Ana içeriğe atla

"bir başka yaza doğru"

Nisan ne çabuk geçti. Daha “zalimsin” diyecektik, ince hırkalar giyecektik. Geçti işte.
Bu aya da alelade günler damgasını vurdu. Günlere çiçekler eşlik etti: erguvanlar, laleler, erengüller. Pencereler açıldı, balkonlara sandalyeler atıldı, vapurun güvertesine geçildi.

Nisan ayında Janet Frame’den Bir Başka Yaza Doğru’yu okudum. Neredeyse tüm bir ay bu kitabın içinde gezindim. Dışarıda akan hayatla okuduklarınız arasındaki uçurumu fark edip hafif bir baş dönmesi yaşarsınız ya. Öyle oldu. Vapurda, kafede okurken kafamı sözcüklerden kaldırdığımda bocaladım. İç saatle dış saatin birbirini hiç tutmadığı zamanlar işte.
  
Yazarla tanışıklığım “An Angel At My Table” filmiyle olmuştu. (Hatta bloğun ilk yazılarından biri bu film hakkında.) Filmden sonra Janet Frame’i daha da merak ettim, otobiyografisini okudum biraz, çevirmek için yanıp tutuştum. Türkçeye çevrilen iki kitabı var bildiğim kadarıyla. Bir Başka Yaza Doğru ve Baykuşlar Öterken.

Kitap Grace’in gazeteci bir tanıdığının evinde geçirdiği bir hafta sonunu anlatıyor. Gazeteci de Grace gibi Britanya’da yaşayan bir Yeni Zelandalıdır. Grace iki çocuklu bir ailenin hafta sonu düzeninde bir yandan kendi çocukluğunu, memleketini hatırlar, bir yandan ailenin sıkı örgülü düzeni yanında kendini hep kıyıda hisseder. Gevşek bir ilmek gibi...Kendine sürekli dışarıdan bakma ihtiyacı duyar. Ona göre kendisi göçmen bir kuştur. Başka bir yaza doğru uçmaya çabalayan bir kuş.

“Eğer bir göçmen kuşa dönüştüğümü bilselerdi ne derlerdi? Bunu göze alamam. Ne diyeceğim, onlar dinlerlerken cümleleri nasıl kuracağım, sözcükleri birbirine nasıl bağlayacağım, özne, fiil, yüklem?”

Grace hakikaten adımlarından ürken bir kuş gibidir kitabın başından sonuna.

“O anda Grace’e dünyadaki en ürkütücü şey, konuşmadan durduğu yerden ona dik dik bakan bir çocukmuş gibi geldi, ona suçlayarak, bile bile acımayla, alay ederek, bir çocuk olarak henüz sınırlamadığı ya da bastırmadığı ya da yok etmediği bir kavrayışla bakan bir çocuk.”

Aslında Grace, Janet Frame’den başkası değil. Hatta bu kitap, otobiyografik özelliklerinden dolayı yazarın ölümünden sonra basılır. Ne zamandır bu kadar içine bakan bir karakterin gözünden bir şeyler okumamıştım. Belki Şule Gürbüz’ün yazdıkları... Onun Janet Frame’e göre daha acılaşmış ve yargılayıcı bir bakışı olduğu söylenebilir.

“Bu kadar çok korkutucu olay ve keşfe sürekli uyum göstermenin gerginliği.”

"Dünyanın hallerine alışmak o kadar zaman alıyordu ki Grace öğreneceğini hiç sanmıyordu."

Romanın baş karakteri Grace konuşurken kelimelerden kurulan basmakalıp ve derme çatma dünyayla baş edemez, hep samimiyetini sorgular. Konuşurken ağzından çıkanları her daim yabancılar neredeyse. Kafasında birtakım şiirler dönüp durur. Bunlardan biri Yeni Zelandalı Charles Brasch’ın şiiri.

Ve tekinsiz koylarından
Yitip gider bir başka yaza doğru.
Her yer ışığa kesmiş ve ılıktır mırıltılı
Gölgesi yola koyulmanın; mesafeler yolumuzu gözler;
Ve kimse bilmez gece nerede yatacağını.

Yine kitapta, Keats’in “Bir Yunan Vazosuna Ağıt” adlı şiirinden alıntılar var. Şair "sessizliğin ve yavaşlığın üvey çocuğu” diye seslenir vazoya. Burada üzerinde birbirine dokunamayan, bundan dolayı sonsuza dek kavuşamayacak ve aşkları hiç bitmeyecek olan iki sevgili figürünün yer aldığı bir vazodan, onun suskunluğundan bahseder. Biraz şiir hakkında okuyunca gördüm ki İngiliz Edebiyatı’nda pek tartışılan bir şiirmiş, öğrencilere çok çektirirmişJ Sontag, bu vazonun suskunluğunun Keats’in ruhu için bir beslenme yeri olduğundan söz etmiş. “Suskunluk, başka fikirler için alan yaratır,” diyerek. Derin bir kuyu bu suskunluk mevzusu...

Göçmen kuşumuza dönersek... Bazen sevdiğiniz kişileri birbirleriyle tanıştırmak istersiniz ya. Tuhaf bir çöpçatanlık hevesiyle. Grace'in aklından geçen şiirleri okurken ben de onu "bir yaz ikindisinden çıkıp gelen Ruhi Bey"le tanıştırmak istedim. Bence güzel olurdu:)

Yere bırakılmış bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi 




Yorumlar

  1. alkım yine çok güzel yazın, filmle ilgili olan da öyle. insan hemen kitabın içine dalmak, grace'in kırılganlığı ve ürkekliğini yakalamak istiyor. bir de grace ismi çok kırılgan ve çekici değil mi? ben nedense bu ismi hep sevmişimdir, hatta lily için düşündüğümüz isimlerden biriydi bu. david, eniştem çok 'old fashion' diyerek burun kıvırmıştı ama bence bazen eski kafalı olmak iyidir:-)
    çok sevgiler!

    YanıtlaSil
  2. Aynı şeyler geçmişti aklımdan Clea! Ben de romanı okurken Grace isminin bu karaktere ne kadar yakıştığını düşünüp durdum. Onun için bundan daha iyi bir isim olamazdı bence.
    "Old fashion" deyince aklıma nedense Margaret, Elizabeth filan gibi isimler geliyor. Belki de onlar iyice eskide kalmıştır:) Ama Lily de çok güzel isim, su gibi!

    YanıtlaSil
  3. Bitmez tükenmez keşfedilecek yazarlar listeme yeni bir yazar eklendi :)

    Son söz: "Küçücük şeyler"e üvey evlat muamelesini şiddetle protesto ediyorum. Şiddetle!

    YanıtlaSil
  4. :)) olur mu, onların hepsi benim çocuklarım!
    ah ah, biliyorum, haklısın ama ne yapayım son zamanlarda mizah ve hafiflik duygumu iyice yitirdim özlem. zorlamak da istemiyorum. belki yaza doğru biraz daha hafifler bir şeyler, dönerim ben de...

    YanıtlaSil
  5. grace'i tanımak isterdim

    YanıtlaSil
  6. ben bir kaç tane grace tanıyorum sanırım narda... grace olmak zor şu dünyada.

    YanıtlaSil
  7. hepimiz biraz grace'iz..
    Bahara da "zalimsin" diyip çatamadık zaten.
    geçip gitti,bizi takmadan..Hızla "merhaba" dedi ve gitti.
    Yaz da gelmedi,bana göre,henüz.
    Yaşadığımız ne ,bilmiyorum.
    Artık mevsimleri de ayırdedemiyoruz.
    hiç bir şeyi ayırdedemediğimiz gibi..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de bilmiyorum redrabbit ve sanki gitgide daha da çok bilmiyorum:)
      seni burada görmek yine güzel!

      Sil
  8. Çok güzel önerilerde bulunmuşsunuz.Notlarım arasına aldım, paylaşım için teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Yaşam İzi. Okursanız konuşuruz yine:)

      Sil
  9. bu sıralar havalar ısınıp yaza döndükçe sık sık aklıma geliyor benim de ruhi bey ve cansever şiirleri. kitabı da filmi de çok merak ettim, filmi en yakın zamanda izlemek niyetindeyim bakalım. kitap biraz beklesin:)

    nisan ne ki, mayıs bile geçti, dua edelim de haziran biraz yavaş ve azcık serin geçsin, amin:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zerka, filmi izleyebilirsen izle mutlaka. Bence hoşuna gider, bir de senin uzmanlık alanına giren konular var. Bakalım ne düşüneceksin?
      Biraz geç yazıyorum, seyahetteydim. Çok sevgiler.
      Bakalım nasıl bir yaz olacak bu. Bir gittim kıyamet koptu İstanbul'da. Güzel, umutlu, ağaçlı ve serin bir yaz olsun hepimiz için:)
      Satırlarını özlemişim yine. Çok sevgiler zerkacım!

      Sil
  10. Sevgili Alkım,
    Sanki hayat durdu, seninle konuştuğumuzdan beri gidişat pek parlak değil. Bakıyorum senin bloğunda da pek hareket yok.
    Her cümleye "umarım" diye başlama ihtiyacı duyuyorum, ama umarım bugünlerimizi aramayız.
    Sevgiler,
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şahika merhaba:)
      Olayların üzerine bir de benim iş yoğunluğu eklenince benim için hakikaten hayat durdu. Umuyorum ki eski yaşantıma kavuşacağım. Okumayı, yazmayı ve kitaplardan konuşmayı özledim.
      Sevgiler.

      Sil
  11. Güzel bir paylaşım olmuş teşşekürlerimi sunarım

    YanıtlaSil
  12. Teşşekürler Paylaşım için

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...