kördüğüm

Yıllar Sonra albümünü Ayşe’yle yurt odasında gece gündüz dinlerdik, Hümeyra’nın sanki dışarıdan değil de içimizden, çok derin bir yerden gelirdi sesi.  Gelecekten bir sıkıntı vaat eder gibiydi bu şarkılar, biz de istiflenmiş yurt odasında ağlamadan ona ağlardık. Bugünden bakınca o zamanın derdi kederi çok çocuksu görünüyor gözüme. İçine tam sızmadığın bir hayatta bir şeylere prova yaparcasına. Bir şeyler birkaç beden büyük sanki. Üzerimizdeki Tiffany Tomato kazaklarından hallice:)

O sıralar zaman zaman "bunalımlara" sürüklensem de, kendime çaktırmasam da iyimserlikle doluyum. Yeryüzünün mucizeleri var keşfedilecek. Sokaklarda ve kitapçılarda -Pazartesileri dersi ektiğim günlerde- bazen o kadar heyecanla dolaşıyorum ki o taşkın ruh halinden yorgun düşüyorum. (Şanzelize boyunca tasasız dolaşan bir Amerikalıyım, elimde Herald Tribune eksik!) Birbirimize renkler yakıştırıyoruz arkadaşlarla. Bana mavi düşüyor. Onu bilmem de Hümeyra’nın sesi olsa olsa lacivert. Onu dinlerken gelecek günlerin yasını tutuyoruz, payımıza düşen kadarını, ayrıldıklarımızı düşünüp. Boncukları seviyorum, mavi boncuklar alıp duruyorum, Atatürk Bulvarı’nda uzun yürüyüşler yapıyorum. Sonbaharı güzel bu şehrin! Ayşe ile eve çıkıyoruz sonra. Kek yapıyor Ayşe, evin içi çok güzel kokuyor. Sizi kucaklayan bir şey bu koku! Daha önce demiştim, duvarda Mavi posteri asılı, pek çok öğrenci evinde olduğu gibi. (O zamanlar “ tarz” sahibi olmak bu kadar kafaya takılmıyor.) Yürek paralayan bir flüt sesini getiriyor aklıma bu poster.

Ve bu şarkı: Kördüğüm. Yazıyı yazarken defalarca dinledim. Aklıma, mezuniyet sonrası elden ele dolaşan lise gömleğime annemin yazdığı cümleyi getirdi: “Çözülmüyor içimdeki kördüğüm.” Bu cümle hep duraklattı, hep duraklatıyor beni. Benim için küçük bir hayata sıkışmış, büyük bir dünyadan haberdar kadınların sıkıntısının cümlesi oluyor. Mavisi solmuş bir gömlek cebi üzerinde. Şimdi şimdi bu kördüğümü tanıdığımı düşünüyorum. Aslında gözümün önüne gemi halatlarından koca bir düğüm geliyor.

Geçen gün bir kafede oturuyorum. Elimde Henry Miller’ın yazdığı Rimbaud biyografisi. Neden bu kitabı seçtim ben de bilmiyorum. Kitaplıkta serbest bir gezinme sonrasında elimdeydi. Yoğun bir çalışma döneminden sonra, hiç kitap okuyamamış olmanın verdiği eziklikle bir gece kitaplara baktım. Acele etmeden, ağır ağır. (Kitapların en incesi buydu:) Sadece bu kitabı değil, Rimbaud’dan Cehennemde Bir Mevsim’i ve Sartre’dan Baudelaire biyografisini de birlikte okumaya başladım. Sartre çok katı geldi, sanırım tanısam arkadaş olamazmışım kendisiyle. Baudelaire’i bir cerrah soğukkanlılığıyla neredeyse merhametsizce inceleyerek yazmış. Henry Miller ise kendi üzerinden anlamaya çalışmış şairi, daha yakın buldum o yüzden. Sözünü sakınmıyor yoksa. “Gelecek, ‘kötü’nün alanını bir gizem kalmayıncaya kadar keşfetmekle yükümlü olacak,” diyor. “Güzelliğin acı köklerini keşfedeceğiz, kökü ve çiçeği, yaprağı ve tomurcuğu olumlayacağız.Rimbaud’nun hocası, “kötülüğün derinliklerini kulaçlamışBaudelaire’den söz açıyor. Kimi cümlelerden sonra biraz ara verme ihtiyacı duyuyorum. Yan masada yirmili yaşlarda birisi telefonda konuşuyor. Sevgilisiyle olsa gerek. “Fındıkkıranım benim,” diyor. Gülüyor kıkır kıkır. “Gelirim bak…” “O halde tüpçü kılığında gelirim… O zaman sütçü kılığında gelirim. O zamaaaan… Kek yapıp getiririm.” “Dedim/dedi’li halk şiirleri gibi bu konuşma tekrarlarla böyle devam ediyor. Sevgilisi nasıl biridir diye merak ediyorum. tırnakları ojeli midir, azıcık deli midir, dizilerdeki gibi “aşkım” mı diyordur, boncukları seviyor mudur… O sırada bir şeyler yakıştırıveriyorum bu çifte. Seviyorlar birbirlerini ve oynadıkları bu oyunlar, ne kadar klişe olursa olsun onları kıkırdatacak. Hem sonra kek yapan bir sevgili söz konusu. Belki de hiç acılaşmayacaklar! (Hayal kuruyorum canım.) Ne olursa olsun yüreğimi hafifleten bir şey bu. Can sıkıntısı bazen böyle sizin dışınızda çözülüyor.

Peki bu “ruh ağrısı”ndan mustarip, günlük yaşamı gereksinmemiş olan şairleri nereye koyacağız? Onların hayatlarını okurken büyülenmenin yanı sıra bazen bir kuyunun içindeymiş gibi hissediyor insan. Sesleri, Hümeyra’nın sesi gibi çok derinden geliyor. Üzerinizdeki battaniyeyi, bütün örtüleri çekiyorlar. “Kalkın kalkın!” İnsan o sıcaklıkta belki biraz kendinden geçmiş oluyor ve her ne kadar diriltici olsa da birden  soğukla karşılaşmak istemiyor. Yine de belli belirsiz bir ürperme isteği taşıyor.

"Rimbaud yürek dediğimiz o narin yerin, tüm şairlerden daha fazla yerlisi,” diyor Henry Miller, “bir kördüğüm ki içim," diyor Hümeyra, “ıslak kek uzmanlık alanım" diyor telefondaki çocuk. Hepsinin hayatta bir karşılığı olmalı.Ne kadar kafa karıştırıcı.

Şunu söyleyebilirim ama, sanırım artık böyle bir kitabı, içinde kaybolurcasına okuyamıyorum. Düşme ya da dağılma korkusu mudur yoksa nedir bu bilmiyorum. Karanlığı biliyorum, ara ara da bakıyorum orada mı diye (evet, orada!), kördüğüm de yerinde ama bir kek kokusu da muhakkak olsun istiyorum. Bir kek kokusu, bir battaniye, bir kahve. Çok mu?

Yorumlar

  1. Güzel bir yazı nasıl yazılırı öğreniyorum sizden,okurken göz pınarlarını dolduran,sessiz sessiz dışarı sızan bir şey gibi...
    sevgiler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ayşe çok teşekkür ederim ama söylemeliyim ki ben de biraz önce Nusret'in hikayesini okudum. (İlkokulda beni çok etkilemiş olan Seher'i hatırladım). Bu hep benim de içimde kalan, anlatmak istediğim bir hikayedir de nedense doğru kelimeleri bulamayacağımı düşündüğümden geri dururum. Elinize sağlık.
      Çok sevgiler.

      Sil
  2. Bir kek kokusu, bir battaniye, bir kahve...sonra çocukluğumun o çok sıkıldığım pazar günleri, ilk aşkımın getirdiği çilekler, 'Bizimkiler' dizisi. Çok değil ama uzak mış! Sevgiyle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Pazar sıkıntısı ortak bir sıkıntı Özgür, (Bizimkiler dedin bak o pazar sıkıntısını yeniden hatırladım. Orta halli ne varsa pazar gününe doluşmuş.) Yazı da o sıkıntıdan hallice oldu. Ama ama çilek getiren sevgili! Çok güzel:)

      Sil
  3. Hayatta bir karşılığı olmalı hepsinin... ?
    Bazı kitaplar bir ikilem yaratıyor ruhta, bir zamandan sonra ama. Kaybolmak istemeyerek okunan, oysa istediği ve yönü bu olan kitaplar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu arada, olmalı derken "olsa gerek" demek istedim yoksa "olması şart" değil. Aslında sözettiğim biraz da kitapların yarattığı, senin de bahsettiğin ikilemle ilgili. Ben şöyle görüyorum bu ikilemi. Bir okuduğun kitabın zamanı ve gerçekliği var, bir de etrafında yaşananın. Ve kimi zaman -kitabına bağlı tabii- arada çok büyük bir mesafe ve tezat olabiliyor. İnsan çok kaybolmuşsa buna uyum sağlamakta zorlanabiliyor. Her biri hayatta bir şeye karşılık geliyor. Öyle bir şeyler demek istemiştim işte:)

      Sil
    2. -meli. Sözlerine çok değer verdiğim birisi, hayatta hiçbir karşılaşma tesadüf değildir demişti... Ben anladım ki demek istediğini :)

      Sil
    3. O arkadasina yurekten katiliyorum;) Aslinda yazarken cok inanarak kurdugun bir cumleyi ertesi gun bir tereddutle anabiliyorsun. Bende de oyle oldu iste. Ne demisim ki burada dedim dudak bukerek;)

      Sil
  4. Yaşasın blog yazarımız geri döndü:)
    Yine liriksin sevgili Alkım, kalemin dokunaklı. Şu denemelerini kitap olarak görmek istiyorum artık.
    Akan zamanlara...
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şahika sorma. Bir daha söz vermiyorum. "Daha sık yazacağım" dedikten sonra aradan üç ay geçmiş.
      Kitap ciddi iş, burada kendi köşemde iyiyim:) Gerçi yazamayınca bir suçluluk duygusu da olmuyor değil.
      Sevindim yine seni gördüğüme! Sevgiler.

      Sil
  5. Bu albümü ben de çok dinlerdim bir zamanlar. Hümeyra'ya kızma nedenimdir...
    Yazılarınızı ne zamandır okuyorum, bir selam vermek istedim. Bilin ki burada yazacağınız yazıları bekleyen birileri var.
    Sevgiyle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili adsız (keşke bir isim, mahlas iliştiriverseydiniz yorumunun sonuna, isme hitap etmek çok daha güzel!) Hümeyra'ya kızma nedenim derken, artık şarkı söylemediği için herhalde, değil mi? Ben de şarkı söylüyor olmasını dizilerdeki çatlak kadın tiplemesine bin kez tercih ederdim. Ama herhalde şartların zorlaması.

      Sessiz okurların böyle arada ses vermeleri çok mutlu ediyor insanı. Teşekkürler!

      Sil
    2. Evet, artık şarkı söylemediği için kızıyorum ona.
      Aslında bir takma isim düşündüm ama bulmakta çok zorlandım. Hiç de kolay bir şey değilmiş:) Suzin diyeyim en iyisi.
      Sevgiler...
      Suzin
      Suzin

      Sil
    3. Suzin, mahlas bulmak zor is. En guzeli fazla bir anlam yuklemeden, kendini tesaduflere birakarak bir isim secivermek herhalde. narda'nin dedigi gibi hicbir karsilasma tesaduf degil ne de olsa:)

      Sil
  6. "Benim için küçük bir hayata sıkışmış, büyük bir dünyadan haberdar kadınların sıkıntısının cümlesi oluyor." çok güzel anlatmışsın Alkım, sıkılıyorum ben de vallahi.var mı çaresi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. o sıkıntı baki muallacım:) aslında o cümleyi kurarken kapalı taşra hayatında sıkışmış kadınları düşünmüştüm ama aslında büyük şehirde yaşayanlar da koşuşturmacadan dolayı nadiren şehrin vadettiklerini yaşıyorlar.
      bunların yanı sıra sıkıntıya çare olabileeğini gördüğüm neredeyse tek şey "hareket etmek" yani gezmek, seyahat etmek. bizi bağlama ve kendi gerçekliğimize çivileyen şeylerin esaretinden biraz da olsa kurtulmak. bilmem herkes için geçerli midir?

      Sil
  7. nasıl mutlu oldum yeni yazını görünce ve sonra okuyunca, sıkıcı bir günde muhteşem renkleri olan bir kelebekle karşılaşıp uçuşunu izlemek gibi. durmadan sahafları dolaştığım, kaset biriktirdiğim, üç beş kuruş biriktirip kitap almaya çalıştığım, duvarları posterlerle, yazılarla, resimlerle doldurduğum yıllara gittim ben de, nedense büyük mucizeler bekliyordum hayattan, büyük fikirlerimiz vardı, büyük işler yapacaktık falan, böyle bir hisse neden ve nasıl kapıldım bilmiyorum, gerçekçi olup olmadığını neden hiç sorgulamadım, sanırım bunun adına gençlik deniyordu ve herkese oluyordu:) zamanla insanın mucize algısında mucizevi değişimler gerçekleşiyor:) kelimelerle tarifi biraz güç bu değişimin ama mesela şöyle; çok sevdiğin bir filmin posterini asmak yerine içinde gezdiriyorsun onu, saklıyorsun, demliyorsun, gerçekten anlıyorsun. o yıllarda kek pişirmek falan çok gereksiz, sıkıcı işlerken sonra sonra mutluluk veriyor insana.

    kekten bu kadar bahsedince nezihe meriç’in bir öyküsü geldi aklıma. “Kız bir şarkıya başlar gibi yürüyor mutbağa doğru. Üstü kabarmış, içi göz göz kabarmış bir kek düşünerek. Keki kalıptan hiç bozmadan çıkarabilen kişinin içini dolduran o kusursuz coşkunluk!”

    bu arada, mavi benim de hep favorim oldu:)

    bir kek kokusu, bir battaniye, bir kahve muhakkak olmalı alkımcığım, olmazsa olmaz:)

    YanıtlaSil
  8. zerkacım, ben de senin yazdıklarını okuyunca öyle sevindim ki! aynı coğrafyalarda dolaşmışız, dolaşıyoruz:) kasetler, kitaplar, filmler, hayaller, türlü hevesler benim için de üniversite yıllarının özeti. çok güzel demişsin: o kitapları, filmleri içimizde gezdiriyoruz, demlendiriyoruz. aslına bakarsan sanırım ben hala bir mucize bekliyorum hayattan. bazen insanı buruklaştırıyor bu. fakat iyimser yanım -ki bazen ölçüyü iyice kaçırıyor- küçük bir mucizeyi yaşadığımı söylüyor bana. yazı yoluyla, tanımadığım insanlarla buluşacağım, bir bağ kuracağım aklıma dahi gelmezdi, o yüzden bir zamanlar kendime yazardım hep. sadece kendime. (blog vardı da biz mi blogger olmadık;)

    nezihe meriç'ten yaptığın alıntıya bayıldım. bir öykü dirilticisisin sen! (vay, çok havalı!) tomris uyar'ın çiçek dirilticileri diye bir öyküsü vardı. sen biliyorsundur. adını oradan çaldım, itiraf ediyorum;)
    öykülerin dünyasını özledim, ne zamandır öykü okumuyorum aslında. şu sıralar deneme kitaplarına düştüm. bu arada füsun akatlı'nın "öykülerde dünyalar" isimli bir deneme kitabı vardır. aklıma şimdi o geldi, onu da buraya yazmış olayım. sen sevebilirsin.

    ah, "içi göz göz kabarmış" bir kek istedi canım şimdi. sanırım tarçınlı havuçlu kek (en iyi tutturduğum kek) yapmanın sırası geldi. bu arada, kek kokusunu da bloglarımıza yerleştirebilseydik diye düşünüyorum bazen:)
    çok sevgiler!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. öykü dirilticisi, çok sevdim ve hemen sahiplendim bu tanımı:) evet biliyorum o öyküyü “yağmur bütün gün yağdı” diye başlıyor, bir öyküye başlamak için harika bir cümle:) bugün de ne güzel yağmur yağdı değil mi, ince ince, yavaş yavaş, sanırım artık kendimizi kışa hazırlamalıyız, ben hazır sayılırım ama seni bekliyorum merak etme, halen sonbaharda duruyorum:)

      aslına bakarsan, ben de mucizeler bekliyorum hala, yalnızca mucize tanımımda epeyce değişiklik oldu sanırım, yani içi göz göz olmuş bir kekin kalıptan düzgünce çıkıp etrafa kokular yayması da bir mucize olabilir, neden olmasın ki:) yanına iyi demlenmiş bir çay da mucize üstüne mucize.

      güzel demişsin, blog vardı da biz mi blogger olmadık:) son zamanlarda kendime diyorum hep ihmal etmiyeyim bloğumu ve dost blogları diye, justine’e de dedim, bloglarımızı sulamayı unutmayalım, yapraklarını kurutmayalım diye, çiçek açsınlar böyle:)

      uzun zaman oldu güzel öyküler, denemeler okumayalı, dediğin kitaba bakacağım, çok teşekkürler, çok iyi oluyor böyle tavsiyeler.

      du bakalım gelecek ne getirir belli olmaz belki kokuyu göndermenin de bir yolunu bulurlar, ama ben bulmamalarını tercih ediyorum, kelimelerle bir kokuyu anlatmaya çalışmak daha heyecan verici değil mi?:)

      çok sevgiler.

      Sil
    2. Haklisin, kokuyu anlatmak daha guzel. Gecen gun lafi gecti arkadaslar arasinda. Su edebiyat uyarlamalari meselesi. Sinemanin tum imkanlarina ragmen o filmin, sadece kelimelerle anlatilan kitap kadar seni etkileyememesi - yani cogunlukla-ne garip. Kelimelerin anlattigi koku belki hissettigimizden daha guclu. Ya da kelimeler var diye o kokulardan haberdariz. Tuhaf iste!

      Bloglarimizi ihmal etmeyelim. Sohbetlerimiz azaliyor yoksa. Fakat boyle dedikce aksi gibi ara daha da cok aciliyor. Bu yil yerlesik duzene gecemedim bir turlu. Ne bileyim blog sanki bir duzen istiyor. Su anda da sana seyir halinde yaziyorum ama icim rahat degil. Illa odamda olmam gerekiyormus hissi var icimde.
      Sonbaharin son demleri. Bugun kuru yapraklarin arasinda yurudum. Artik kisa hazirim ben de! ;)
      Sevgiler zerkacim!




      Sil
  9. Kekimi yaptım geldim.;p

    Bu şarkıyı iyi bilirim, aynı dönemlerde hepimizin fonu olmuş demek ki, acıklı mıydı, güzel miydi bir türlü karar veremedim. Geçmişe sıfat uydurmak zor iş, ya kıyamıyorum ya da gereğinden fazla sert davranıyorum, arası yok.

    Henry Miller'ı "garip bir şekilde" ben de samimi ve yakın bulurum, neden garip diyorum, çünkü biyografileri, denemeleri dışında çok fazla sevmem yazdıklarını. Anais Nin'le filan öyle bohem bohem takılmaları da ilgimi çekmez hiç, fakat iş başka yazarları-şairleri anlatmaya gelince bayılırım yazımına. Daha önce de söylemişimdir, Dostoyevski'yi çok sevmesi bile yeter benim için. Aynı şairleri-yazarları sevmek, evet, şifrem budur.;)

    Annenin gömleğine yazdığı cümleye takıldım, sen de ne güzel söylemişsin; küçük bir hayata sıkışmış, ve elbette büyük dünyalardan haberdar kadınların o bitmek bilmez sıkıntısı. Senin yazıların hep aynı şeyi yapıyor bana, gülümseyerek okumaya başlıyor sonra hüzünleniyorum. Hep ama hep, bir cümle derinlerde bir yerden vuruyor beni, hiç şaşmıyor bu.
    Kafam karışıktı, biraz daha karıştı yazını okuyunca daha fazla dağıtmadan gideyim. Hmmm, gitmeden de Zerka ile sana şu dizeleri hediye edeyim, küçüklüğümden beri ezbere bilirim;p "maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi / bir renk değildir mavi, huydur bende / ve benim yetinmezliğimdir..." nefis.

    Sevgililerin konuşmasına da bayıldım, çok güzel anlatmışsın. Gülümsediğim kısım elbette aşklı meşkli o cümlelerdi. Eh, aşk iyidir bak duyumunu artırır insanın... Bir Edip Cansever programının daha sonuna geldik, kaçtım ben.;p

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine, bu mavili dizelere tam anlamiyla bittim, alip bagrima basmak istedim! Duymamistim. Edipimiz canimiz;) Bu arada H.Miller sairligi oyle bir tarif etmis ki bahsettigim kitapta, satir satir altini cizmek istedim. Sunu hatirliyorum. "Dize kuyumcusu" diyor hayati degistirmek istemeyen sairlere. Boyle de kesin... Dosto konusunda haklisin, "Rimbaud ile tanisana degin tek kahramanimdi" demis. Sanirim hala bu kitaptan konusasim var;) ben de Henry Miller'in denemelerini daha cok seviyorum. Clichy'de Sakin Gunler diye bir baska kitabini okumustum. Hesapsizligi, samimiyeti cok carpici gelmisti. (Yanlis kitabini hatirlamiyorumdur umarim;)

      Kek konusu ciddi. Eve doner donmez ilk isim (ici goz goz;) kek yapmak olacak. (Simdi Mersin'e, annemin yanina geldim.) Ama gordum, senin kekin cok guzel olmus;)

      Cok sevgiler!




      Sil
  10. canım Alkım...bilsen ne güzel oldu senden bi ses...en son hala ayaklarımı sokabiliyordum gördüğüm sulara...şimdilerde ellerimize düşüyor yalnızca yağmur olmuş sus pus...

    önce baştan sona okurken göz ucuyla bakıveriyorum bittiği noktaya, daha ne kadar varmış diye kibritçi kızın kibritleri gibi kıyamaya kıyamaya ama duramaya duramaya okunası yazını... :) ama duruyorum mesela sese lacivert yakıştırmanı okuyuverince...ben de yakıştırmalar yapmaya bayılırım... le serment d'Hippocrate zamanlarından sonra epey bir uzak kaldığımız büyük kuzenim özenle paylaştırmıştı yolları,yerleri ve araçları bir bir tüm kuzen eşrafına, hepimiz küçüktük hevesle sahiplenmiştim eşyaları...insani vasıflar yüklemek her şeye kim bilir belki de o zamanlardan...sonra yetmedi renkler de yakıştırır oldum her şeye...bi sese mesela..bi insana sonra... ben de kendi rengimi parlamentten hallice bir koyu mavi sayarım :)...devam ederken iyimserliğin geçtiği yerde durmadan edemedim sonra...bi mucizeye inanmak, dahası bi mucize beklemek saf kalpli insanların çocuksu iyi niyetleridir ya daha bir anlam kazandı yüzümdeki gülümseme :)
    sonra kokular var evet...durdum orada da...hatta daha çok orada kaldı bir yanım,türlü kokulara binip başka başka yerlere dağıldım içimde...ne güzel! iyi ki var bu kokular...üzerine yazılası...
    sonra ne tesadüftür bi kokuya binip de annemin yanına gitmişken nicedir de uğramadığımı düşünürken ah o cümle! benim annem de küçük bi hayata sığdırmaya çalıştığı o kocaman dünyasının çiçeklerini sular bıkıp usanmadan her sabah ama her sabah...
    geçenlerde bir arkadaşımla sohpet ederken " sen nasıl seviyorsun hiç tanımadığın o kişileri,yazarları...mesela ne bileyim sanatçıları? ben değerlendirirken düşünüyorum alt komşum olsaydı onu tanımak için kapısını tıklatır mıydım? yanıtım evet se severim onu..." demiştim de gözlerini azıcık büyütüp " hmmmmm " demişti :)

    haritası yalnızca bende gizli kaybolma seferlerimin kaçış noktalarını da bilip çıkar çıkmaz sığınacağım sevinç anlarının oluşundan güç alır ve daha da derinlere inerim her seferinde kalbim pıt pıt...çıktığımda -evet -kesinlikle yumuşacık bir battaniye, kahvenin tadını mı yoksa kokusunu mu daha fazla sevdiğim üzerine her seferinde yaşadığım küçük kararsızlık anlarım ve evin içinde dolaşan yeni pişmiş kek kokusu,daha ne olsun...

    özlemişim,çok özlemişim seni :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beni hep yolculuklarda yakaliyorsun delikiz;)
      Ben de esyalara kisilikler yakistirmayi severim. Bir bavulum var mesela, bildigin varoluscu;) Ben asil kuzeninin yollari, araclari nasil paylastirdigini merak ettim.
      Esyalarin buyuleyici bir yani var. Birlikte yasadigin suskun ev arkadaslari... hepsi suskun sayilmaz gerci. Biraz once annemle radyo uzerine konusuyorduk. Kucukken muzik ciktiginda bosu bosuna pil gitmesin diye kapatirlarmis radyoyu:) Esya deyince bir de tezer ozlu gelir aklima. Orta sinif apartman dairelerini, o esyalari nasil guzel anlatir.
      Demek sen de mavisin. Hem de koyu mavi! arkadaslarim benim acik mi koyu mu oldugum hakkinda bir uzlasmaya varamamisti ama cok acik mavi degildir herhalde;)
      Yazilanlarla kurdugun iliskiyi satir satir yazmissin. Cok tesekkur ederim. Bu ortakliklar cok mutlu ediyor insani.
      Bunlari kucuk bir ekrandan yaziyorum, yazdigimi da kontrol edemiyorum, teknik sikintilar var yani ama cok bekletmek istemedim gecen seferki gibi. Sartlarim duzeldiginde daha akli basinda yorumlar da yazacagim elbet;)

      Bir de, kahvenin kokusu cogunlukla kahveden guzel bence! Belki de en guzeli -zerka'ya yazdigim gibi- o kokuyu anlatan kelimelerdir!
      Sevgiler delikiz,


      Sil
  11. Nasıl hoşuma gidiyor seni okumak, anlatamam.. Aynı sokaklar, bulvarlar, haz alınan kitaplar, şarkılar.. Sanki kendinden bahsederken, bana beni anlatıyorsun bazen :) çok sevgiler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne guzel bunu duymak turuncu gezegen. Yazdiginin karsi tarafta yanki yapmasi ne guzel. Insan yazmaya en cok da bunun icin devam ediyor sanirim.
      (Ankara'nin gorece kisir yasantisi hepimizi benzer seylere yoneltmis olmali;)
      Cok sevgiler!

      Sil
  12. "Küçük bir hayata sıkışmış ama büyük bir dünyadan haberdar -başka bir- kadın" olarak yazınızı okudum. Kahvem elimde, kek yok eşlik edecek, varsın olmasın, "Cake" dinlerim ben de :) Tıpkı sizin gibi, ne zamandır bir kitabı içinde kaybolurcasına okuyamıyorum. Başucumdaki kitaplara çoğu zaman elim gitmiyor. Usulca bana bakıyorlar, bir kaç sayfa karıştırıyorum ve sadece üzülüyorum. Bir an önce dışarı çıkıp, derin bir nefes alıp, bir vapura binip, karşı tarafa süzülüp gitme hissini verdi yazınız. Annenizin sözünü hep anımsayacağım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Ay, kusura bakmayın geç yanıt veriyorum. Son bir kaç gündür programım çok yoğundu, şehir dışındaydım bir de. Dün gece döndüm ve bu sabah -sizin de sözünü ettiğiniz- vapura bindim. İşte o zaman kendimi tam anlamıyla "eve" dönmüş gibi hissettim. Şu vapur yolculuğu İstanbul'un tüm kabahatlerini unutturuyor.
      Kahveyle Cake de çok güzel gider, benim yapmışlığım çok:) Artık kışa girdik, sanırım köşemize çekilip daha çok kitap okuyabiliriz. Benim böyle bir beklentim var bu mevsimden. Bakalım. Okudukça dünyanın daha da büyük olduğunu ve kendi hayatının küçüklüğünü farkediyor insan. Böyle de bir sorun var ama n'apalım artık çok geç:) Çok sevgiler,

      Sil
    2. Alman arkadaşım kırık Türkçe'siyle "Kentinizde vapura binmek küçük bir tatil yapmak gibi" der...Gerçekten de bütün kabahatleri siliniyor İstanbul'un...Sevgiler.

      Sil
    3. Ben de bu lafı hatırlayacağım vapura binişlerimde. Sevgiler Ay:)

      Sil

  13. değerli alkım;

    bu cümlelerde
    bu yazılarda
    sinematografik
    hakiki , sahici , sahih bir dil var...

    öğrenci evleri var...
    1980'lerin ikinci yarısına yakışan üniversite günleri var...
    1960'ların ikinci yarısında doğmak var...

    insanlığın en güzel buluşu "harfler" var...
    o harflerin dosdoğru yerlere oturmuş hali var...

    hüzünlü bir iyimserlik mi
    yoksa
    iyimser bir hüzün de mi var....

    murat örem / ankara...


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sevgili murat, çok teşekkür ederim. hoş bir şiir olmuş yazdıklarınız! iyimser bir hüznü de hüzünlü bir iyimserliği de seve seve kabul ederim:) insanlığın en güzel buluşu olan harfler demişsiniz ya, aklıma rimbaud'nun "sesli harfler" şiiri geldi. onu da buraya yazayım. Sevgiler,

      A Siyah, E beyaz, I kırmızı, U yeşil, O mavi : sesli harfler sistemi,
      Söyleyeceğim, bir gün, gizemli kökenlerinizi:
      A, parlak sineklerin kadife gibi yumuşacık ceketi,
      vızıldayan dayanılmaz kokuların çevresinde,

      Gölgenin girdapları; E, buharların ve çadırların beyazlığı,
      Gururlu buzulların mızrakları, beyaz krallar, baldıran otunun ürperişleri;
      I, erguvaniler, tükürülen kan, güzel dudakların gülmesi
      Öfke içinde ya da tövbe edişin kendinden geçişinde;

      U, dalgalar, mavi-yeşil denizlerin ilahi titreyişleri,
      Hayvanlarla noktalanan çayırların sükuneti, saban çizgilerinin sükuneti
      Simya ilminin geniş gayretli omuzların üzerine damgaladığı;

      O, haşmetli borazan acayip delip geçici seslerle dolu,
      Çaprazlanmış sessizlikler, dünyalarla ve meleklerle:
      O Omega, Onun Gözlerindeki ışık huzmesinin menekşe rengi!

      çev: Vehbi Taşar

      Sil
  14. Naılsın Alkım?
    Uzun zamandır bloglarla bağım yoktu. Şöyle bir bakındım ne çok sevdiğim arkadaş varmış burada :) Bir selam vereyim dedim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ebru merhaba,
      Benim de bağlantım yok uzun zamandır. Bu yıl fazlasıyla seyahatli bir yıl oldu.
      Çok sevindim seni gördüğüme. İyi ki selam verdin. Sen de iyisindir umarım. Sevgiler!

      Sil
    2. İyi olmaya çalışıyorum ama kış malum :)

      Sil
  15. Yazılarını özledim Alkım. Çalışasım da yok bugün; üstelik öğleden sonra gireceğim bir toplantıya hazırlanmam lazım. Ama hiç içimden gelmiyor.

    Dönüp dolaşıp uğradığım, vazgeçemediğim, sessiz ve kahve kokan bir cafe gibi hissettiğim buraya uğradım işte. Daha önce de söylemiştim ya, yazılarını tekrar tekrar okumayı seviyorum. Aynı mekanlarda yaşanan gençliğimizin sayesinde, geçmişime dokunmak gibi bu. Yurt odaları, öğrenci evleri, Ankara'nın dostlukla ve arkadaşlıkla ısınan soğuk ve solgun yüzü... Benim ilk kendime ait odam dört yıllık yurt macerasından sonra oldu. Bir duvarını tamamen siyah beyaz fotoğraflarla kaplamıştım; ağırlıklı rock ve caz şarkıcılarının fotoğrafları. Bilirsin o zamanlar fotoğraf makineleri bu denli yaygın değildi; değil akıllısı, cep telefonunun hayali bile yoktu. O duvarın fotoğrafının olmamasına çok üzülürüm :)

    Ah bir de yazının altındaki yorumları okuyunca çok ihmal ettiğim sevgili Murat Örem'i gördüm. Uzun bir süredir, hayatı sürükleniyor gibi yaşıyorum. "Kontrol ediyorum yanılsamasını" tamamen kaybettim; ihmalin nedeni bu... Seni ve onu google+'da ekledim ve sonra onu tweeter'da. Çağdaş akıl defterlerimiz bu mecralar değil mi?

    Sevgilerimle,

    z.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zeldacım,
      Sürüklenir gibi yaşamak hissi benim de tanıdık olduğum bir şey. Eskinin nostaljisiyle yaşayan biri değilim ama nedense eskiden bu daha denetleyebildiğim bir şeydi, zamanıma daha çok sahiptim. Şu yoruma bile gördüğüm anda cevap yazamadım, araya bir şeyler girdi. Sanırım insanı rahatsız eden, kimi zaman koca bir günün anlamsızca geçip gitmesi, insanın sevdiği şeylere eskiden olduğu gibi sahip çıkamaması, ömrün de böyle akıp gideceği endişesi. Bu internet köşelerindeki sayfalar da bir şeyleri elde tutma çabası (ve kendi adıma sık sık da tökezliyor) sanırım. O zaman, evinde kendine sevdiğin resimlerden bir duvar yapabiliyorsun mesela. (Bak, ben de merak ettim o duvarı.) Gel gör ki şimdi hep sevdiğin bir şeylerden vazgeçmen gerekiyor. Ben bu dünyaya bir türlü alışamadım, diyorum;)

      Murat ile tanıştığınızı bilmiyordum, ne hoş bir sürpriz oldu bu bana. "Mecramız" güzelleşiyor işte bu ortaklıklar sayesinde. Şimdi bir sade kahve içeceğim Selidor'lu Zelda'nın, yedigünyazıları'nın ve kargaların şerefine!
      Selamlar ikinize de,

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı