Ana içeriğe atla

Kayıtlar

evlerin ışıkları bir bir yanarken

  “ İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene . Ben bu sözü düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı. Çocuğum o zaman, ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum. Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler. Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların, formikaların, portatif eşyala...

toprağın tuzu: dünyayı yeniden yazmak

Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu . Film, Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião Salgado tarafından çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu bu mahşeri ortam,   gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “ Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar ,” der Salgado. Toprağın Tuzu , fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “ Dünyayı ışık ve gölgeyle yazan, yeniden yazan kişidir ,” der filmin başında Wim Wenders . Sebastião   Salgado , Brezilya’da bir çiftlikte dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, h...

kesişen yazgılar, teğet geçen aşklar

  “ Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler," der Krzysztof Kieslowski . Hiç karşılaşmayacak olsanız da dünyanın bir köşesinde sizin gibi düşünen, hisseden birilerinin varlığı, ne güzel ve hüzünlü bir şeydir. " Bu benim takıntım: farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum. ” Aslında filmleri de insan hayatının yazgıyla özgür irade arasındaki salınımından beslenir. Şans, talih, tesadüfler, insan ilişkilerinin rasyonellikle açıklanamayan yanları... Filmleri bu kavramlarla, kimi zaman Kieslowski sinemasında yaratılan Van Den Budenmayer (aslında bu kişi, filmlerinin çoğunun müziklerini yapan Zbigniew Preisner’dir ) gibi müzisyenler,   kimi zaman da önemsiz gibi görünen bir eylem ya da karakterle birbirine bağlanır, adeta Kırmızı filmindeki şarkının sözlerini anımsatır, “ Her başlangıç bir devamdan başka bir şey değildir. ”   Kırmızı, başro...

şarkı söyleyen kadınlar: kıyameti beklerken

Şarkı Söyleyen Kadınlar herhangi bir yerde ve neredeyse herhangi bir zamanda geçiyor. Karşımıza Büyükada çıksa da burası kıyametini bekleyen herhangi bir yer olabilir. Yaklaşan deprem nedeniyle tahliye edilen bir ada, buna kulak asmadan orada kalıp kendi felaketlerine gömülmüş erkekler ve hayatları onların felaketlerinden etkilenen kadınlar. Film etkileyici bir fırtına sahnesiyle açılıyor. Sonunu bekleyen adada bir küçük kıyamet yaşanıyor. Esma , pelerini ve boynuna astığı feneriyle filme sert bir rüzgârla bir masal karakteri gibi giriyor. Biliyoruz ki Esma, bu masalın iyilerinden. “Kötülük” ise oğluna karşı son derece haşin davranan avcı baba Mesut (Kevork Malikyan) , hastalığını öğrendikten sonra baba evine sığınan, çocukluktan çıkamamış oğlu Adem (Philip Arditti) ve Mesut ’un geçmişi karanlık, “zampara” doktor arkadaşı (Vedat Erincin) arasında pay ediliyor. Bu kötücüllüklerinin nedenini tam olarak hiçbir zaman bilemiyoruz. Diğer tarafta da Adem ’in bencilliklerinden ve sor...

"bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte"

N e çok şey birikti! Şu sıralar öyle çok yazmak istiyorum ki... Tam "bitti sanırım" derken birden böyle bir yazma isteği geliyor işte. Kafamda yazılarla dolaşıyor, vapurlara, otobüslere bu yazılarla binip insanlarla konuşurken arada paralel bir evrene kaçıp bir şeyler karalamak istiyorum. Bazen sokaklar, şehirler, vapurlar bir metnin parçası gibi görünüyor insanın gözüne. Aslında böyle zamanlarda insan kolay kolay akışa kaptıramıyor kendini. Hani dünyanın o tuhaf akışına. Marguerite Duras 'ın -onu da yazmak istiyorum- bir lafı vardır: "İnsanların hayatlarını güzelleştirebilecekken bunu seçmemeleri çok tuhaf," der. Hayatımız tam da böyle işte. Bir süredir bir sinema sitesine ( Paralel Sinema ) ara ara yazılar yazıyorum. Gerçi son zamanlardaki iş yoğunluğu, bir de seyahatler beni o yazıları yazmaktan da alıkoydu. En son, malum şubat ayı nedeniyle en çok sevdiğimiz aşk filmiyle ilgili bir yazı istediler. Bu “en” lafı beni hep ürkütür aslında. Fakat bu ...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bir yaz gecesinden notlar

" Mavi bir renk değil bir huydur bende  ve benim yetinmezliğimdir " Hiçbir şey anlamadım bu yazdan, ne tuhaf geçti. Zaten yaz sıcağının insanı pelteleştiren, nemden ağırlaşmış, birbirine benzeyen günleri içime hep bir sıkıntı verir. Büyük şehirlerde sanki şehir o yaz boyunca soğurduğu sıcak nefesini solur yüzünüze yüzünüze, kaçamazsınız bir yerlere. Yaz gecelerini severim ama, uzadıkça uzasın isterim, uzatırım. (Maviye çalar ya bir de rengi hani.) Hafif bir esintide gece yürüyüşleri, sokaklar, teraslar, balkonlar, yine sokaklar... Sanki duvarlar arasında yaşadığımızı bize biraz unutturacak bir şeyler var yaz gecelerinde… Pencereler açık, dışarının sesleri doluyor içeriye. Alt komşu kaç gündür döne döne Ajda’nın insanın içini sızlatan eski şarkılarını dinliyor. Sokağın karşısındaki evlerden birinden de 60ların 70lerin Amerikan şarkıları yükseliyor kimi zaman. Daha önce hiç duymadığım şarkılar, insanın hiçbir şey yapmayıp sadece onları dinleyesi geliyor. As...