bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender, Çetin ve Nihal.
Biri göbekli, biri kel, biri Nihal.
Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci.
Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci.

Ender’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var.

Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan" Ender ve Çetin  “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak antenler, çöp kamyonları, boyası dökülmüş apartmanlar.  Sürekli bir yerlerde ölen hayvanlar var. Kediler, sincaplar, köpekler, kuşlar... Hayat öyle gider işte. Birileri ölür, birileri başlar. Birileri fasulye ayıklar, birileri aşık olur, birileri halı sahada -çift kale- maç yapar.

Ender’le Çetin lise yıllarından beri arkadaş. Konuşmaya “Hatırlar mısın” diye başlayanlardan. Sanki, çok sevdikleri bir yemeğin hiç ekşimemesi için sırt sırta vermiş gibiler. Dünyaya karşı sırt sırta vermişler. Evde habire yemek yaparlar. Ki yemek yapmak biraz da duyuları harekete geçirme ve bir güzelliği elde tutma çabası. Elmanın elimizde kalan yuvarlaklığı; dereotu, fesleğen kokusu; tavada cızırdayan soğan; demlenen çay; mandalina kabuğu....Ne yazıktır ki yemekler ekşir! (Akreple yelkovan sinsidir) Biz yaşlanırız, ellerimiz yaşlanır.

Uzun zamandır tanıyıp birbirinize tutunduğunuz arkadaşlarınız vardır. Birbirinizin büyümesine tanık olursunuz. Sizi “ham” yapmaya hazır bir dünyadan aldığınız sıyrıkları, “uf”ları gösterirsiniz birbirinize. Belki birbirinize borçlu olduğunuz, sonradan bir fıkraya dönüşen küçük sıyrıklar da vardır. Kabuk altındaki yaraların geçmişini bilirsiniz. Birbirinizin sızılar tarihi olursunuz, karşı karşıyayken yalansız, kabuksuz bakışırsınız. Bir yanınız onunla hep çocuk kalır. Sanki savrulmamak için birbirinize daha sıkı sarılırsınız. Araya bir ayrılık girer bazen. Bir araya geldiğinizde sanki herhangi bir şey aranızdaki o sırça uyumu incitecekmiş gibi bir duyguyla birlikte, o “yeni hayat haritasında” kendi yerinizi ararsınız. Tarihte bir coğrafya yolculuğu gibi. Hangi karalar birleşmiş, hangi buzlar erimiş, hangi sular çekilmiş? Tortul kayalar, püskürük kayalar...

Ben Barış Bıçakçı'nın bu kitabını bir arkadaşlık hikayesi olarak okudum. Bana kalırsa anlatılan Nihal’e aşkları değil arkadaşlıklarıydı ve belki bu yüzden bu kadar dokunaklıydı. Bizim Büyük Çaresizliğimiz der kitapta Ender,  top oynayan o çocukların -sokaktan bağırışları gelir- arasında olamamak.

Bir yandan da canınız sokakta top oynamak ister (Benim on üç yaşındayken kovulmuşluğum var salıncaktan, oyundan. Bkz. Belediye Parkında Kafka) Ama işte hayat gitgide bir sorumluluklar alanı olur, kaleler boş kalır.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, top oynayacağımız bir dünya yaratamamış olmak olabilir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir "imkana sarılmak"* olabilir. Bütün bu kurgu bizim büyük çaresizliğimiz olabilir.
(Ve neyse ki çay diye bir şey var. Neyse ki çay var...) 

*Resim : Friends - Jerry Weiss

Yorumlar

  1. Çok güzel yazmışşsın yine! Özellikle uzun süredir birbirini tanıyan arkadaşları anlattığın kısma bayıldım. Hayatı güzelleştiren böyle arkadaşların varlığı işte!

    Ben de bu kitabı arkadaşlığın hikayesi olarak okudum. Özellikle de sonu çok dokunaklı geldi (itiraf ediyorum, ağlamış bile olabilirim:)). Senin söylediğin ekşime durumu bu arkadaşlıkta hiç olmayacakmış gibiydi, birlikte yaşlanma hayali hayal değil, sarsılmaz gerçeklikti sanki. Şiir ve şarkı da çok güzelmiş!

    YanıtlaSil
  2. birkaç gün önce filmini izlemiştim ben de. çok özendim o arkadaşlığa, o en zor, en sıkıntılı dönemde bile birbirlerine hiç tereddüt etmeden tutunmaları.
    kitabı okumadım ama sinek ısırıklarının müellifi'ni okumuş çok beğenmiştim, o kitaptakine benzer bir atmosfer bu filmde de vardı zaten, ankara, soğuk, apartman, ev, kitaplar, arkadaşlık. ukala ukala birkaç kelimede özetlemiş gibi oldum, birkaç kelimede özetlenecek bi kitap olmadığını ekliyim o zaman:))bi de yazın gene şahane olmuş, onu da ekliyim:)

    YanıtlaSil
  3. muallacım,
    "ama arkadaşlar iyidir! demek istiyorum:) yaşasın arkadaşlar!
    arkadaşlık hikayelerine pek rastlamıyorum. o yüzden ayrıca sevdim kitabı. dolu gözlerle okudum ben de:)

    YanıtlaSil
  4. zerka, aynı zamanlarda yorum yazıyormuşuz:)
    filmini ben de izledim. tiplemeleri filan beğendim ama kitaptan sonra tutuk geldi bana film. kitabın duygusu daha yoğun. bu kitapta da ankara, ev, kitaplar, arkadaşlık var ama (karanlıkları olsa da) sinek ısırıkları kadar karamsar değil. daha çok hüzünlü...

    YanıtlaSil
  5. johnny cash'den "hurt". hazırlıksız yakalandım. bu yazıdan sonra leonard cohen yazını bir daha okumak istedim. nedense aralarında bir bağ varmış gibi geldi.

    YanıtlaSil
  6. bilmem. aralarındaki bağ belki de ankara. o yazıyı da kitabı okuduktan sonra yazmıştım. liverpool, kitap ise buram buram ankara. bir zamanlar orada yaşamış olduğumdan bunu daha yoğun hissetmiş olabilirim tabii.

    YanıtlaSil
  7. Kitabı okumadan filmi izleyenlerdenim. Belki de bu yüzden filmi beğendim ben. Aslında belki eleştirilecek tarafları olsa da bende yarattığı duygu çok güzeldi. Ilık bir mayıs gününde izlemiştim ve çıktığımda kendimi çok iyi hissetmiştim. Dostluğun filmiydi evet ama bence aynı zamanda saf ve naif insanların, sade, mütevazi bir hayatın, iyiliğin filmiydi. Artık olmayan bir şeylerin filmiydi sanki. Çocukluğumun Ankara'sına götürdü beni nedense. Aslında sevmesem de memleketim Ankara'yı hikayeye daha iyi bir mekan olamazdı.

    Kitabı okumak istiyorum bu aralar, uygun mekan ve zamanda. Bakalım o nasıl hissettirecek.

    Büyülü cümleyle bitireyim ben de. Ve neyse ki çay diye bir şey var, ya olmasaydı ?

    YanıtlaSil
  8. Işın, önce filmi izlesem beğenebilirdim ben de. Bakalım sen kitabı okuyunca ne düşüneceksin, merak ediyorum şimdiden. Hikaye hüzünlü, dokunaklı, günümüzde geçse de bende bir yanıyla geçmiş duygusunu uyandırdı. (belki de sözettiğin naiflikten) Kitaptaki Ankara, bana da öğrencilik günlerimi hatırlattı. Ankara'nın benim için ne ifade ettiğini düşündürttü...
    Hala bilmiyorum, düşünüyorum:)
    Çay güzel bir şey gerçekten. İyi ki var!

    YanıtlaSil
  9. Çay içiyorum;)
    Bugün güzeldi; çayla, güneşle ve en önemlisi kazasız belasız atlattım, birazcık canım sıkılıyor bir şeylere, olur o kadar diyorum, olsun ne yapayım?
    Kitabı çok güzel anlatmışsın Alkım, hemen okumak istedim. Ben Barış Bıçakçı okumadım, öyle çok bahsediliyor ki son günlerde ondan, çok fazla üstüme geliniyor gibi hissettim sanırım;) Şimdi sen böyle güzel güzel anlatıyorsun ya, Neo da yazmıştı daha önce, okumak şart oldu, ikinize de güveniyorum çünkü.
    Filmi var bende, seyredeceğim, sonra da romanı okurum. (hepsini kafamda sıraya dizdim, böyle de düzenliyimdir;p)
    Arkadaşlık konusuna girmeyeyim, uzun mevzular o işler. Söylediklerin çok güzel, ve ben de sen ve Işın gibi bitireyim; neyse ki çay var, ya olmasaydı, iyi ki var.

    p.s.: Johnny Cash'i çok severim, bu şarkısını da. Onu dinlerken yazıyorum sana. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  10. Justine, kitap beni çok etkiledi. Ki güncel kitaplarda bunu yaşamak daha zor. Bıçakçı'yı en başta saf saf üç beş arkadaşın bildiğini sanıyordum, sonra anladım ki epey popüler:) Film de tanınırlık sürecini hızlandırmış olabilir. Film tutuk geldi bana. Işın'a dediğim gibi kitaptan sonra izlemiş olmaktan kaynaklanabilir, şu anda kitaptan bağımsız düşünemiyorum bile.

    Cash'in bu şarkısını ben de çok severim. Hüzünlü, sakin.

    Çaylı güneşli bir gündü demek. Ne güzel! O birazcık sıkıntı hep var zaten:) Güzel bir hafta diliyorum şimdiden.

    YanıtlaSil
  11. Film şimdi bitti. Sevmedim ben, konuşmalar, cümleler suni, aralardaki esler çok zorlama geldi bana. Oyuncular her şeyin farkındaydı sanki, ki anlatılan olayda hiçbir şeyin farkında olmamalısın, durumun doğası bunu gerektirir sanki, her şey sen bilmeden, anlamadan gözünün önünden geçmeli, olmalı. Kitap cümleleri çok fazlaydı, rahatsız oldum izlerken. Oyuncuların suçu yoktu yine de, gayet güzel oynuyorlardı, bana kalırsa onlara verilen diyaloglarda ve oyunda sorun vardı. Her neyse, bardaki dans sahnesini (çetin ve ender'in) ve fasulye pişirdikleri sahneyi sevdim. Çok doğaldı, sanki gerçekten o çaresizliği yaşıyor gibiydiler. Yine de bazı yerlerde -belki film boyunca- içimde derin bir huzursuzlukla izledim onları. Dediğin gibi, imkâna tutulduklarını (evet, nihal'e, nihal aşk kadar imkândı da. ya da şöyle her aşk biraz imkândır;)) gerçekten hissettim. Bu da demek oluyor ki, kitabı seveceğim, çok sağlam bir konusu var ve anlatmak istediği şeyi hissediyorum. İçimi sıkıyor, kalbimi acıtıyor o şey.

    Yazını filmden sonra tekrar okudum, çok güzel anlatmışsın, sonra diğer yazına (link verdiğin) geçtim. Sen şimdiki hâlinle o zamanki çocuğu sakinleştirmek, daha fazla incitmemek için alttan alıp yazmışsın, gülümsemişsin ama ben çok üzüldüm. Çocukluk üzer beni zaten, bunu da hızla geçelim.

    Filmi seyrettiğim için memnunum, çok beğenmesem de bir fikrim var artık;p Sadece kitabı okurken bilinmezlikten doğan o büyük heyecanı çok azalttı, o kadar, ne yapalım, hemen okumam ben de. Unutmayı beklerim;)
    Belki sonra tekrar konuşuruz bu konu hakkında, şimdilik bu kadar olsun. İyi geceler.

    p.s.: Filmin başlarında -pek ilgisi yok ama- Jules ve Jim geldi benim aklıma. Çok sevdiğim bir filmdir o, ve oradaki durumu bu filmde de gördüm. Benzerlik filan önemli değil tabii, fakat şundan kesinlikle eminim, iki film de çok hüzünlü. Ve bu iyi bir şey.

    YanıtlaSil
  12. Filmle ilgili tespitlerine tamamen katılıyorum Justine. Ben de bir arkadaşıma "fazla ağırbaşlı" diye bir yorum yapmıştım. İnsan kitaplar okuyup dursa da kitap cümleleriyle konuşmuyor günlük hayatta. Ki Nihal'in konuşmaları bile o yaştaki birisi için fazla ağırbaşlıydı. Saçmalamalıydı azıcık.
    Yazıya başlarken Jules ve Jim'den bahsetmiştim ben de:) Bak sen şu işe! Sonra çıkardım. Hikayeler çok farklı ama bana da o güzel filmi anımsattı. Var demek bir şeyler.

    Diğer yazıda da dediğin gibi alttan aldım. Fena bir şey "sen artık oyun oynayamazsın" demek.
    sevgiler.

    YanıtlaSil
  13. Çok güzeeeeel.. O "yeni hayat haritasında" kendi yerimi aradığım arkadaşımı anımsayıp.. gözlerim doldu.. yeni yaralara da onun - aslında onun değil de o duygunun- pansuman yapmasını bekliyorum sanırım.. Gözlerim dolu dolu okudum.. kitabı hemen ediniyorum :)

    YanıtlaSil
  14. Turuncu Gezegen, sen de ankara'dan dem vurmuşssun, sanırım bu kitabı da seversin. Öyle mırıl mırıl okudum ben, gözlerim dola dola. Çok sevgiler.

    YanıtlaSil
  15. sevgili alkım,

    yine tüm güzelliğinle anlatmışsın...

    yine bir uyarlama ile karşı karşıyayız, yalnız bu defa justine gibi ben de filmi izledim, ve fekat kitabı henüz okumadım:) bu yeni yazarlara karşı tuhaf bir direncim var. kırmaya çalışıyorum. hatta dün hakan günday'ın "az"ını aldım, ki bu benim için sevindirici bir gelişme, bütün akşam sehpanın üzerine koydum ve uzun süre bakışıp birbirimize alışmaya çalıştık. :)

    bu isim, bu cümle; "bizim büyük çaresizliğimiz", çok etkileyici, sızılı, insanı kara kara düşündürebilecek bir söz.. belki bir kitap bu sözün ağırlığını karşılayabilir ama film kaldıramamış. yine de zevkle izlemiştim ben. bir de; seksist olmaktan kurtaramayacağım bir düşüncemi doğrualayan bir şeydi bu hikâye; iki erkeğin dostluğu. evet ben erkeklerin bazen bizim hiçbir zaman yaşayamadığımız kadar sağlam bir dostlukla bağlanabildiklerine inanırım. bu da itiraf gibi oldu, ama öyle işte. iki kadının "mükemmel" diyebildikleri dostluklarına karşılık ve bunu aşabilen, şimdi belki de tam ifade edemeyeceğim bir doğallıkla, bazen kaba-saba, hatta bazen merhametsiz, her zaman çok sade, ve şaşırtıcı derecede sonsuz bir fedakârlıkla dostluklarını yaşadıklarını imrenerek izlemişimdir. bu da bir başka açıdan "bizim büyük çaresizliğimiz" belki:)

    hay allah! konuyu nerelere çektim böyle:)

    günün güzel geçsin canım.

    YanıtlaSil
  16. Aglea, çok güldüm sana;) En çok da sehpanın üzerinden "yeni, öyleyse pek de tekin değildir" kitabıyla bakışmanıza;)

    Şimdi temizlik zamanı, madem dışarı çıkmadım, evi süpüreyim bari! Alkım, sana da çok selamlar, sevgiler.

    p.s.: Niye yeni şairler ve yazarlara karşı umutsuzuz acaba? Hepimizin içine Schopenhauer mu kaçtı nedir, nedir yani bu bizim, büyük çaresizliğimiz?;p

    YanıtlaSil
  17. sevgili aglea,
    nedir bu uyarlamalardan çektiklerimiz:)
    o anlattığın sızı kitapta hissediliyor zaten. bizim büyük çaresizliğimiz lafı büyük bir laf gerçekten de. son söz gibi bir şey. filmde bence de cılız kalmıştı bir şeyler.
    erkeklerin ve kadınların dostluğu meselesi ise çetrefilli. sadece şunu diyeyim, iktidara koşullanmış, kendini buna kaptırmış biri için sahici bir dostluktan söz edilebilir mi? bizim büyük çaresizliğimiz! (bak buraya da uydu:)

    justine, yeni yazarlara ben de ihtiyatlı yaklaşıyorum. güncel yazarların kimisine çok fazla maruz kalıyoruz. insan "yazar engeli"ni aşıp bir türlü "esere" ulaşamıyor, hatta bir noktadan sonra ulaşmak da istemiyor, dizini kırıp rus klasikleri okuyor:) bir de hepimiz şu çağın insanlarıyız, zihnimiz şu çağın zihni, aynı koşullanmışlıklar vs. var. bazen bu ortak zihnin dışına çıkmak istiyor insan, kendine ve diğerlerine azıcık uzaktan bakmak istiyor. (ben artık edebiyat için tek ilham verici konunun "metropol insanının yalnızlığı" olmasından çok dertliyim!)

    evet, dünyevi işlerime döneyim artık:)
    ikinize de sevgiler.

    YanıtlaSil
  18. çok özendim. bir kitabı okuyup arkadaşlarımla onunla ilgili konuşmayı özledim. eskiden yapardım da şimdi iş güç vs. derken bunlar hep unutuluyor.

    ben aslında top oynamak istiyorum sanırım.

    YanıtlaSil
  19. justine;)

    hava çok soğuk, çok. kar şimdiden donmaya başladı. katır kutur basıyordum eve gelirken:) çorba pişirdim ben de, sıcacık. kaynatıp altını kısınca salona geçtim, "az" tüm tekinsizliğiyle orada beni bekliyor, tabii hatırladım:) elimi sehpanın üstünde dolaştırıp kitabı elime aldım. kapağı inceledim, hatta okşar gibi, çorba pişerken, bütün samimiyetimle aramızın ısınmasını istedim:) arka kapağı okudum, açıp "önsöz" aradım, ama hayret, yok! ithaf sayfasında nevzat çelik'in adını ve sonrakinde o meşhur, anlamlı satırlarını; "çok olmadığımız kesin / çok olan tarafta değiliz / çok olan tarafta olmayacağız" okudum. bugünlük bu kadarı yeter. hatta bu gece, bu kadarı "çok" bile:)

    alkım, evet o iktidar meselesine de uydu bu çok büyük laf. metropol yalnızlığımız mevzusuna da:)

    kolay gelsin. sevgiler.

    YanıtlaSil
  20. sema-zen, haydi gel katıl bize! yazmak top oynamak isteyenlere iyi geliyor:)
    iş güç derken haklısın, ne diyebilirim ki, bu memlekette "iş güç" insanı ezip geçiyor.

    YanıtlaSil
  21. aglea, benim kütüphanemde de bir hg kitabı durmakta ama ben senin kadar samimiyeti ilerletmedim henüz;) sen bir tanış bakalım. bizleri de haberdar etmeyi unutma. merak ettim şimdiden:)
    sevgiler.

    YanıtlaSil
  22. evet sayfayı açabildim nihayet:)
    film hakkında ben de aynen sizin düşündüğünüz gibi düşünüyorum, hikâyesi çok güzel ama bir tutukluk var, diyaloglar sanki kitaptan parça parça kesilmiş de yapıştırılmış gibi duruyor, sanki bakın bunların böyle bir arkadaşlığı var diye bize anlatmak için alınmış diyaloglar kitaptan ve bir bütünlük oluşmamış. justine’in dediği gibi suni olmuş, zorlama olmuş bazı kısımlar. ama sonu çok iyi bitiyordu bence, langırt oynamaları mektup yazalım, çiçekli pul yapıştıralım demeleri, önemli şeyler olabilirdi aslında hayatlarında büyük değişiklikler olabilirdi ama onlar istemediler ve en baştaki hayatlarına devam ettiler, hâlâ çiçekteler, puldalar:)
    film hakkında farklı bir bakış açısı için şu yazıyı okuyabilirsiniz: http://avrupasinemasi.blogspot.com/2011/12/bizim-buyuk-caresizligimiz.html

    YanıtlaSil
  23. zerka merhaba,
    ben de biraz önce okudum mesajını.sayfanın neden açılmadığını anlamadım. o langırt sahnesi güzeldi. nihal'in odasına koymaları, kendilerini teselli edercesine oyuna sarılmaları filan hoştu, buruktu.
    gönderdiğin yorumu da okuyacağım.

    "hala çiçekteler puldalar". çok güldüm. alemsin:) unutmuşum o sahneyi.

    YanıtlaSil
  24. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, diğer iki Barış Bıçakçı kitabıyla birlikte (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi ve Aramızdaki En Kısa Mesafe) okunacaklar listeme çok yakında eklendi. Okumaya önce ilk kitabından başladım, sonra farkettim önce kitaplarının adı yakalıyor Barış Bıçakçı'nın. Filmi izlemiştim ama kitabı okumayı büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum doğrusu... Hep şuan inanmışımdır; hayatta herşey gelip geçicidir, dostluklar hariç. Güzel olmuş yazınız, güzel ve hüzünlü.

    YanıtlaSil
  25. Sevgili Ay,
    Teşekkür ederim. Ben yazardan bir de Sinek Isırıkları'nın Müellifi'ni okudum. O da güzeldi ama Bizim Büyük Çaresizliğimiz içimde daha çok yer etti. Sizin bahsettikleriniz hikaye kitapları yanılmıyorsam.
    Bu arada, yazıyı yazarken de kitabı okurken de arkadaşlarımı, dostlarımı çok andım. İyi ki varlar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Herkes Herkesle Dostmuş Gibi" de roman ama kısa roman. Üstelik bir kişiden başka bir kişiye (okuduğum yere dek söylüyorum) sürekli değişen bir anlatımı var...Okuması (benim biraz şu sıralar kafam karışık olduğundan olsa gerek) zor geldiği için ağır gidiyor ama yazarın bu ilk romanını bitirmeden diğerlerine dokunmayacağım.

      Sil
    2. Kitabı merak ettim şimdi. Diğer iki kitabının anlatımı su gibi akıp gidiyor. Ama dediğiniz gibi, insanın kafası dağınıksa kitap okumak güçleşiyor. Özellikle kimi kitaplar buna hiç gelmiyor.
      İyi okumalar

      Sil
  26. Her iki yazına da bayıldım. Çok güzel aktarmışsın, yüreğine sağlık

    YanıtlaSil
  27. Teşekkür ederim Ayşen. Çok sevgiler.

    YanıtlaSil
  28. sevgili alkım,
    ne kadar güzel yazmışsın! ellerine sağlık;)

    YanıtlaSil
  29. sevgili ezgi,
    çok teşekkür ederim. sevgiler:)

    YanıtlaSil
  30. BB kitapları ile haşır neşirdim ben de bu aralar....BBÇ'yi de çok beğendim fakat beğenimi nasıl aktaracağımı bilemedim.Sen çok güzel dile getirmişsin. Bu arada Veciz sözlerin kahramanı Sulhi'ye göre gördüğü en iyi film Jules&Jim :) Ve kesinlikle katılıyorum neyse ki çay diye bir şey var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben sadece iki kitabını okudum BB'nin. Doğrusu diğer kitaplarını da merak ediyorum. Veciz Sözler'i sıraya koyabilirim öyleyse.
      Jules ve Jim çok hoş bir filmdir hakikaten. Sulhi'ye katılıyorum:)
      Sevgiler.

      Sil
  31. Bizim Büyük Çaresizliğimizi okuudktan sonra filmini izlemeye koşa koşa gittim.Hayal kırıklığı...sanırsınız kitap onar sayfa atlanarak filme alınmış.
    Dikaktimi çekti Barış Bıçakçı'nın tüm erkek karakterleri çok iyi yemek yapıyor.Sinek Isırıkalrının Müellifi Cemil'de şahane çilek reçeli yapardı:)

    YanıtlaSil
  32. Film biraz hayal kırıklığı idi benim açımdan da Lale. Kitabın verdiği o yoğun hissi vermedi bana.
    Yemek konusunda haklısın, habire bir yemek yapma durumu var. Pırasaların ince doğranması gerektiğini Çetin'den öğrendim ben mesela:)

    YanıtlaSil
  33. Yarı yaşında bir kıza aşık olan, onu ellerinde büyütüp belki de yaşamını büyük ölçüde şekillendiren iki adamın hikayesi. Arzuların bastırılışı, kendinden utanma hali ve masumane kalmış bir yakınlık. Sonu pek de mutlu bitiyor sayılmaz karakterlerimiz için ama daha başından bunu biliyorsunuz zaten. Oğuz Atay'ın tutunamayanuslarından biri olduğunu hemen hissediyorsunuz. Hoş bir hikaye.

    http://kanvekuller.blogspot.com.tr/2016/03/lolita-bizim-buyuk-caresizligimiz.html

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı