıldırmış olmalıyız. Sen daha önce ne güzel ifade etmiştin, birileri bizi izleyip gülüyor olmalı.
    Toronto'nun kışı sanırım beni aşar. İstanbul'a taşınalı beri Ankara kışları bile çok zor geliyor bana. Burada hiç olmazsa iki soğuk arası bir mola oluyor bir kaç gün, güneşte oturup keyif yapabiliyorsun.
    Yaşasın kahve ve kurabiye diye bitireyim o zaman, yoksa nasıl geçerdi kış ?

    YanıtlaSil
  14. Işın haklısın, topluca delirmiş olmalıyız. Bertrand Russell'ın muhteşem bir topluiğne örneği vardır. O da öyle der en sonunda. "Bundan daha büyük delilik düşünülebilir mi?"
    Oturarak, hava almadan, güneş görmeden...Nasıl da klostrofobik değil mi?

    Ankara'da mezun olur olmaz bir iş bulmuştum ben de. Penceresi olmayan bir odada çalışıyordum. Of, nasıl iç karartıcıydı. Her gün iş çıkışı, "yetişkin" hayatı ile ilgili pek iyimser olmayan:) düşünceler içinde eve gelirdim. Orada en fazla bir ay dayanabilmiştim.

    Ankara'nın kışı bana da zor geliyor şimdi. Uzun olmamalı kış. Hakimiyetini ilan etmemeli. Şefkatli olmalı ve gideceği zaman geldiğinde çok da oyalanmamalı. Benim de kış hakkındaki düşüncem budur:)

    YanıtlaSil
  15. Kesinlikle... Kahve ve kurabiye kışa renk ve tat katıyorlar..

    YanıtlaSil
  16. alkım yazını şimdi fark ettim, nerelerdeymişim ki ben:) yazdıklarını yeniden yaşadım adeta, o yollardan geçtim, o insanlarla konuştum, o sevilmeyen işlerde ruhum daraldı. sonra eskilere gittim, bir keresinde krakow’dan varşova’ya gece treniyle geçmiş, sabah olmak üzereyken varşova’ya varmıştık, çok soğuktu, daha kafeler açılmamıştı, kafelerin açılmasını beklerken dolaşmıştık, açılınca da bir kafede oturmuştuk, herkes kahve alıp çıkıyor işe gidiyordu, bizse uçak saatine kadar vakit geçiriyor, şaşkın şaşkın etrafa bakınıyorduk, o kafeyi, o anı hatırladım, masal gibi. bir de ahmet hamdi tanpınar’ın beş şehir kitabı geldi aklıma, orada da böyle şehirler hatıralarla karışır, hüzne rağmen güzel bir rüyadan uyanmış gibi olur insan, bu yazıyı okuyunca da öyle oldum, güzel bir rüyadan uyanmışım annem gelmiş, beni kahvaltıya çağırmış gibi.
    a.hamdi tanpınar’la bitireyim. “En iyisi, bırakalım hâtıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulâsa günümüze eklenen bir şey olur.”

    YanıtlaSil
  17. zerka, tanpınar'ın sözünü çok sevdim. çok güzel!
    beş şehir'den daha önce bahsettiğini hatırlıyorum. aslında çok okumak istediğim bir kitap. öte yandan da bekletiyorum. (küçükken de öyle yapardım. gofretleri bekletirdim. ona benzer bir şey:)
    bir de farkında mısın ne zamandır tren konuşmalarıdır gidiyor. bir tren yolculuğu farz oldu!
    sevgiler,

    YanıtlaSil
  18. tren deyince, a.hamdi tanpınar'ın "bir tren yolculuğu" öyküsünü okudum geçenlerde, çok güzeldi, filmi de varmış ama ben izlemedim.
    bir de gofretleri biz de bekletirdik, hatta kuzenlerimle bir kız erkek gruplaşması vardı aramızda, onlar hemen yerdi biz bekletip sonradan yerdik gıcıklığına:) bir de kurabiye, pasta kaçırmalar olurdu:) kalabalık olmak ne güzeldi.
    tren, otobüs, uçak, şu sıralar her vasıtayla yolculuğa varım:)

    YanıtlaSil
  19. zerka, gofretler konusunda kardeşimle didişirdik biz de. o hemen yerdi ve benimkisine göz dikerdi:)kuzenlerle bir arada olmak güzeldi hakikaten. benim çocukluğum da kuzenlerle bir arada geçti.
    tanpınar'ın öyküsünü ben de bulup okuyacağım mutlaka. hem tanpınar, hem tren yolculuğu, kaçıramam!
    aklıma şu anda çılgın bir fikir geldi. blog arkadaşlarıyla bir tren yolculuğu fikri. ilginç olmaz mı? benim tren yolculuğundaki rekorum otuz altı saat bu arada. herkes yolculuğun sonuna doğru homurdanmaya başlamıştı. bense gayet memnundum halimden. şmdi biraz gözümde büyüdü ama o saatler, itiraf edeyim.
    çok sevgiler.

    YanıtlaSil
  20. şahane bir fikir bu, düşüncesi bile heyecan verici:) ben sanırım o kadar uzun süreli yolculuk yapmadım, ama üniversitedeyken beş gün boyunca karadeniz'i gezmiştik, çok az uykuyla ve neredeyse hep yollardaydık, gerçi şimdi olsa zorlanırım herhalde, çünkü o zamanlara göre çok daha mıymıntı ve müşkülpesent biri oldum:) ama yolculuklarda farklı bir enerji geliyor, uzun süreli bir tren yolculuğuna keyifle katılırım:)

    YanıtlaSil
  21. Merhaba Alkım, merhaba Zerka,

    Tanpınar'ın Hikayeler kitabını almıştım daha önce ama sadece Acıbadem'deki Köşk'ü okumuştum. Şimdi baktım, "bir tren yolculuğu"nu gördüm. Çok sevindim, hemen bu gece okumalıyım. Bahsettiğin için çok teşekkürler Zerka. Tren yolculuğu fikri ne güzel Alkım, hiç de çılgın değil :) Şu aralar çok istiyorum tren yolculuğu yapmayı. Otobüsle 16 saatlik rekorum var. Trende de bir 24 saat yapabilirim herhalde. Giderseniz beni de alır mısınız ?

    YanıtlaSil
  22. Zerka, Işın, ben varım:) Bahar vakti bir tren yolculuğu ne güzel olur. Ben de heyecanlandım şimdi. Kolumuzun altına da Tanpınar'ın kitabını alırız ki birbirimizi tanıyalım:) Çok mu film seyretmişim, ne?

    YanıtlaSil
  23. ne demek, asıl ben sevindim, kitap okumak zaten çok sevdiğim bir şey, bir de böyle birlikte okumak, konuşmak, paylaşmak kat be kat güzelmiş. hem o nasıl soruymuş ışın, sensiz olur mu hiç?:)
    kolumuzun altında tanpınar kitabı şahaneymiş alkım:) hatta bir "trende okuma listesi" mi hazırlasak, ya da hiç okumasak hep konuşsak.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. trende okuma listesi hazırlama fikrini sevdim zerka. ben hayal kurmaya başladım bu arada:)

      Sil
  24. Toronto'da yaşamak. Çok cazip geldi şu an nedense. Metrodan sonra iki otobüse binmeye de razıyım :)

    YanıtlaSil
  25. konomashii, bana da zaman zaman cazip görünüyor orada yaşamak. en çok da haberleri izleyio okuduktan sonra:)yorucu bir ülke bizimkisi...dediğin gibi iki otobüs filan bunun yanında hiç kalır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bu ülke saçmalıkları yüzünden an'ı yaşayamıyoruz adeta. hep bir şeylere sinirleniyor ve üzülüyoruz. gitgide kötü bir hal alıyor sistem ve dur dahi diyebimiyoruz.

      bu arada bayıldım bu yanıtla formuna, çalabilir miyim ki?

      Sil
    2. konomashii, bu yanıtla formu blogspotların hepsinde var bildiğim kadarıyla. sende de vardır mutlaka.

      Sil
  26. bu kış yazılarını (öncekiler de) tekrar tekrar okudum. berkes'in şarkısı eşliğinde okumak ayrı bir keyifti. teşekkürler alkım.

    YanıtlaSil
  27. liverpool, aslında kış yazılarıyla vedalaşmaya can atıyorum ama ne yazık ki kış çok ağırdan alıyor:)

    YanıtlaSil
  28. Alkım! Yazın bir harika, alıp götürüyor insanı. Bir kitaptan alıntı gibi, ellerine sağlık. Bu arada, kurabıye, kahve harika bir ikili. Bu ikiliye bir battaniye ve kitap da eklendimi, tamam!

    YanıtlaSil
  29. Teşekkür ederim Gözde. Kışın son yazısı olsun istemiştim, sanırım öyle oldu da:)

    YanıtlaSil
  30. Çok güzel, sıcacık yazılar, blogunla tanıştığıma memnun oldum! Hayattan küçük bir kesit okurken karşıma Raymond Carver'in çıkıvermesi... Çok güzel, devam et...

    YanıtlaSil
  31. Teşekkür edeerim. Ben de memnun oldum tanıştığımıza. Carver harika, çok seviyorum hikayelerini...
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  32. Bir yaz çocuğu olarak,oldum olası kışı sevmezken,şöyle bir düşündüm de en çok kalp yaralarım sızlarken kışı sorgulama hallerim ağır basardı...Hatta kendine acımayı seven biri olarak ve depresif hallerimden garip bir de haz duyarak ( ağlarken yaşlı gözlerine ve kızarmış sümüklü burunlarına aynada baka baka ağlamaya ,iç çekmelere devam eden çocuklar misali) o bembeyaz o ürperten sessizlikte kar yağdığında kocaman balkonuma çıkardım üstüme hiçbirşey almadan hem de ...Üşüyüp perişan olmak için...
    Yazını okuyunca nedense ivedilikle :) depresif günlerime gittim bu yüzden Alkım...
    Kışı hiç sevmem ben...Bu yüzdendir ki İngiltere ye göçümüzü hep erteleriz,belki de yumurtalar beklemedeyiz kapıya dayanacak :)
    Ve sonunda kurabiye kokusu,ahh o kahve kokusu...
    Ben " öğretiyorum ",en sevdiğim şeylerin başında gelirken bir de işim oluvermesi tadından yenmeyen bir şey! Ama gel gör ki,bu ülkede öğretirken mutluluklarına biraz ket vuruyor insan.
    İşte tam da böyle öğretmeye hazırlıklar yaptığımız sabahlardayken bu günlerde, aydınlık yazsonu sabahlarında da olsak, sıkıcı olduğundan süreç güzel geliyor kurtarıcı bir kahvenin masamda beni beklemesi...Şükran duyuyorum,bir burnum olduğu için ve işe yaradığı için üstelik tam da bu zamanlarda :)
    okudukça ben,yazmadan duramıyorum Alkım...
    burası ,bu tam da durduğum yer,bu yazılar bir H A R İ K A ! ! !
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Delikız, seninle konuşmak çok güzel. Biraz önce başka bir yorumda yazdım, yazdıklarını okurken ortak bir çocukluğu yaşadığımızı düşündüm. Ne tuhaf değil mi?
      Aynaya bakıp ağlayan, ağlamasını izlemekten haz duyan, o hazla daha da içli ağlayan (kesin psikolojide bir acayipliğe işaret ediyordur;) kız benim! Bazen çocukluk hallerime çok gülüyorum ama o kız bir yerlerde duruyor yine de işte.
      Kış uzadı mı, haftalarca tepemizde ağır bir gökyüzüyle kaldık mı sevmiyorum kışı ben de. (İngiltere'de yaşamak bana da zor gelebilirdi. Soğuktan ziyade güneşsizlikten.) Ama genel olarak kış mevsiminin (daha çok güz mü demeli?) içe kapanma, biraz kendine dönme halini seviyorum. Yaz buna uygun bir mevsim değil. Serin havalarda üzerine bir hırka alma halini bile seviyorum. Bir şeylerin seni sarıp sarmalaması, kendini sıcakta hissetmek güzel!

      Mesleğini annemden, kuzenlerimden biliyorum. Annem o kadar aşkla yapardı ki büyüyünce ne olacağımdan adım gibi emindim. Fakat başka bir yola gittim işte.

      Bir de, sen yaz bence! Çok güzel dile getiriyorsun, insan karşısında yazmadan, anlatmadan duramıyor. Hep yaz:)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı