biber, gözyaşı ve janis

Nerede kalmıştık, göğe bırakılmış bir balon sessizliğinde...Son bir iki ay pek sessiz geçmedi, yoğun geçti. Çokça yürüyerek, gazlanarak, gündemle yapışık yaşayarak, nefes almaya çalışarak, çalışmaya çalışarak, arada “abiye” bir dünyaya ışınlanarak (kuzen düğünleri, tuhaf topuzlar dünyasıJ), yaylada kiraz, vişne dağlarda kapari karpuzu toplayarak ve bir kitabı okumayı başararak. Bugünlerde bir kitaba yoğunlaşmak zor. Ama Toroslar’ın o şefkatli kucağındayken Refik Halid Karay’dan “Bugünün Saraylısı’nı okudum. Çok ilginç bulduğum yerler var, altını çizdim. Yazayım bir ara.

Yürümek benim için yeni değil. Aslında düzenle uyumlu, çalışkan bir öğrenciydim ve liseye kadar otoriteyle aram çok iyiydi, ne denirse harfiyen yerine getirir, getirmezsem huzursuz olurdum. Bayrağa bak derlerse gözümü ayırmadan bayrağa bakardım, okulda saçımın örgüsü, Kuran kursunda eteğimin boyu filan düzene birebir uygundu. Evde annem pek karışmazdı ama anneannem kız çocuklarını oturup kalkma, usturuplu giyinme konusunda sık sık uyarırdı. Derken Fen Lisesi adı altında bir yatılı okula gittim. Tuhaf yasakları vardı. Yeni Türkü dinlemek, Limon, Bilim Teknik dergileri bulundurmak, etütlerde küpe takmak, herhangi bir ortamda sadece bir kız bir erkek olarak bulunmak yasaktı. Bir ara kızların pantolon giymesi yasaklandı, sonra birkaç abla (onlar hem çok büyük hem de çok cesur gelirlerdi bize) mini etekle etütlerde boy gösterince pantolon neyse ki tekrar serbest bırakıldı. Mektuplarımız okunurdu. Bana gelen bir mektupta anlatılan fıkranın küfür içermesi nedeniyle müdüriyette bulmuştum kendimi. Müdür muavini -edebiyat hocasıydı, beni severdi- “Sana yakıştıramadım,” deyip vermişti mektubu. Birkaç arkadaşım (içlerinden biri pekala ClezioJ) bir evde gizli gizli toplanıp örgüt kurmaktan –ki dağın başında, dört duvar arasındaydık, okuldan sadece hafta sonu 3 saatliğine çıkabiliyorduk- DGM’ye sevk edilmiş ve neyse ki mahkemede bu çocukları kimse ciddiye almamıştı. Ciddiye alabilirdi de. O zaman DGM nedir bilmiyordum bile, ben hala “acaba saçı tek örgü yapmak büyük bir suç olmayabilir mi” gibi önemli mevzuları telakki ediyordum. Böyle fantastik, telekinezik bir yerdi anlayacağınız. Bir gün, yemekhanede sonradan Alevi olduğunu ve hocaların “taktığını” öğrendiğim bir çocuktan o günkü sofra duasıı okumasını istedi bir hoca. Bu çocukla uğraştıklarını görüyorduk ama çok da anlamıyorduk. Çocuk biraz ağırdan alarak kalktı ve biz ne olduğunu anlamadan çocuğa tekme tokat girişti bu hoca. Biz de onca kişi yemekhanede bu feci dayağı seyrettik. Şimdi yazarken hala kendimi çok kötü hissediyorum. Neden onu korumaya çalışmadık, neden hepimiz yerimizde oturduk ve bu şiddeti seyrettik, şu anda aklım almıyor. Bu “saygıdan” olamazdı, bu başka bir şeydi. Çocuk zaten sonra apar topar okuldan ayrıldı. Şimdi düşününce, eğitim hayatım boyunca seyrettiğim dayaklar –ki hemen hepsi aklımda- için ayrı ayrı ve hep aynı soruyla vicdanım sızlar. Neden hiç tepki göstermedim? Okuldayken arkadaşlarla okulun tuhaf uygulamalarını ve baskılarını kendi aramızda konuşur, espriye vurur, kendimizi ancak aynı olayı defalarca anlatarak sağaltabilirdik.

Farklı olanı kabul etmek ne zor geliyor insanlara, hele ki otoriteye. Elbette anlattığım, son derece “gündelik” şiddet hikayelerinden biri. Hemen hepimiz farklı türleriyle karşılaşmışızdır. Biliyoruz ki bunun niceleri, nice ağırları, hatta ölümle sonuçlananları yaşandı, yaşanıyor bu ülkede. Ve her şiddette vicdanımızda bir yerler aşınıyor, tarafı yok bunun. Bu şiddetin (senelerce olduğu gibi) aynı refleksle "görülmemesi" bir yana korunması, pışpışlanması ve bununla hiç bir şekilde yüzleşilmemesi insanlarda öfkeye yol açıyor. Bu eğitim sisteminin izleri de kolay kolay silinip gitmiyor zihinlerden. Bir yandan bu şiddete karşı söz söylerken aslında zihninin gerisinde de o yıllar öncesinde otoriteye bağlı insanla da mücadele ediyorsun. Sana sürekli uslu durmanı, sessiz olmanı ve bacaklarını kapatarak oturmanı söyleyen otorite.

Ece Ayhan'ın "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır" dediği "Meçhul Öğrenci Anıtı" şiiri geldi bu olaylarda aklıma.
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür


“Yeryüzünün gözyaşları sonsuz,” der Beckett. Şarkılar, şiirler ve ağaçlar olmasa belki bu kadar çabalamazdık gözyaşlarının içinde, hayatta kalmak, kahkaha atmak için. Janis'i unutmayayım! İçime bir şeyler çöreklendiğinde bana güç veren kadınlardan biridir. Uzaklardan muzipçe göz kırpar, neşenin saf gücünü hatırlatır. Baş köşeye yakışır dedim:)

Vişnelere ve göğe bırakılmış balon sessizliğine sıra gelmedi. Bir sonraki yazıya kalsın. 

Yorumlar

  1. şu aralar insanın içindekileri, hissettiklerini yazması o kadar zor ki, bazı acıları tarif etmek için kelimelerin yetersiz kalmasından sanırım. anlattığın hikaye çok acı, çok fena. bunun gibi bir sürü hikaye yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. sanırım bu hikayede şiddete karşı koyamayacak duruma getirilmek, korkmak içimizi daha çok acıtıyor.

    bir solukta okudum yazını alkım, çok iyi geldi. janis'in sesini duymak da. bu arada benim yeni başlayacağım dizi projesi "bugünün saraylısı", tesadüf olmuş:-) ama maalesef ilk üç bölümün senaryosunu okudum ve kötü buldum. keşke başka biri yazsaydı, senarist konusunda ciddi sıkıntı var:-/ ben karay'dan 'yer altında dünya var'ı okumuş ve çok keyif almıştım. yakında çekimlere başlayacağız, artık geri dönüş yok, neyse:-)

    güneşli günler olsun hep, çok sevgiler, çok!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. haklısın clea, ben de zorlandım yazarken. insan kendini güncel siyasetin o olağan zehirli dilinden koparmak, yalın bir şekilde hissettiklerini ifade etmek istiyor. biraz da ondan zorlanıyor sanırım. nereye bassak bir mayın patlıyor. yine de konuşmaya çalışa çalışa bulacağız herhalde makul bir dil. iyimser olmak istiyorum, janis de öyle diyor sanki:)

      bugünün saraylısı meselesine çok şaşırdım. ben tesadüfen elime almıştım. refik halid'in o tatlı dilini çok seviyorum. "eskici" hikayesinin zaten gönlümde yeri ayrı. başka kitaplarını da okuyacağım. "yer altında dünya var" aklımda olsun, hiç duymamıştım. bu arada seni yakın zamanda çok sık andım:) ben de bir belgeselde (metin yazarı ve konuk olarak) çalışmaya başladım ve çekim denilen şeyin ne denli yorucu olabileceğine, insanın kolunu kaldıramayacak kadar nasıl pelteye dönüştüğüne tanık oldum.

      diziyi (ve ayşen karakterini) şimdiden merak ettim, kitaptan sonra eski diziyi izlemek istiyordum. umarım, senaryosunu biraz daha elden geçirirler:)ben eski diziyi hayal meyal hatırlıyorum. kitaba göre çok edepli olduğunu söyleyebilirim. kitaptaki erotizm beni şaşırttı valla.

      özlemişim konuşmayı. iyi ki yazdın clea, iyi ki var şu bloglar. hakikaten nefes aldığım bir yer burası. ben de sana güneşli bir pazartesi dileyeyim şimdiden. sevgiler!

      Sil
    2. cleacım belki sen biliyorsundur, şöyle bir link buldum eski diziye ait. sema yunak ayşen karakterine uygun gibi geldi ama ata karakteri için ahmet mekin olmamış bence. daha tereddütlü ve boşlukları olan bir portre aradı gözüm. neyse, naçizane hislerim işte. seni daha fazla baymayayım, iyice haşır neşir olacaksın sonuçta:)
      http://www.youtube.com/watch?v=rAS-mCNvJow

      Sil
    3. ben eski diziyi tam olarak izlemedim ama proje geldiğinde bakmıştım biraz. kitabı okumadığım için henüz şu olmuş şu olmamış diyemiyorum. okuduğumda maalesef çok acı çekeceğimi biliyorum dizinin içinde olan biri olarak:-( şimdi ata kim olacak dersin, 'off the record' olsun blogtan laf çıkmaz; selçuk yöntem!:-p senaryo değişmez ama alkımcım, yazanın değişmesi lazım, umarım 3-5 bölümden sonra bırakır:-/ bu arada refik halid karay sanırım erotizm duygusunu iyi veriyor çünkü 'yer altında dünya var' kitabında da çok iyi hissettirdiği bir erotizm vardı ve okuması pek keyifliydi.
      içinde olduğun belgeseli de merak ettim şimdi. yorucu olsa da belgesel çekimi keyifli olmuştur sanırım, dizi gibi değil.
      bloglarımı çok ihmal etsem de blog candır diyorum, buradaki sohbetlerin yerini hiçbir şey tutmaz:-) her günün güneşli olsun, kucakladım!

      Sil
    4. diğer kitabını da kesin okuyayım bakayım, iyice merak ettim şimdi. casting zor iş, düşündüm düşündüm kendi adayımı bulamadım. selçuk yöntem de çok oturaklı geldi bu rol için. belki farklı bir portre çizer. ama senaryoya el atarlar umarım, kötü senaryo olunca insan üzülüyor onca emeğe...
      benim belgesel de bloglarla ilgili. farklı temalar üzerinden blog dünyası üzerine kısa kısa 6 bölümden oluşuyor. ilginç bir deneyim oluyor benim için. yayınlanınca sana haber ederim:)
      kelebekler cleacım!

      Sil
  2. Alkımmmm! Sen yazınca ben de şu dayak meselesini düşündüm. Kötü yahu. Seyrederdik. Yatılı okulda okumadım ama okuyan arkadaşlarım biraraya geldiklerindeki muhabbetlerini hatırlıyorum. Hadi tamam, kıskanırdım diyeyim:P Biber gazını İstanbuldayken 1 Mayısta yemiştim, çok kötüydü. İki gün kendime gelemedim. İnsanlar yine bence sakin.

    Hoşgeldin bu arada.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. merhaba liverpool! uzun zaman oldu, haklısın. aman işte bir saçma geliyor bir güzel geliyor yazmak. öylece idare ediyoruz.
      1 Mayıs'tan ben de nasibimi aldım söylemesi ayıp:) yatılı okul meselesine gelince, sorsan kimse sevgi ile anmaz okulu ama anlatılmaktan usanılmayan hikayeleri boldur. kıskanmanı anlıyorum;)yine de çocuğum olsa yatılı okula göndermezdim. böyleyken böyle...sevgiler.

      Sil
  3. liverpool'a katılıyorum, hoş geldin. kaybolmuştun yine. gerçi yazsanda bloglara kimsenin uğrayacak hali yok herhalde şu günlerde.
    janis joplin'in en sevdiğim şarkısıdır bu, eski günleri hatırlatır.

    asıl vişneleri bekliyorum ben şimdi:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sema-zen, sen de hoşgeldin! janis'in bu şarkısı beni de eskilere götürüyor, epey çalmaya uğraşmıştım gitarla. benim de aklıma hep bir yolculuğu getiriyor. hoş, güneşli, kaygısız bir yolculuk.
      vişneler çok güzeldi diyeyim sana, sulu sulu ve ekşi mi ekşi:)

      Sil
    2. bayılırım vişneye! öyle böyle değil.

      Sil
  4. Alkıımmm! ozlemistim yazılarını. İçime oturdu bu hikaye. Sende bir yetenek var, nasıl güzel ve derinden anlatıyorsun bugünü, bağırıp çağırmadan ama ta meselenin kalbine dokunarak anlatıyorsun. Senin yatılı okul hikayen bu ülkede yıllardır yaşatılan cehennemin özeti gerçekten de. Ah ah...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. muallacım, ne güzel sözler bunlar, zor oluyor karşılık vermek:) çok çok sağol! bunları yazarken şu andaki yatılı okulların durumunu düşündüm. nasıldır acaba? belki değişmiştir bir şeyler. umuyorum. bu ülkenin derdi bitmiyor be ya:) 80lerde, 90larda, 2000lerde çocuk olmak hep kendi dertleriyle geliyor...

      Sil


  5. değerli alkım ;

    bu kalem senin
    ve bu kalem insanı ve insanlığı mükemmel damıtarak anlatan bir kalem...

    kaleme yazdıran da elbette göz...
    dünyaya bakan iki gözün çok daha ötesindeki göz hem de...

    kalemin daha çok yanında olsun ki ,
    iki yazının arasına neredeyse mevsimler girmesin...

    çok selam çok merhaba...

    murat...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. merhaba murat,
      çok teşekkür ederim, ne diyeyim bilemedim:) blogu bu kadar boş bırakmayı ben de istemiyorum, yazılar uçuşuyor da gelip buraya konamıyor. insanın yazıya olan inancını koruması da her zaman mümkün olmuyor. malum, gündemi zengin bir ülkeden yaşıyoruz, vukuat eksik olmuyor.
      bakalım günler ne gösterecek, ama ben de biraz daha sık yazmak istiyorum.
      sevgiler.

      Sil
  6. Teşşekürler paylaşım için

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de ziyaretiniz için teşekkür ederim. sevgiler.

      Sil
  7. Ellerine, yüreğine sağlık gülüm... Önümüzdeki hafta o vişnelerden - bana da bıraktıysanız eğer ;)- yemeye gidiyorum... Ç.K. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. seni burada görmek ne güzel! ah ah, o vişnelerden birlikte toplayıp birlikte yeseydik, en güzeli o olurdu. vişneler kalır mı hiç:) annemin yaylasında hala duruyorlardır. ama silifke'de bir çilek var ki şu mevsimde, mmmmhhh mmmmhhhh!!! bilmem anlatabildim mi?
      :)

      Sil
  8. Sevgili Alkım,
    Gazetede de değil, şöyle kült bir edebiyat dergisinde bir yazı okumuş gibiyim. Yazılarında içime dokunan ve her satıra sinmiş gizli bir hüzün, bir derinlik var.
    Ve Alevi çocuğun ve dayakçı hocanın hikayesini okuyunca aklıma yine Thomas Bernhard'ın sözleri geliyor: "Suçlu yoktur, toplumun hasta ettiği insanlar vardır."
    Yeni yazılarınla buluşmak dileğiyle,
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şahika, teşekkür ederim ve iyi ki uğradın! Bernard okuma listemde beni bekleyen bir yazar, bir türlü sıra gelmedi. Okuyayım artık:)
      Sevgiler.

      Sil
  9. Bu yazıyı ürpererek okumuştum. O zaman yorum yazmaya elim gitmemişti, şimdi tekrar okudum, aynı hisler içindeyim. Anlattığın şeyi çok iyi biliyor ve anlıyorum. Yatılı okulda farklı farklı şekillerde karşılaştım o hikâyeyle. Bu konuda yazının üzerine söz söylemek anlamsız, Ece Ayhan'ın başka bir şiirini "yüksek sesle" "tekrar" okuyalım, yeter;

    Yort Savul!

    Sevgiler.

    p.s.: İki çoook sevdiğim ismi yazına konuk etmişsin, ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?;) Bu arada bin yıldır elimde Beckett var, evet aynı kitap! Niye bana eziyet ediyor bu sefer anlamadım?;/ He heh, yazarın intikamı, episode i.;p

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yatılı okul mevzusu çok derin, değil mi? Ben de sanki o günlerin kapısını sıkı sıkı kapamışım, açılırsa pek çok şey saçılmasın, dağılmasın diye. Ama nedense bu sefer kendimi tutamadım. Selim İleri'nin "Cumartesi Yalnızlığı" diye bir kitabı var. İlk yazdığı kitap sanırım. İsmini de yatılı okul cumartesilerinden alıyor. Aklıma hep o gelir. Çok hoş bir tanım bence.

      Beckett ve Ece Ayhan'a selam olsun tekrar o halde. Hangi kitapmış bu, merak ettim. En son Murphly adlı kitabını okumuştum ben ama yıllar oluyor. Seninle bir de Huzur okuyamama/okuyamamış olma mevzumuz var biliyorsun. Bilmiyorum sen atlattın mı o durumu ama ilk okuyan haber etsin:)

      Ha bir de, Yort Savul çok güzel şiir! Oku oku bitmez.
      Sevgiler Justinecim.

      Sil
  10. Elbette Murphy, hâlâ Murphy.;_; Bitecek ama, çok az kaldı umutluyum.;p

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı