oyunsever kadınlar arasında

Oyun olmadan hayata dayanmak ne zor. Oyunun içindeki "hayat" ve küçük direnişler güzel. Kendimi çok daralmış hissettiğimde, bir dayanışma hissiyle hatırladığım kadınlar var. Bir zamanlar yan yana mesai yapmış olduğum, şimdi hayatımın uzağına düşmüş kadınlar. Bugünden bakınca görüyorum ki her biri hayatın içinden geçerken bir oyun icat etmiş, bir ritüel yaratmış kendine. 

Wei'den başlayayım. Ofiste kendi özgürlük alanını yaratmış bir Çinli kadındı. Kendi köşesinde Çin Operası dinliyordu kimseleri takmadan. (Alay konusuydu.) Ben de ufaktan bağımlısı olmuştum, Çin filmleriyle yatıp kalkıyor, gecenin bir yarısı çin eriştesine (ve operasına) aşeriyordum o sıralarda. The patron'a herkesin önünde pat diye "kaç araban var senin? Hepsini kullanabiliyor musun ki" gibi sorular soruyordu. Bayılıyordum! Bense henüz pek çaylaktım. Fakat ofisin o hiç sarsılmaz gibi görünen ciddiyetini sabote edecek her eylemi desteklemeye hazırdım:) Wei konuşurken genellikle büyük "anglosakson" sessizlikler oluyordu.  Öğle yemeklerinde üç tane haşlanmış yumurta yiyordu. Beni bir kenara çekip işten ayrılacağını söylemiş, henüz geçici bir eleman olan bana sıkı bir pazarlık yapmamı tembihlemişti. 
Ofise herkesten önce gelen,  sekreterimiz Anna vardı, hamile. Evlenmeyi düşünmüyordu. Bir gün ailesinin gelmiş olduğu Portekiz’e gitme hayali kuruyordu. Lizbon'u (ve Lizbon Hikayesi filmini) ilk kez onunla merak etmeye başladım. Anna, ofisteki kadınlara sabahın ilk saatlerinde “sanatsal” erkek fotoğrafları gönderiyordu. Güne Anna’nın coşmuş hormonları ve yaptığı güzelim kahve ile başlıyorduk. 

Sonra Katy geldi. Venezüellalı, ufacık bir kadındı. Kırmızı, turuncu elbiseler giyiyor, simli sarı ojeler sürüyor, o belirgin aksanı ve tropik renkleriyle ("ay looov kolors") bizim ofisin ciddiyetiyle tam bir zıtlık oluşturuyordu. Hafta sonları birlikte tavuk kanadı yiyip bira içmeye gidiyorduk. Her seferinde baştan “öyle sarhoş olmak filan yok, kimseyi avutamam ben,” diye beni bir uyarıyordu. Genç olamadığına öfkeliydi biraz. Geceleri uyuyamıyordu Katy ve her gün yaşının yüzüne verdiği hasarları inceliyordu. "Bir zamanlar arkadaş olup da bir daha hiç görüşmeyenlerden olmayalım," demişti ayrılırken. Öyle olduk.

Daha sonrak işyerinde Sureshni ile tanıştım. Koyu Hıristiyan bir ailedendi, etrafındaki ölümlerin ardından bir ay simsiyah giyinirdi. Sureshni ofiste canı çay çeken tek kişiydi ve ofsin güneşli anlarından olan çay sohbetlerimiz bizi iki yakın arkadaş yapmıştı. Gün geçmiyordu ki çay ile ilgili bir gelişme yaşanmasın. Önce porselen bir demlik getirdik işyerine, sonra çeşitli çaylar, en incesinden cam bardaklar. Her şeyi deniyorduk, dünyanın en güzel çayını o ofiste demlemeye kararlıydık! Bana Sri Lanka’da geçen çocukluğunu anlatırdı. Bahçelerindeki filin fotoğrafını gösterdiğinde, dünyanın yuvarlak mı bilmem ama hakikaten değişik bir yer olduğuna karar vermiştim. Öğle aralarında o etrafında pek bir şey olmayan ofis binasının çevresini turlardık. Sureshni'nin hiç kavuşamadığı bir sevgilisi vardı. “Hayırsızın biriydi fikrimce.” 
Orada en çok içime işleyen kadınlardan biri de Zovag’dı. Yıllardır o şirketin sekreterliğini yapmıştı. Geç gelenleri filan azarlardı ama herkes bilirdi Zovag’ı, azarları pek kimseye işlemezdi. Ermeni'ydi Zovag. İlk gün beni iyice bir süzmüştü. Sonra birbirimizi eskiden beri tanıyormuşuzcasına bağlandık birbirimize. Üzerine titrediği çiçekleri vardı masasında, hepsini kendi taktığı bir isimle anardı. Noel öncesi, kutlama için ofise gelirken geçirdiği trafik kazasında kaybettik onu, çabuk bitti beraberliğimiz. Gülerek “Ottoman girl!” derdi bir şeye kızdığımı görünce.

Emine, kar yağdı mı başını ofis camına yaslayıp şarkı söylerdi içinden. O da benim gibi uzun yürüyüşleri seviyordu. İş çıkışı Ayrancı'dan Kolej'e yürürdük birlikte. Canım sıkıldığında sana fal bakayım deyip art arda güzel şeyleri sıralardı. Tüm ailesinin işine koştu, yeğenlerini okuttu, hiç evlenmedi Emine. Aleviydi ve düzene öfkesi bakiydi. Deliler gibi kitap okurdu. "Sigortanızı yaptık" diye bizi kandıran patronların çorbasını azıcık daha tuzlu yapardı. 
Filiz deli dolu bir kadındı. Dans etmeyi pek severdi, içinden geldiğince dansedeceği bir yeri özlerdi. Çocuğunu tek başına büyütmeye çalışıyordu. Eski kocasına kızgındı. Bana Kemal isimli adamlardan uzak durmamı öğütlemişti. İlk başta bir hırpalardı insanı. O çatışmadan sağ çıkarsan da seni pamuklara sarardı. Ne yapsan fazla tuzu kuru kalırdın yanında. Cohen’i dinletmiştim ona. "Amcamın kafası iyi," derdi. İsmi Leonard olanlar okeydi.

İnsanın kendi ülkesinde insanlara karşı daha önyargılı olabildiğini buraya geldikten sonra fark ettim. Daha gerilimliydi ilişkiler. Kimi ilişkiler ölü doğuyordu adeta. Ve sanki her şey biraz daha ağırdı. Belki de bu toprakların "ciğerini" bilmekten kaynaklanan bir ağırlıktı bu.

Geçen gün Wei’yi anarak üç değilse de iki haşlanmış yumurta yedim akşam yemeğinde. İçine biraz yeşil soğanla maydonoz doğrayıp üzerine kırmızı biber serptim, zeytinyağı gezdirdim. Çay demledim yanına. “İşte bir başkaldırı manifestosu” dedim içimden. Akşam yemeğinin ağırlığına, hayattaki sası tatlara inat!

Yorumlar

  1. kedidir kedi1 Mart 2013 19:06

    Alkım, Almodovar filmi izlemiş kadar oldum. Kötü bir haftanın ardından ilaç gibi geldi. Dur ben bir daha okuyayım.
    Bu arada, neredesin sen kuzum:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sinir krizinin eşiğindeki kadınlar, diyorsun yani...
      napalım, oyunlar icat ediyoruz işte. sen kedisin, bilirsin bu işleri kuzum:)

      Sil
    2. kedidir kedi1 Mart 2013 20:12

      Alkım, uyumaktan pek zaman kalmıyor oyuna:P

      Sil
  2. Nihayet yszmış Alkım dedim önce, sonra okuyunca iyi ki yazmış, ne güzel yazmış dedim. Bir zamanlar da olsa böyle "orjinal" insanlarla tanışmış, bir bağ kurmuş olman bile ne zenginlik olmalı senin için. Bu ülkede kolayına olmuyor böyle şeyler biliyorsun işte.

    Ayrıca "hayırsızın biriydi fikrimce" gülümsetti beni :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. özlem merhaba,
      sık yazamamak bir dert. neden böyle oluyor bilmiyorum ama fazla telaşlı geçiyor günler. aslında burada da farklı insanlar çıkıyor ama önyargılar bence her şeyden önce devreye giriyor. ne bileyim, bana öyle geliyor. bir de İstanbul çok mu kalabalık ne? insanlar bu şehirde birbirlerini daha az merak ediyor, biraz kendi kendine kalmak istiyor.

      "hayırsızın biriydi fikrimce", bazı durumlara nasıl da cuk diye oturuyor! valla öyle...

      Sil
  3. Yuumurtalı yemeğin üzerine limon da sıktın mı? o da güzel gider. ben kimi zaman yaparım. bir dahaki sefere aklıma sen geleceksin.
    kedidir kedi'ye katılıyorum, arayı çok açtın bu sefer. Cık cık cık:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bazen sıkıyorum limon. sumak da koyuyorum hatta. bak o da güzel oluyor:)

      Sil
  4. zor bir haftadan sonra oyunsever kadınların öykülerini senden dinlemek öyle iyi geldi ki. dediğin gibi, oyun olmadan hayata katlanmak çok zor, bahsettiğin kadınlar sanki o dönüp duran çarkın içinden kendilerince bir çıkış yolu bulmuş gibiler, hepsini ayrı ayrı sevdim. “ismi leonard olanlar okeydi” ye çok güldüm:)

    akşam yemeğinde haşlanmış yumurta yemedim hiç ama güzel bir fikir deneyeceğim:) muhakkak zeytinyağıyla baharatıyla, bu yazıyı hatırlayıp gülümseyerek:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zerka, benim de epey zor geçti bu hafta. noldu, yine gezegenler mi tuhaf dizildi ne:)
      dediğin o çarkla başetmek ne zor oluyor bazen. oyunlar imdada yetişiyor işte. bizim blogculuk oynamamız:) da biraz o düzenden kaçıp soluk almak istemek gibi değil mi zaten?
      aslında çocukken anneannem yufkanın arasına haşlanmış yumurtayla, yeşil soğanı koyup elimize tutuştururdu. tabii yufkayı da kendi elleriyle açtığından bu basit yiyecek nefis bir şeye dönüşürdü. yanında da çay. mis gibi olurdu:)

      güzel bir hafta diliyorum sana. unuttursun bu haftayı. çok sevgiler.

      Sil
    2. bu hafta gerçekten garip bir haftaydı, konuştuğum pek çok kişi söyledi aynı şeyi.
      neyse, konuyu hemen çocukluğa getiriyim, bizde de ekmeğe zeytinyağı salça sürerlerdi, biz oyun oynarken acıktığımızın bile farkına varmazdık, farkına varsak bile asla oyunu bölüp de eve gitmezdik:) anneannem zamanı gelince bize balkondan sepetle salçalı ekmek salardı,senin dediğin gibi o basit yiyecek nefis bir şeye dönüşürdü.
      bu sıralar ne kadar çocukluğumdan bahsediyorum dimi, yaşlanıyorum sanırım:)

      çok sevgiler.

      Sil
    3. yine güldürdün beni zerka. insan ne çabuk büyüyor değil mi? ben bıraksan sadece çocukluktan bahsedebilirim, doğuştan yaşlıyım yani:) çocukluk sanki gitgide daha fazla anlam yüklediğin bir alan oluyor.
      balkondan sepet sarkıtma pek tanıdık geldi. oynarken açlığı unutmak da öyle. anneler balkondan çocuklarını çağırırlardı artık bir vakitten sonra. biz seninle bir günü çocukluk günü ilan edip bol bol bundan konuşalım ne dersin? gazoz kapakları ve br gün!

      Sil
    4. gazoz kapakları ve bir gün, çok sevdim bunu, günün adı bu olsun o zaman, hep çocukluktan konuşalım o gün, bikaç gazoz kapağı bulup oynayabiliriz bile:)

      Sil
    5. tamam, anlaştık!
      bu arada, gazoz kapaklarıyla nasıl oynadığımızı hatırlamıyorum bile. dur biraz düşüneyim bakayım:)

      Sil
  5. Başka ülkelerde yaşanılan dostluklar ummadığınız bir anda sizi alıp eski günlere döndürebiliyor. Zaman makinası böyle bir şey olsa gerek! Çok eskilerde kalan, her birini gülümseyerek anımsadığım "oyunsever" arkadaşlarımı anımsattınız. Geceyi güzel bir filmle sonlandırmıştım,keyifli ama keyifli olduğu kadar da hüzünlü yazınızla güne başladım. Daha başka ne ister insan? Sonsuz sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Ay,
      benim de ara ara aklıma geliyor oradaki arkadaşlarım. ne yazık ki koptum onlardan.
      yurtdışındayken orada geçici olacak olmanın verdiği tuhaf bir özgürlük duygusu vardı. sanırım o, insanı biraz rahatlatan bir şeydi. buradaki politik gündem bence epey yıpratıyor insanları. insanlar arasında kurulabilecek dostlukları daha baştan sabote ediyor.

      yine de oyuna devam:)

      bir de filmi merak ettim ben. neydi o güzel film? belki blogunuzda yazarsınız.
      sevgiler.

      Sil
  6. Geçici olacak olmanın verdiği özgürlük duygusuna sonuna kadar katılıyorum, ancak elbette her zaman oyuna devam. :)
    Şu sıralar yazarak değil izleyerek filmleri biriktiriyorsam da, dün gece izlediğim "Kamchatka" filminden bahsedeceğim umarım çok yakında. 1976 yılının Arjantin'inde geçiyor film ve bir çocuğun gözünden anlatılan politik bir film daha çok sarsıyor insanı. Belki bugünün matriksi "oyun", filmde de herşey bir oyun kurgusu üzerindendi. İzlemişseniz anlayacaksınız ne demek istediğimi, izlemediyseniz mutlaka öneriyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kamchatka'yı izlemedim. Aslında aklıma epey zaman önce izlediğim Garage Olimpo filmi geldi. Arjantin'deki 1970lerin askeri rejimini anlatıyordu. Çok etkilenmiştim...
      Çocuk gözünden anlatılan, iyi kotarılmış filmleri genelde seviyorum. İzleyeceğim ve oyun üzerinde düşüneceğim:)
      Teşekkürler.

      Sil
    2. Olimpo Garajı sert bir film. Oyunsal kurgusundan olsa gerek, Kamçatka çok daha naif kalıyor. Bahsettim biraz bu sabah filmden.
      Bu arada girdinizdeki fotoğrafın öyküsü girdiniz kadar hoşmuş.

      Sil
    3. Olimpo Garajı sert bir filmdi, evet. Bu arada yazınızı okudum, artık Kamchatka'nın anlamını bliyorum:) Şimdi sıra izleyecek bir fırsat yaratmaya geldi. Hevesleniyorum böyle ama bir türlü de denkleştirip film izleyemiyorum ne zamandır. Neyse, bu kez umarım...
      Sevgiler.

      Sil
  7. Hayatta böyle insanlarla karşılaşmış olmak ve bunun zenginliğini yaşamış olmak ne güzel olmalı dedim kendi kendime.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında yazının özünde biraz güzel bir şeylere odaklanma ihtiyacı var sanırım. Kendimi çok fazla "kötü" bir şeylerle kuşatılmış hssettiğimde devreye giren bir koruma kalkanı işte:)
      Sevgiler Narda.

      Sil
  8. oyunlarla yaşamak iyidir, yoksa nasıl katlanacağız yaşadığımız hayata di mi? en çok da kadınlar seviyor küçük oyunları ve iyi ki de öyle:-) eline sağlık çok güzel, okuması pek keyifli bir yazı olmuş. sevgiler, kelebekler yolluyorum alkım! (bahar da geliyor hem:p)

    YanıtlaSil
  9. cleacım, önümüz bahar neyse ki. onun da oyuna davet eden bir yanı var. bu sabah arka taraftaki kuş sesleri ile uyandım. epeyce öttüler, ben de bir süre hiç bir şey yapmadan onları dinledim. ne güzel bir şey! baharın gelmesi nisanı (insanı diyecektim ama kalsın öyle, bu da hoş olmuş:) heyecanlandırıyor. sana da kelebekler:)

    YanıtlaSil
  10. Film gibi yazmışsın;) Yazını okuduktan sonra anlattığın kadınları düşündüm, hepsine uygun bir tip buldum hayalimde, senin anlatımına uygun birer dil ve söyleyiş, şimdi az çok tanıyorum ben de onları. Yazı böyle bir şey işte; o kadınlar zaten yaşamış da olsalar, sen süsleyip püslemeden olduğunca anlatmış bile olsan, yazıyla bambaşka bir sihir kazanıyorlar. Kurgu, yetenekli bir elde böyle güzellikler yaratır.
    Wei'nin hatırasına yaptığın gece kahvaltısı seremonisine alışığım, gece yapılan kahvaltı hiç yoktan neşelendirir beni, severim. Anna'nın "sanatsal" erkek fotoğraflarını pek merak ettim, eh kedi meraktan ölmüş;) Katy'nin uyarısı tam benlik, daha çok gençken aynı sözü söylemişliğim vardır; alkollü insanı avutamam, avutmam ben. Sureshni'nin bahçelerindeki fili görmek isterdim, içtenlikle katılıyorum sana; dünya hakikaten de tuhaf bir yer;) Zovag'ı okurken birden ölümüyle karşılaştım, üzüldüm, umarım çiçekli bir yerdir gittiği yer, huzur içindedir. Emine'nin intikam yöntemini, Filiz'in isimlerden erkek seçme işini sevdim. Sanırım artık ben, biraz önce de dediğim gibi, anlattığın tüm bu kadınları tanıyorum, hepsi etrafımızda zaten, rengarenk kadınlar arasındayız, bir tonunu da bizim oluşturduğumuz kocaman bir renk tayfı.

    Yazı için teşekkürler Alkım, şu "ilginç" dünyaya bakışını, bakışındaki inceliği çok seviyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine, senin oyundan geri durmayacağını biliyordum:) O kadınları kimbilir nasıl tiplerle canlandırdın. Belki benden de iyi tanıyorsun şimdi:) Bazen kitapları daha iyi anlamak için bir süre geçmesi gerekir ya, insanlarda da öyle olabiliyor. O işyerlerinde debelenirken bu kadar farkında mıydım o renklerin bilmiyorum. Ama dediğin çok doğru. Rengarenk kadınların arasındayız. Sırf komşu bloglarda bile görüyorum bunu ve bu en ihtiyaç duyduğum anlarda iyimserlik veriyor bana.
      Ne güzel şeyler söylemişsin, teşekkür ederim. Çok sevindirdin beni. "İncelik" çok güzel bir kelime, bana hep güzel şeyler çağrıştırıyor.
      "İnceliklere" o halde:)
      Sevgiler.

      *Bu arada ne zaman sana yorum yazsam başına bir şey geliyor, yazdıklarım siliniyor, ekran klitleniyor vs. Evren ne diyor bana, kısa kes filan mı diyor anlamadım. Neyse, bu kez çoğunu kurtardım yorumun:)

      Sil
  11. "Altın bulmuş gibi " derdi anneannem çok sevdiği bir şeye kavuşunca..
    Altın bulmuş gibi sevindim yazınızı görünce..
    Umarım sık sık bu duyguyu yaşatırsınız...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ayşe merhaba, güzel ve yüreklendirici yorumlarınız için tek tek teşekkür ederim. Bloggerların dünyasına katıldığım için kendimi şanslı hissediyorum gitgide. Çok sevgiler.

      Sil
  12. Şahane bir yazı olmuş yine Alkım. İçinden Attila İlhan bile geçmiş ya daha ne olsun :)Hem de kocaman bir sürpriz gibi...
    Sevgiler...
    Seda

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Seda. Şiirler her an bir yerlerden çıkabiliyor işte. Üçüncü Şahsın Şiiri de bir uğradı işte:)
      Sevgiler.

      Sil
  13. Bu nasıl güzel bir yazıdır böyle.Belki de Emine ile yürüken yan yana geçtik? Belki de?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bak sen de yürümeyi seviyorsan olabilir Ebru:)Kuğulu Park'ta da çokça oturmuşluğumuz var.

      Sil
  14. merhaba alkım,

    uzun bir aradan sonra yazını okumak ne güzel :) oyunseverleri gorebilmekte bir oyunculuk olsa gerek. farkliligi yaratan birazda görende degil mi. cok hos anlatmissin bu kadinlari. gozlemek,benzetmek ve hikaye yazmak. bellekten cagirip tekrar kurgulamak. buda senin marifetin olsa gerek.
    daha oyuncu bakmali etrafa ama bunun icin birazda ruh gerek galiba. :)
    sen simdi herkesin ruhu var diyeceksin. ruhsuz olur mu olur insan. yok oluyor iste. yavas yavas olduruluyor ruhlar. ruh üsümesi geldi aklima :)
    bu bilinç akışıyla bu yorum bitmez. senden izinli oldugum icin serbest biraktim.

    sevgiler
    beyhan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. beyhan merhaba,
      serbest bırak boşver, burası serbest kürsü:)
      daha oyuncu bakmak etrafı biraz daha güzelleştiriyor. yoksa haklısın pek çok şey çoraklaştırıyor iyice insanı. her gün hemen aynı şeyi yapıyor olmak bile. aslında ben bu konuda epey karanlık bir resim görüyorum, duyularımızı bile unutarak yaşadığımızı düşünüyorum. tatillerde hatırlamak üzere:)yine de insanın içinde hiç ölmeyen bir şey var, o güç veriyor. ve küçük direnişler! gerçi ben haşlanmış yumurtayı bile direnişten sayıyorum, bu da benim anlayışım naparsın:)
      seni burada gördüğüme sevindim. çok sevgiler beyhan.

      Sil
  15. A, bir dakika yahu! Fotoğraftakiler kim, o hoş mizansende sen de var mısın yoksa? Yok canım, eski bir foto sanırım o? Hey allahım merak yaptım şimdi. Nöbetteyim ve başım çatlıyor, yorumlara bakıyordum fotoğrafa takıldım, hadi fotoyu da anlat bize;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. A evet fotoğraftan hiç konuşmadık. Burası Samsum Eğitim Enstitüsü'nün bahçesi. Sene...Tam bilmiyorum ama eski bir zaman işte:) Ayakta duran annem. Okullarının bahçesinde hep bir ayakkabıcı olurmuş, bir gün ondan rica edip böyle bir mizansen yapmışlar. Çok seviyorum bu fotoyu.
      Bu arada nöbet sonrası güzel dinlenmeler sana da Justinecim.

      Sil
  16. oyun oynamaktan başka neyimiz var derim bazen. gerisi saçma bir debelenme genel olarak... radyo z'de bir oyun, hep öyleydi :)

    justine gibi yazını kafamda tipler yaratarak okudum ben de ve çok eğlendim. tuhaf değil mi? genellikle geçmişteki kadınlar kalıyor akılda, tüm renkleriyle...

    iyi ki varsın :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zelda, debelenme sözünü şu sıralar hayatımı anlatan en güzel ifade sanırım:) ipin ucu kaçtı, yakalayamıyorum bir türlü. yaşamak değil de bu telaş...
      geçmiş hep biraz daha yavaş akıyor zihnimizde. belki de o yüzden aklımızda kalıyor tüm renkleriyle.
      ben sana teşekkür ederim asıl:) çok sevgiler.

      Sil
  17. yaşama bağlı kadınlar..Ama hemcinsleriyle ama yalnız,sıradan birşeyi özel kılan,kılabilen hatta ritüele dönüştürebilen,dönüştürücü güçler..Günümüz simyalarını üretenler...Taa oralardan,bir ofisten,farklı dünyalarımıza,bir sabah vakti sızıverebilen ve bize herşeye rağmen devam etme isteği koklatan kadınlar...Ne güzeller,ne güzeliz...

    YanıtlaSil
  18. güzeliz güzeller!"günümüz simyalarını üretenler" redrabbit, ne güzel yazmışsın böyle. sen bloğu terkeyleyeli yazılarını okuyamıyorum. tamblırcı olmuşsun diyorlar:) ben pek bilmiyorum o alemi, bir de bilerek uzak kalıyorum. neyse, buradan sevgiler, selamlar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. malinayı hala bitiremiyorum alkım.araya vüsat bener'ler mi girmedi,nurullah ataç'lar mı?ne sen sor ne ben söyleyeyim.galiba çok benzer dönemlerden geçiyorum ve dayanamıyorum okumaya..neyse,bitecek ama..bitireceğim.üstüne konuşacağız.aklımda..tambılrcı oldum:)) evet..senin sayfan buluşmamız için gayet güzel,ferah ve içaçıcı bir yer bence..sence?

      Sil
    2. malina bitmez redrabbit:)öyle bitmeyen bir kitap o hakikaten. geçenlerde onunla ilgil bir yazı okudum internette, sana da linkini vereyim istedim ama şimdi bulamadım. neyse artık, bulursam söylerim. bu arada, araya kitap almak benim de çok yaptığım bir şeydir. güzel şeyler okumuşsundur umarım. yine konuşmak üzere o halde. buralarda olacağım ben:)

      Sil
  19. Cok hos olmus "huzur apartmani" baslikli bir oykum var onu animsatti bana cok begendim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öykünü merak ettim Nisa. Okuma imkanı varsa okumak isterim. Bu arada, epey geç yanıt yazıyorum, kusura bakma. Bir süredir seyahat ediyorum, yerleşik hayata yen yeni geçebildim. Sevgiler.

      Sil
    2. Öykümü bu blogdan okyabilirsin, umarım seninki kadar keyifl veriri okumak http://zeusungozyasi.blogspot.com/ Ben de çok geç gördüm cevabını :) Teşekkürler yazdığın için :)

      Sil
    3. Öykünü okudum Nisa. Blog sayfanda yorumumu göreeksin:)

      Sil
  20. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  21. Gördüm evet, çok teşekkür ederim okuduğun için :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

"çınar, ben, ağaç ve kedi"