ihtiyar adam, moby dick ve okyanus hayaletleri


Okumak istenen kitaplara ömür yetmeyecek. Üzücü ama böyle...Benim de hep ertelediğim kitaplar var. Kimisini, okumayı çok istediğimden erteliyorum. Onunla sakin bir zaman dilimini, bir süre birlikte başıboş gezinmeyi hayal ediyorum. Proust’u mesela, gitmeye yakın okumak isterim. Dünyanın büyülü bir mercek altındaki görüntüsüne son bir kez bakmak için. Onun o sahiden üzerine renkli tüller serdiği dünyayla veda niyetine.
  Bir yandan okunacak kitaplar birikirken öte yandan da “sanırım okumayacağım” deyip vazgeçtiğim ve akabinde bir rahatlama hissettiğim -vazgeçmek ne güzel!- kitaplar oluyor. Başıma bir şey gelmeyecekse, bunlardan biri Moby Dick. Fakat ben okumayacağım dedikçe (“büyük konuşma” derler ya hep) önüme gelip gelip duruyor. En son, çevirdiğim kitapta birtakım alıntılarla karşıma çıktı, ben de gidip kitapçıda epey bir karıştırdım. Hepsi denizde geçmiyormuş, oh! Uzunca bir süre uçsuz bucaksız bir denizin ortasında olduğumu düşünmek hakikaten beni geriyor. Bana göre tam bir klostrofobi! Sırf bu yüzden okumaya başlayamadığım kitaplar var. Karanlığın Yüreği böyle... Ama Panait Israti’nin Akdeniz isimli kitabını, oradaki gemi yolculuğunu çok sevdim mesela. Istrati ara ara okunmalı bence. Onun o dünyayı kucaklama hevesiyle gezip duran, “az”la yaşayan, “anonim” karakterleri hatırlanmalı.

Nereden geliyor bu “okyanus sıkıntısı” diye düşünürken aklıma çocukluğumda Pazar günleri TV’de yayınlanan "İhtiyar Adam ve Deniz” filmi geldi. Her pazar, ki pazarları soğuk bir kış günü olurdu, o film izlenirdi. Film boyunca sadece adamı ve denizi görmek, Spencer Tracy’nin çaresiz sayıklamaları, gerilip çatlayan dudakları, kanayan elleri, Turner tablolarından aşağı kalır yanı olmayan o gri sular, bende hep Pazar sıkıntısına karışır; o günün ütü buharıyla buğulanan camları, bulutlu göğü, TV’nin çiğ ışığı filan içimde koca bir sıkıntı topu olurdu. Ekranın karşısına geçip “yeter, yeter, insaf et” deme isteği duyardım. Hemingway’in hikayesini okumadım ama lafını Melville kadar uzatmamasıyla gözüme girdi. Olay okyanusta geçiyor! (Edebiyat cinleri şuracıkta çarpacak beni!)

One More Cup of Coffee'de, "Kalbin bir okyanus gibi / Gizemli ve karanlık," der Dylan. Okyanus, Herzog'un, Conrad'ın vahşi memleketi. Aslında bu yabanıl coğrafya inşa ettiğimiz kültürün dışındaki hayatın varlığının temsili Tanıdık dünyanın ayağımızın altından çekildiği, kovduğumuz hayaletlerin cirit attığı bir yer. Başdöndürücü!
Geçende Pi’nin Yaşamı’nı izledim. Çocuğun okyanus ortasında, küçük bir filikanın içinde geçirdiği o uzun günleri, çatlayan, uçuklayan dudakları bu Pazar travmasını zihnimde yeniden canlandırııverdi. Aslında fazla bir beklentim yokken sevdim filmi. (Hayır, üç boyutlu izlemedim.) Richard Parker’ın bir veda etmeyişi benim de yüreğimi burktu. Veda eder diye ummuştum. Velhasıl fazla hırpalanmadan filmi bitirmeyi başardım.

Hafta sonu da yanıma Somon Balığıyla Yolculuk’u aldım. (Okyanus zamanı!) Baharın ilk günleri... Yine o tanıdık beklenti. Göl kıyısına gidip bir banka oturdum. Umberto Eco’nun Somon Balığıyla Yolculuk yazısı bende çok  “romantik” anlamlar çağrıştırırken aslında yazarın Stockholm’de yok fiyatına aldığı koca bir somon balığını otelin mini barında saklama gayretini anlatıyordu. Yazar benimle dalga geçiyordu sanırım. “Aşırı Yorum” diye gülerek bıyık altından. O halde ben de onu pek züppe bulduğumu gizlemeyeyim, özellikle “trendeki tek kravatlı yolcu bendim,” diye yeni kıtadaki trenlerle dalga geçerken. Somon Balığıyla Yolculuk pek umduğum gibi de geçmedi bu arada. Ama Eco kitapta bir yerde, "kültür, doğadan çok daha insaflıdır," diyordu. Aklıma takıldı. Doğanın yıkıcı gücü anlık ve doğrudan oluyor ama kültürde de farkettirmeyecek kadar sinsi, zamana yayılmış bir tahribat yok mu? Bilemedim.

Eco deyince aklıma bir İtalyanla yaptığım küçücük bir edebiyat sohbeti geldi. Sürpriz bir şekilde otelin resepsiyonunda çıktı karşıma. Pasaportu görünce hemen Orhan Pamuk'tan bahsetmeye başladı. Başkalarıyla böyle pat diye edebiyat konuşmasına girebilen insanlara hayranım, ben yapamam. Benim için hala biraz mahcup kalmış bir alandır. Neyse... Pamuk'un en sevdiği kitabının Sessiz Ev olduğunu söyledi. Sessiz Ev'in bende de yeri ayrıdır ama gözdem Kara Kitap. Ben de İtalyan edebiyatından o anda aklıma gelen ilk isimleri söyledim: Italo Calvino ve Umberto Eco. Sonradan niye Pavese ya da Natalia Ginzburg'dan laf açmadım diye üzüldüm. İkisi de sevdiğim yazarlar. O hemen Eco'nun, yazarı olmadığını söylemişti. Aslında denemeleri bir yana, edebiyat için fazlasıyla "zihin"dir Eco, fazla düşünür az hisseder gibi gelir bana. Bir Okurun İtirafları! (Bu arada Eco'nun haftaya Boğaziçi Üniversitesi'nde Orhan Pamuk'la bir söyleşisi var: http://www.edebiyathaber.net/umberto-eco-istanbula-geliyor/)

Neyse artık sanırım Karanlığın Yüreği’ne başlayabilirim. Ardından da Denizler Altında Yirmi Bin Fersah! Uzun yaşarsam belki Moby Dick’e bile sıra gelir bir gün. O zaman işte “Anlat bakalım Ismail," diyecegim, "ben hazırım."

Yorumlar

  1. Yazdıklarından yalnızca İhtiyar Adam ve Deniz'le tanışmışlığım var. Ve bir de tabii televizyonda o oynarken hissettiklerinle :)

    Yalnız ilginçtir sen üst üste aynı ortamlarda geçen kitaplardan, filmlerden bahsettikçe o klostrofobik ruh hali beni de sardı. Sırf sen öyle hissettiğini yazdığın için belki. Okudukça bir daraldım, bir nefes alamadım sanki :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hah hah, özlem sıkıntıyı oralara kadar taşıdım demek:) pardon! ben de yazarken daraldım. aman ne sıkıntıymış...bir yandan da gemi yolculuğuna özenirim ama yok, yapamam sanırım.

      Sil
  2. O pazarların kasvetli sıkıntısı hepimize kıyıdan köşeden bulaşmış belki de öyle günler bizi okumaya bu kadar bağladı:) O sıkıntının üstesinden sadece kitaplara dalmakla gelebiliyordum ben.. Denizler altında yirmi bin fersah'ı ilkokulda büyük bir tutkuyla okumaya başlamıştım teyzemden kaçırıp sonra nedendir bilmem sakladılar kitabı aynı sefiller'i sakladıkları gibi..

    Boş verelim kasvetli günleri yeni yazını görmek keyiflendirdi beni.

    Kelebekler..:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru! O günler bizi edebiyata bağladı. Kuzenim hep "yayla gibi sıkıcı bir yer olmasaydı çocukken bu kadar okuyamazdım," der. Yazın gidilip 2-3 ay kalınırdı yaylada. Yapacak hiç bir şey yok yayla elması yemekten başka:)
      Sanırım Jules Verne'i hiç okumadım ben. Düşünüyorum düşünüyorum aklıma hiç bir şey gelmiyor. Niye saklamışlar ki kitabını? Benim de anneannem korkardı fazla kitap okumamdan, aklımı kaçıracağımı filan düşünürdü herhalde. "Biraz dışarı çık, içerilere sokulup durma derdi:)
      Sevgiler Duygu!

      Sil
    2. :)) ilk bahaneleri gozlerimin bozulacak olmasi endisesi idi ama gercek korkuları cidden senin tahmin ettigin gibiydi galiba... Bazen hak veriyorum onlara ne diyeyim ... :))) sevgiler benden

      Sil
    3. aklıma kitap okuyan kadınların bir şekilde hep çıldırdığı viktoryen romanlar geldi:)

      Sil
  3. uzun deniz yolculuklarına ben de çıkamam , korkudan tabi ki.
    ama edebiyatta bunu yapmak isterim, en azından başarmış hisset-
    mek için belki. Karanlığın Yüreği nasıl da güzeldi,
    beğeneceksin bence. Moby Dick hep önüme gelse de
    bir türlü okuyamadığım bir kitap. zmanı tam gelmedi demek..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Buket, ben edebiyatta da çıkamıyorum sanırım o yolculuklara;) Yoksa bana yol olsun, yolculuk olsun! Karanlığın Yüreği'ni okuyacağım, ısınma turları yapıyorum. Şimdi elimde ilk kez okuduğum bir yazardan, Janet Frame'den çok güzel bir kitap var, bitirmek istemiyorum. Bu hissi de seviyorum!
      Moby Dick'e benim de daha vaktim var gibi hissediyorum:)

      Sil
  4. Proust yorumuna artı bir! resmen bunca zamandır neden bir türlü oturup okuyamadığımı açıklamışsın sanki bana, teşekkürler :) ve bir de Moby Dick, onun da henüz zamanı gelmedi benden yana.


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Moby Dick bende de uzun zaman bekleyeceğe benziyor. zaten uzun süre ölmeden önce "okunmayacak" kitaplar listemde durdu:)

      Sil
  5. Yine dantel gibi bir yazı olmuş sevgili Alkım :)
    İhiyar Adam ve Deniz bende de hep kasvet yaratır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kasvetli günlerde kasvetli filmler, değil mi? bir ara da hep kovboy filmleri yayınlanırdı...bu arada çok teşekkür ederim seda:) sevgiler!

      Sil
  6. ne garip, sürekli denizde olmak -okuyucu olarak bile olsa- sanırım hepimizde bir gerginlik yaratıyor, ayağımız karaya bassın istiyoruz:-) narcissus'un zencisi de denizde geçiyor ve başlamadan önce bende de bir gerginlik yaratmıştı ama o kadar zevk aldım ki okurken karayı unuttum:p insan bazı şeylere hiç sebepsiz çekingen yaklaşıyor. bazı filmler için de geçerli bu sanırım. mesela western filmlerine oldum olası uzak dururum, niye bilmiyorum. oysa ki bazıları o kadar güzel ki. çok güzel bir yazı yine alkım, eline sağlık.

    bahar da geldi, uçsun kelebekler,sevgiler çok :-)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. cleacım, western filmlerinin güzeli hakikaten çok güzel oluyor, ama (sanırım içinde kadın karakter barındırmayışı nedeniyle) benim de çok ilgimi çekmez. bu arada moby dick'te de kadın yok. belki de asıl sorun budur.
      narcissus'u not ettim. karanlığın yüreği yerine onu tercih edebilirim. yine de temknliyim:)
      bahar geldi hem de nasıl! o tatlı hava, ağaçlarda çiçekler...aman çok çabuk geçmesin, mevsim hemen yaza dönecek diye ödüm kopuyor. nisan zalim ama güzel:)
      kelebekler!

      Sil
  7. Guzel yazi olmus bende seninle kitaptan kitaba, filmlere atladim hizlandirilmis animsamalar. Proust ah Proust sonlara saklama sen keyfini simdiden cikar :) Umberto Eco 45 yasinda yazmis ilk kitabini o zamana kadar kutuphanelerden, arsivlerden cikmamis banal bir isi varmis surekli arastirmis. Bi belgesel seyrettim hakkinda bayildim kisiligine, mutevaziligine. Esiyle kitap dolu bir evde yasiyor. Niye kitap yazdiniz deyince eh benim yasimdaki admalar genc kadinlarla kaciyor ben kitap yazdim dedi :) Normandiya'da Orhan Pamuk okuyan o kadar cok insan varki. Doktorum mesela ! cok yakin bir arkadasim emekli denizci :) baglandi gene denize.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beste, gündelik hayat pek Proust okuması yapmaya müsait değil bu şehirde. Her şey telaş, acele içinde... Kimi zaman öğrencilik günlerinin o geniş zamanını özlüyorum. Bir gün hiç başından kalkmadan kitap okuyabilirdin sadece. Proust'u o günlere saklıyorum, bakalım:) Eco, komik bir adam belli ki. Hiç üşenmeden bir yılının kaç saatini hangi işlere harcadığını hesaplayıp yazmış denemelerinden birinde. En sonunda da daha az sigara içerse daha çok vaktinin olacağına karar vermiş. Ama genel olarak Somon Balığıyla Yolculuk kitabını çok sevmedim.
      Denize bağlamak için doktora gtmeye gerek yok, Normandiya deyince aklıma ilk olarak kuzey denizi ve deniz fenerleri geliyor zaten. gördüğümden değil de, öyle canlanıyor zihnimde;)

      Sil
  8. Proust'un mezarini ziyaret ettim Pere Lachaise'de hos bir tesadufte oldu hikyayei merka ediyorsan blogdaki linki veririm:) Normandiya deyince vahsi deniz, ruzgarlar ve inekler gelir akla :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Linki versene, çok iyi olur Beste. Bir de Cherbourg fotosu sözün vardı bana:)
      Normandiya deyince aklıma şu şarkı geliyor bir de:
      http://www.youtube.com/watch?v=xttQ76fD5gM

      Sil
  9. sadece kitaplar mı, izlenecek filmler, öğrenilecek diller, sonra emekliliğe sakladığım binbir çeşit hobilerim var bir de benim:) gidilecek şehirleri vazgeçilenler klasörüne attım:)

    sen yazana kadar fark etmemiştim ama okyanus sıkıntısı bende de var sanırım, başından sonuna dek okyanusta geçen hikayelere mesafeliyim hep. okyanus da deniz de karadan izlenince güzel bence, ayaklarımı sokmaktan öteye geçmediğim sürece seviyorum denizi:) ihtiyar adam ve deniz dizisini hatırlayamadım, sanırım bizim evin sık izlenilenlerinde yer almıyordu ama anlattıklarından iyi ki de yer almıyormuş diye düşündüm, pazar günü sıkıntısı başlı başına yeterdi zaten:) benim de parliament pazar gecesi sineması sıkıntım vardı:)

    karanlığın yüreği çok merak ederek okuduğum bir kitaptı ama umduğumu bulamadım sanırım, bir metrobüs yolculuğunda okumuştum, acaba benim atladığım şeyler mi var, daha sakin bir zihinle tekrar mı okusam diye düşünüyordum ben de, eğer beğenirsen ben de kitaba ikinci bir şans verebilirim:)

    sen kültür ve doğayı karşılaştırınca aklıma tarkovski’nin kurban filminde geçen bir hikaye geldi, şurada buldum tam metni: http://moroccom.blogspot.com/2009/02/offret-kurban1986andrei-tarkovsky.html

    epeydir elime doğru düzgün kitap aldığım yoktu benim de, bu yazı iyi bir motivasyon oldu. bir de en son bangır bangır ferdi çalıyor evde’yi okumuştum mahir ünsal eriş’in. çok beğendim ve senin de seveceğini tahmin ediyorum, ne zamandır masamda duruyor bir şeyler yazayım yazayım diyorum ama yazmak konusunda da tembelleştim sanırım, kendime derhal çekidüzen vermeliyim:)


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. parliament pazar gecesi'ni konuşmuştuk, hatırlıyorum:) pazar sıkıntısı o gün yapılan başka şeylere de bulaşmış hep demek ki. piknikleri sevmemem de belki o yüzdendir.

      karanlığın yüreği'ni okuyan bir kaç arkadaşımdan senin dediğine benzer şeyler duydum. belki geciktirmemde onun da bir etkisi vardır. çok sıkıldığını söyleyenler de oldu. yine de illa okuyacağım, listemde var. bakalım...moby dick'i, dediğim gibi, es geçebilirim.

      önerdiğin hikayeyi okudum, çok etkileyici. bu arada, sana söylemek istediğim bir film var. festivalde izledim. "kuleli ev" tarkovsky'yi hatırlattı bana. kar manzaraları, tren ve bir çocuğun gözlerinden savaş sonrası insanlık halleri. ben sevdim, bir kaç arkadaşım çok yavaş buldular. blogda da yazmak isterim ama bakalım, kendime de bu konuda güvenemiyorum artık.

      bangır gangır ferdi çalıyor evde'yi ben de almıştım, hatta biraz başladım, okuduğum kadarını da çok sevdim. sağol zerkacım.

      bir bahar temizliğiyle silkinip kendimize gelelim lütfen:)

      Sil
  10. Aaaa, yine kaçırdığım bir yazı! Tabii sen bu yazıyı yazdığında ben İstanbul'daki son günlerimi yaşıyordum, bir de sevgilimin sadece haftasonu boş olduğu düşünülürse, diğer her şeyi unutmuşum haliyle;p Ne yaptın peki Alkım, başladın mı Karanlığın Yüreği’ne, yoksa ben oyalanırken bitirdin mi!?

    p.s.: Sonra uzun uzun sohbet edilecek, buraya not düşüyorum;/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justinecim, ben bile neredeyse uğramaz oldum kendi sayfama, senin kaçırman çok doğal:) Bir de işin içine İstanbul ve sevgili girince:) Ben de içimden daha sık uğrasam, daha sık yazam diye geçirip yapamıyorum. Kendi akışına bıraktım artık.
      Kitaba başlayamadım, başka kitap girdi araya. Karanlığın Yüreği sanırım bir süre bekleyecek beni. Bir kaç arkadaşımla konuştuktan sonra yne gözüm korktu. Dur bakalım:)

      Sil
  11. Karanlığın Yüreğini okudum, hiçbir şey anlamadım (İngilizce okuduğumdan mı acaba?) Filmindend de hiçbir şey anlamamıştım. Bu yazını da önceden okumuş olabilirim; ama bazı bölümlerini unutmuşum. Eco, İtalya'daki resepsiyon yeni, Hemingway ve Melville sanki bildiğim bölümlerdi.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

"çınar, ben, ağaç ve kedi"