bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga, okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :)

Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (Tom Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P)

Mevsimden mi bilmem ama bugünlerde her şey pek dokunaklı geliyor, insanlık hallerine uzaktan bakıp bakıp ağlayasım var. (Ispanağı içli bulduğum günler oluyor, öyle yeşil ki!) Niye öyle? Peki ama bir yandan acıklı değil mi halimiz? Ne yapıyoruz küçük sincaplar gibi bir ağaç kovuğunu dünya belleyip? Avucumuzda bir palamut, nerelere saklayacağımızı bilemiyoruz Palamut yahu!:) Sonra bir de memleket halleri var, "yurttan sesler"! Bazen umutsuzluğa kapılmıyor değilim. Bu topraklardaki çarpık bakışlarımız, zihnimize kök salmış önyargılarımız filan. Hastamız yaşayacak mı, daha doğrusu hep böyle mi yaşayacak doktor? Öte yandan kendi kendini eğlendiren bir hokkabaz gibiyim, sirkin kadrolusu! Hep bir oyun oynamalar, (Mezartaşıma öyle yazsınlar, “doymadı oyuna!” Valla yazsınlar) kuşlara isim bulmalar, kedilere meslek yakıştırmalar, şarkı tutmalar, arkadaşlara takılmalar, isim tahmin etmeler filan. Oyun oynamadan olmuyor. Yoksa işte, o bildik tekrar.  
   
Kasım dedim ya, hani bir de insanlık halleri dedim, okul yıllarından her hatırlayışımda içimi yakan bir olay vardır. Minicik bir olay belki ama hiç unutamam.

Ortaokuldayım. Bazı günler okula erken gelip ek ders yapıyoruz. Öğlenciyim yoksa. O gün üzerimde önlük var –hayret!-. Asıl, pembeli mavili bir gömlek giymişim içine, önlük yakasının üzerine çıkarmışım, “havalı” olduğumu düşünüyorum o gün. Komik işte!

Derste birkaç şey lazım oluyor, ben getireyim diye atıyorum kendimi sınıftan dışarı, bana yeter ki tebdil-i mekan, hareket olsun! Odtü’deyken de hafta sonları, hava güzelse, yurttan Yüzüncü Yıl’a uça uça giderdim, şaşırırdı herkes. Sabahları o yürüyüş bana çok güzel gelirdi. Ekmek almaya gönderildiğinde sevinen ender çocuklardan olabilirim. Şimdi daha üşengecim herhalde. Her neyse, eski bir okul bizimkisi, (koskoca Mersin Ortaokulu!) tavanları yüksek taş bir yapı. Mermer merdivenlerle Bugünün Saraylısı gibi –Sema Yunak versiyonu- iniyorsunuz aşağıya. Koşarak iniyorum. Okul kapısında nöbetçi öğrenci duruyor. Sabahçılardan. Karşılıklı gülümsüyoruz. Küçücük bir konuşma geçiyor aramızda. Pek hatırlamıyorum, belki de ona soruyorum silgi mi tebeşir mi, nerede diye. İnce, utangaç biri, azıcık tutuk konuşurken. Sonra sınıfa giriyorum. Birkaç kez tekrarlanıyor bu, inip inip çıkıyorum. Biraz da heyecanlanıyorum karşılaşma için. Her seferinde gülümsüyoruz birbirimize. En son aşağı indiğimde elinde küçük bir çiçek demeti var, nasıl tutacağını bilemediği. Çiçeği bana uzatıyor. Ne dediğini de hatırlamıyorum, belki de bir şey demiyor, sadece çiçeği veriyor. Taşrada büyüyenler bilir, bu küçük hareketler o dünyada büyük sesler çıkarır, eller hep bedenlere biraz büyük gelir. Benim okul yıllarımda öyleydi.

Çiçeği saklamaya çalışarak sınıfa giriyorum. Yanımda oturan Nebahat meraklı biri, hemen soruyor. Ben de söylüyorum. Hoşlanmıyor bundan, başıma korkunç bir şey gelmiş olduğu konusunda ısrarcı. Sınıfın erkeklerine fısıldıyor. Zil çalıyor, sabahçıların dersi bitiyor. Sınıftakilerin yanında aşağı inmeye çekiniyorum. Bekliyorum ki herkes insin. İndiğimde nöbetçi öğrenciyi göremiyorum. Daha sonra yanıma sınıftan Gökhan geliyor. İri yarı bir çocuk. “Merak etme, dövdük,” diyor. “Kimi?” diyorum. “Nöbetçi çocuğu,” diyor. “Neden” diyorum, boğazım düğümleniyor. Başka da bir şey demiyorum. Koşarak okul bahçesine iniyorum. Özür dileyeceğim ama bulamıyorum, koskoca Mersin Ortaokulu! Sabahçılar dağılmış. İsmini de bilmiyorum. Ağlayarak yanaklarım yana yana, bahçede dolanıyorum. Sanki onu bulup söylemezsem dünyanın düzeni değişecek. “Kaşağıyı ben kırmıştım” diyemeyen Ömer Seyfettin karakteri gibiyim neredeyse. Dedim ya taşrada küçük hareketler büyük sesler çıkarır diye. O gün okul çeşmesinin yanındaki beton oturaklardan birine oturup içi kavrulan bütün öykü karakterleri adına ağlamış olabilirim. Çocuk halinle başedemediğin bütün ağırlıklar adına...

Nöbetçi çocuğu bir daha görmedim. Bu olay,  yakasını çıkardığım mavili pembeli gömlekle birlikte aklıma gelir hep, sanki o gömlektir o çocuğun dövülmesinin nedeni. Ah işte... Çağan Irmak filmi olmaya doğru gidiyor yazı, tam böğrümüzde Kemalettin Tuğcu oturuyor da bizim mi haberimiz yok acaba:)

Küçücük bir olaydır ama koca bir insanlık sıkıntısı gibi hala içimi sızlatır. Böyle bir ortamda büyümüş olmak biraz içimi karartır. Bu coğrafyadaki bilinçaltının köklü arızalarından kendimizi ne kadar kurtarabilmiş olabiliriz ki diye düşünürüm, bu ortamda sevmeyi, aşık olmayı ne kadar öğrenmiş olabiliriz? Bu huzursuz debelenmelerimizde böyle "küçücük şeyler"in payı nedir? Ne bileyim… Belki de üzülmemeli, insanlık hali dediğimiz böyle bir şeydir, peşpeşe hata yapma, birilerini yaralama ve debelenme hali.

Ama üzülüyoruz işte, üzülmeyenler adına da üzülmek gerekiyor örtmenim. Yine de öğreniyoruz. Neymiş, birilerine çiçek vermek kötü bir şey değilmiş, çiçek güzel bir şeymiş. Hele ki nöbetçi öğrencilerin okul bahçesinden topladığı, arasına elinizi hafifçe çizen otların karıştığı, boyları birbirini tutmayan çiçekler çok güzel bir şey!

Yorumlar

  1. Çok hoş bir yazı. Aslına bir iki komik yorum yapacaktım; ama beni döversin diye korktum. Kısaca bişi olmamıştır o çocuğa; ama neyse ağlamak güzeldir.

    YanıtlaSil
  2. :)) Dovmem yahu, korkma, boyle bir yazi yazip doversem hele cok ayip olur.
    Yok, bence de bir sey olmamistir cocuga, hatta baska bir gun o da baskasini dovmustur belki. Bir sarmal sonucta ve hepimiz icindeyiz bunun. Ote yandan bir seye aglarken hep baska seylere de agliyor insan. O gun de benim icin oyleydi.
    Uzun lafin kisasi ispanak gercekten de dokunakli bir sebze, oyle gorundugune bakma sen.

    YanıtlaSil
  3. Aaaa, hemen hemen aynı cümleyle başlamışız bloga dönüş yazılarımıza. Demek ki bu beş yıl meselesi önemli bir mesele. Anmadan geçmek olmuyor. Belki de yazmayacak adama bile o yazdırıyor, ne dersin?

    YanıtlaSil
  4. Özlem, beni sen yüreklendirdin zaten:)) Sonra bir baktım, benim de beş yıl olmuş, 2009'un sonbaharında başlamışım yazmaya. Gece yazının başında oturdum kaldım, aslında başlayınca yazılıyor, yazılacak şey her zaman için var.
    Sevelim bloglarımızı ya, daha sık uğrayalım. Üzüldüm şimdi ihmal ettiğime. Beşinci yılımız kutlu olsun!!!

    YanıtlaSil
  5. Sevgili Alkım, bugün tesadüfen uğradım, yazın sürpriz oldu. Sen sadece yaz demiştim bir seferinde, her yazına aynı yorumu yapmak istiyorum. Daha sık yaz olur mu? Nice senelere Nezleli Karga!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Liverpool, şimdiye kadarki yorumların için çok teşekkürler. Yorumlar çok önemli:) Daha sık yazmak istiyorum ben de. Bakalım!
      Sevgiler.

      Sil
  6. Sevgili Alkım,
    Çocuklar acımasız oluyor bazen değil mi?. Özellikle de erkek çocuklar. Ama işte sen çocukken bile böyle duyarlıymışsın.
    Ben de ilkokulda her nedense bir arkadaşımın yanından ayrılıp (onu yalnız bırakıp) -taraf değiştirir gibi- ön taraftaki kalabalık gruba katıldığımı vicdan azabıyla hatırlıyorum. Fırsat bulsam ondan özür dilemek isterdim!!
    Çok güzel yazmışsın (daha sık yaz:), eline sağlık ve nice senelere!
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şahika, böyle anılar kimseye çok uzak değildir eminim. Aklımızda kalan acı bir okul anısı illlaki oluyor. Çocukluğun gurur yaraları daha derin iz bırakıyor, aklıma nedense öyle örnekler geliyor en çok. Geçen gün bir yerde okumuştum, "herkes çocuk olur, ama herkesin bir çocukluğu olmaz," diyordu.
      Hüzünlü konular bunlar:) Yorumun, desteğin, güzel sözlerin için çok çok teşekkürler!!!

      Sil
  7. Nezleli Kargayı seviyoruz, bakıp bakıp yeni yazı göremesekte bazen bizi ağlatsa da seviyoruz:)))
    Nice senelere Alkım!

    YanıtlaSil
  8. Bir çocuk şarkı söylüyordu
    Dokunan birşey ama neydi
    Şarkı mıydı sesi miydi çocuğun kendisi miydi
    Çocuğun kendisi miydi çocuğun kendisi miydi Gülten AKIN

    Alkım , hoşgeldin!!
    Çok uzun ara verdin, bir çok sevdiğim blogcu gibi. Tekrar yazdıklarını görünce çok seviniyorum. Arayı tekrar açmamanı diliyoruz :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Buket, çok teşekkürler.
      Pek çok blogcu uzun aralıklarla yazıyor artık, haklısın. Ama sen bildiğim kadarıyla epeydir aksatmadan yazıyorsun. Bravo sana!
      Gülten Akın'ın bu şiirini bilmiyordum. Onun için ayrıca teşekkürler. Yorumlarda şiir görmek çok hoşuma gidiyor. Sevgiler :))

      Sil
  9. Sevgili Alkım,

    unutulamayan çocukluk sahneleri çoğu zaman bugünümüzde yaşamaya devam ediyor. Özellikle yoğun duygu yüklü olanlar. Acılar, ihanetler, aşklar tekrar tekrar çıkıyor farklı suretlerde. Ah bu çocukluk 100' e katlıyor duyguları , ruhumuzun temellerini atıyor. Onun üzerine yükselenler onlarla dolayımlanıyor, oralardan besleniyor. Küçük kaşınan bir yara gibi sürekli kaşımak hoşumuza gidiyor belki acıyı. Hatırlamak, yazmak ve geçmişi tekrar tekrar kurmak yeniden bizi kısmen özgürleştiriyor geçmişten :)).

    Nice 5 yıllara. sevgiler.
    Beyhan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beyhan Merhaba,
      Ne güzel demişsin, küçük kaşınan yara diye. Çocukken yara kabuklarını kaldırma hali vardır hani, herhalde büyüdüğümüzde de birşey değişmiyor. Bu toprakların bize öğrettiği bir şey varsa o da acı çekmekten de bir miktar haz almak sanırım:)) Hatırlamak özgürleştiriyor bizi demişsin, ben de nedense tersini düşünürüm. Ama sanırım anlıyorum neyi kastettiğini. Geçmiş yabancı bir ülkedir, sözünü okumuştum geçenlerde. Bir bakıma biz inşa ediyoruz kendi geçmişimizi.
      Seni burada tekrar görmek çok mutlu etti beni. İyi ki uğradın:)
      Sevgiler!

      Sil
    2. Hatırlamak derken aslında anılar üzerine düşünmeyi , psikanalizi kastediyorum.

      sevgiler
      Beyhan

      Sil
    3. Evet, evet, anladım onu kastettiğini. Ben de bugünlerde belleğimiz olmasa ne kadar hafifleyebileceğimizi düşünüyordum da, ondan öyle dedim. Yoksa farkındalık, ne kapılar açıyor insana. Kendini tanımaya, anlamaya çalışmak müthiş (ve gözüpek) bir uğraş ne olursa olsun.
      Sevgiler Beyhan:)

      Sil
  10. Küçük sincaplar gibi ağaç kovuğunu dünya belleyip, avucumuzda bir palamut, nereye saklayacağımızı bilemiyoruz. Yazının her bölümü birilerine yakın gelebilir. Ama bu cümle tam benlik. Çok duygulu bir yazı olmuş. Hem seni tanıdığıma, hem geri döndüğüne çok mutlu oldum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Pis Patiler! Merhaba:))
      Sincapların, neden olduğuna anlam veremediğin telaşlı bir hali vardır ya, o yüzden kendimizi çok benzetiyorum sincaplara.
      Ben de tanıştığımıza çok memnun oldum, benim için hakikaten çok güzel bir sürprizdi.
      Umarım bu dönüş sözünde durabilirim:P
      Sevgiler, kelebekler,

      Sil
  11. 1. İyi ki blogdan vazgeçmiyorsun!
    2. Kasım gerçekten resmi :) (şapkalı i) Ama hüzünlenmek bana yasak artık.
    3. Ne güzel anlatmışsın, hele de " Bu coğrafyadaki bilinçaltının köklü arızalarından kendimizi ne kadar kurtarabilmiş olabiliriz ki diye düşünürüm, bu ortamda sevmeyi, aşık olmayı ne kadar öğrenmiş olabiliriz? " dediğin yer...
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Narda Merhaba:))
      1. Uzun bir aradan sonra seni görmek ne güzel!
      2. Hüzünlenmek yasak olur muymuş, hele ki sonbaharda ne zor bir şey... Hüzün ki en çok yakışan bize! Hüzünlen ama kendini üzmeden en iyisi:))
      3. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Konu demek istiyorum. Gerçekten böyle düşününce içim acır. Ne bileyim, ne heba olmuş hayatlar var sırf bu yüzden. İnsanın şu dünyadan gün göremeden göçüp gitmesi ne yazık. Yol filminde Şerif Sezer'in oynadığı karakter, karlar arasında perişan bir halde yürürken öyle diyordu. "Hiç bir gün görmedim şu hayatta." Aklıma geldikçe ağlamaklı olurum. Bak, yine geldi hüzün:))
      Sevgiler.

      Sil
    2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
  12. Üzülmek çok iyi bir şey sevgili nezlelikarga. Sevinmekten daha iyi bir şey. Hakikaten öyle. Nice 5li yıllara :) Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Ay merhaba,
      Öyle mi dersiniz? Ama ben hep ileride "neşeli kadın" olmanın hayalini kuruyordum:) (Bu arada onların üzülmediklerini kim söyledi, değil mi ama? )
      Aslında yazıda da dediğim gibi üzülenler, üzülmeyenlerin yükünü de sırtlanıyor, ağır gelebiliyor o yüzden. Hep aynı kişiler üzülmezse en azından bir biçimde de olsa adaletin sağlanabileceğini düşünüyorum. (Gaflet!:))
      Teşekkürler güzel dileğiniz için. Sevgiler!

      Sil
  13. Bırakmayalım bloglarımızı :) izlediğim, sevdiğim bloglar boş kalınca bayağı üzülüyorum.
    Bu yıl fazlasıyla üzüldüm. Üzüntü kendi kontenjanını aşıp hüzün kotasından yedi, o yüzden senelik hüzün kotam kapalı :)
    Derin mevzular, evet, çözemiyorum gitti bunları :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Narda, bırakmayalım:) Ben bir bıraktım mı tam bırakıyorum. Çok fena. Bir de, komşu bloglar terkedince yuvalarını, insanın da yazma hevesi kalmıyor pek.
      Söylediklerin aklıma Hümeyra'nın Kördüğüm şarkısını getirdi, orada "çözdükçe dolanıyorum" diyor ya. Ben de 2014'ü çözememe yılı olarak ilan edebilirim rahatlıkla.
      Üzüntüleri umarım arkada bırakmışsındır. Geçen gün elime hastanede refakatçiyken tuttuğum günlükler geçti. Off, nasıl da iç karartıcı bir ruh hali! Sonra okurken kendi kendime "neyse ki geçiyor, kötü şeyler de geçip gidiyor," dedim. O yüzden ferah tut içini (bu lafı da çok severim, söylenirken sanki öyle olacakmışçasına bir duygu verir bana.). Ferah tutalım içimizi:))

      Sil
    2. Evet, ferah tutmak lazım, endişelenmek daha yaşamadan, kötü...
      :)

      Sil
  14. hüzüzn de laım biraz. Olgunlaştırı beni her zaman. . Seni izlemeye aldım. Ben de bloğuma beklerim.

    www.bakbuharika.com

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hüzün istesek de istemesek de var zaten:) Teşekkür ederim yorum için. Sevgiler.

      Sil
  15. Hoşgeldin tekrar Nezleli Karga. Lütfen daha çok yaz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Kitapsız Kedi merhaba,
      Ses verdiğin için teşekkür ederim. Ben ne zamandır okuyamıyorum sevdiğim blogları, Kitapsız Kedi'ye de uğrayamadım ne zamandır. Ama -biraz önce baktım da- düzenli olarak yazmışsın gördüğüm kadarıyla. Ne güzel!
      En kısa zamanda görüşmek üzere:))

      Sil
  16. Gülümseyerek başlamıştım yazını okumaya, suratım asık bitirdim, çay içiyordum, tadı acıdı sanki. "Bu ortamda sevmeyi, aşık olmayı ne kadar öğrenmiş olabiliriz?" sorusuna takıldım kaldım, bu yaşıma kadar sorup durduğum, devamlı dillendirdiğim bir mesele bu. Canım sıkılıyor Alkım, bu şahane yazıyı yazan sen anlarsın beni. Eminim, en iyi sen ve bu soruyu sorup duran, ıspanağın yeşilindeki hüznü gören herkes anlar.

    Şimdi Poliş'i almaya gideyim ben, biraz hava alıp kendime geleyim. Kalbime bir yük bıraktın bu yazınla, hem aynı şeyleri hissettiğim biri olduğu için mutluyum hem de işte o sorular var. Çok içten sarılıyorum sana Alkım, iyi ki tanımışım seni ve iyi ki buralardasın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine:)
      Neşeli bir şeyler yazmak istiyorum ama bugünlerde pek beceremiyorum, bazen fazla mı dramatize ediyorum bir şeyleri diye de düşünüyorum doğrusu. Şimdiki kuşağa, şu anda yirmili yaşlarında olanlara bakıyorum, daha hafif yaşıyorlar bir şeyleri, ya da dışarıdan öyle görüyorum ben. Özeniyorum kimi zaman bu hafifliğe.
      Bu dramatize etme meselesi sanırım kitaplardan edindiğim kötü bir huy... Off, doğrusu benim de canım sıkılıyor Justine, hele ki şu günlerde, anlıyorum seni. Portakal likörleri, portakallı kekler boşuna değil:))
      Bunları yazarken bir yandan da radyo dinliyorum. Gece ve Müzik başladı. Evdeysem hemen her gün dinliyorum, bir ritüele dönüştü neredeyse. Yine iş var yetiştirilecek, geç vakte kadar çalışacağım.

      Ne güzel havaalanından birilerini karşılamak, ah bak özendim şimdi! Çok çok sevgiler... Poliş'e de. Uzun bir ara girdi, yine sesini duymak çok güzel!

      Sil
  17. alkımcım bu yazıya ne yorumlar yazdım, ne konuşmalar yaptım zihnimden bilsen, o konuşmaların ne kadarı kaldı geride bilmiyorum ama yine de az da olsa kalanları yazmak istedim. sana bahsettiğim gibi son zamanlarım yorucu bir dinlenmeyle geçti, sağlık sorunları uzadıkça uzadı, ama iyiyim çok daha iyiyim artık.

    sanırım ben de en çok blog sohbetlerini özlüyorum, o sohbetlerle çoğalıyor gibi geliyor yazdıklarımız, yaşadıklarımız. yeni yazmalara da vesile oluyor, komşunun çiçeğinden aldığın dalı suya koyup sonra toprağa ekip yeşertmek gibi bir şey.

    bu hüzün hali bende de var son zamanlarda, şu yazıdaki hüzünlü havayı dağıtmak için hiç uğraşmayacağım bu yüzden:) “bir avuç toprak için yor kendini” diyor ya şarkıda hep o hallerdeyim, insanlara, dünyaya bakıp bakıp bunu geçiriyorum içimden. oyun oynamadan olmuyor diye yazmışsın ya işte ona “evet, evet” diye karşılık veriyorum, hüzün havası birazcık dağıldı sanki:) o zaman bir avuç toprak deyince çiçek ekmek geliyor aklıma, o çiçeklere isimler takmak, yapraklarından başkalarına dağıtmak yeşertsinler diye. ama sen kimseyle bir avuç toprak sahipliği için yarışmasan da, çiçeklerinle, oyunlarınla mutlu mesut yaşamanın bir yolunu bulmaya çalışsan da, o çiçeklere bile düşmanlık besleyip zarar verenler oluyor, bunu anlamak, kabullenmek çok zor, dediğin gibi üzülmeyenler adına da üzülmek, bunca kötülüğün kol gezdiği ama görmezden gelindiği bir dünyada bu küçücük güzel şeylerin kötüymüş gibi gösterilmesini zihnimizde bir yerlere oturtabilmek çok zor. insan yine de çocukları anlayabiliyor, onlar birilerini taklit etme, kendilerine öğretilenleri belki biraz da abartarak uygulama dönemindeler diyorum ama bir yandan da nöbetçi çocuk için üzülüyorum içten içe. ne yapalım çiçeklerinle mutlu mesut yaşamak mümkün değil demek ki bu dünyada, ıspanağa bakıp bakıp ağlayacağız bazen:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zerkacım,
      sana yorumları hep seyahatlerdeyken yazıyorum, o yüzden de biraz gecikmeli oluyor yanıtlarım, kusura bakma. hep böyle denk geliyor bir şekilde:) doğrusu bu hüzün havasını dağıtan tek şey seyahatler benim için sanırım. o da bir şekilde bağlamdan tamamen kopabileceğim uzak yerlerle mümkün oluyor. bir de gezerken sanırım "saf ve romantik gezgin" oluyorum. güzel şeyleri görmeye meyilli oluyorum. eve dönünce o bildik hisler yine çöküyor insanın üstüne. hele bir de mevsimlerden kışsa. kış mevsimi bende biraz dışarıdan kopma, kendi içime dönme isteği uyandırıyor.

      iyi olmana çok sevindim. sanırım biraz da o sağlık sorunlarıyla uğraşmanın verdiği bir sıkıntı hissettim sesinde. umarım ilerdeki günlerde çok daha ferahlarsın. çiçeklere gelince, bence çok güzeller ya, ah ben de yetiştirmeyi becerebilsem keşke:)) senin çiçeklerle aran iyi, biliyorum çektiğin fotoğraflardan. sana önceki mesajlarda taktığım bir isimle seslenerek bitireyim öyleyse.
      çiçek dirilticisi zerka!
      çok sevgiler,

      Sil
  18. Ah be Alkımcım!
    Koca bir sınıf töhmet altında kaldığı gibi, kalplerimiz de sızım sızım sızladı seni okul çeşmesindeki beton oturağı üzerinde ağlattığımız için. Ne çok severdik seni. Ne kadar pırıltılı, naif, güzel ve zarif bir kızıydın ortaokul dönemimizin. Ne kötü ispatlamışız sana olan sevgimizi. Konuyu yarım yamalak hatırlıyor gibiyim. Seni çok sevdiğimizden olsa gerek, sınıfımızın guzel prensesine nasıl olur da yabancı bir öğrenci (hem de lanet bir sabahçı) çiçek verebilirdi? Bizim muaffak olamadığımız bir biçimde nasıl olur da senin yuregine dokunmuş olabilirdi. Adalet miydi bu! Paylaşmak istememiş miydik? Meraklı Melahat ne demişti ki, bu kadar gaza gelmiştik? Ne kötü göstermişiz sana duyduğumuz sevgiyi. Kocaman bir özür borçluyuz sana, hele de hala içini sızlatıyorsa bu kötü anı..
    Henüz 12-13 lü yaşlarda, bu topraklardaki çarpık bakışımız ve zihinlerimize kök salmış önyargılardan mıydı bilinmez. Askeri bir ihtilalle başlayan ilkokul yıllarımız, siyah önlükler kuşanmamız, sıkı namus motivasyonlu trtnin Turk Filmleri, feodal aile düzenimiz, askeri düzende okul bahçesinde toplanıp "dikkaytt" diye baslayan dersler... Baksana, sen bile "Albayım" demişsin sana çiçek veren zamanın prensine:)
    Ne guzel anlatmışsın bu coğrafyadaki bilinçaltı arızalarını, sevmeyi aşık olmayı bilememeyi, huzursuz debelenmeleri..
    Ama yarınlarda yine bu topraklarda, umarım uçan halılı Harzemşahlardan kalma aşk dolu doğu masalları yaşanacak; sevgililerimiz kalplerimize kök salarken, biz çiçek açacağız hayata...
    Sevgiler canım arkadaşım:)

    T ;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel yazmışsın sevgili T :)) Çok çok sevdim... Albayım demem Oğuz Atay'a bir selam niteliğinde. Ama zaten bilinçaltında bir yerlerde durmuyor bu arızalarımız, o yüzden ne kadar bunları konuşursak o kadar iyi. "Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi" şairin dediği gibi...
      Hala içimi sızlatması etrafımda gördüğüm pek çok şeyin köklerinin oralarda olduğunu görmekle ilgili. Yoksa işte öyle, sıradan bir ortaokul anısı deyip geçip gitmek de mümkün.

      Ama en çok da seni merak ettim, kimsin sen kimsin? Açıkla ya da bir ipucu ver :))
      Ne olursa olsun yazmana çok sevindim. O zamanlardan bir ses, hem de anlayan bir ses duymak çok güzel!
      Çok sevgiler.

      Sil
  19. Bir ustadın yazımı begenmesinden onur duydum\0/ Teşekkür ederim.. "Albayım" tarzı subay sevgili karakterlerini Türk Edebiyatından öte Rus ve batılı eserlerde de sıkca görmek mümkün. Kaldı ki, sana çiçek veren prense de çok yakışmış bu imge karekter:)

    Sayende, bu satırlarını okuyan hiç kimse basit bir okul anısı deyip geçmedi. Kendimizden muhakkak birşeyler bulduk, içimizi buran kuçük başkaca anılar geldi aklimiza. Tebesumlerimiz de olmuştur çokca.

    Eriştiğimiz bu modern ruhsuz zamanlardan, o zamanlara dönüp yeniden yaşamak istediğimi hissettim okuduğumda mesela. Fransız işgalinden kalma, yusek tavanlı, belki de gemi güvertelerinden sökülmüş ahşap tabanlı, kalın taş duvarlı, döner merdivenli Mersin Ortaokulunu hissettim taa burnumda. Bol taneli acılı şalgam, örgü simit ile belediye gazozu, salçalı ekmek ile depozitli plastik tıpalı ayran, kocaman siyah sağlık topları, tahtadan atlama kasaları, iş ve teknik/ev ekonomisi dersleri, karlı kotlar, omuza kadar kıvrılan tişörtler, espatiler, wc lavabosundaki aynada elin dört parmağıyla son ve tek bir hareketle şekil verilen velet perçemleri,sıkı saç örgüleriniz, yılda birkez gelen cümle kapı nöbetleri, 19 Mayıs hareketleri, şube bina/ana bina, dayakçı Nazmi Hoca, Madonna, La ısla Bonita...:))

    Çocukluğun sonu gençliğin başı. 13'lü yaşlarda prensken şimdilerde "Albayım" dediğin o çocuğa gelince... Sınıfımızda hiç kimse o çocuğa el sürmemiştir emin ol.. Belki "haddini bildirdik, patakladık" demişizdir. Sınıfın en gözde kızını -sözde- korumak adına uyarmış, ama asla dokunmamışızdır..

    Sana ve o yıllardan yazmak ne iyi geldi anlatamam.İp ucu elbette mumkun;) Sen yeter ki blogda hepimize yeni bir yazı hediye et yeni yılda, yeni umutlarla.

    Sevgilerimle, T :))

    YanıtlaSil
  20. Yine çok güzel yazmışsın da kim olduğunu yazmamışsın :) O okul günleri gözümün önünde canlanıverdi. Anlattıklarının hepsi bir şekilde içimize işlemiş, kimisini unutmuşum, sen hatırlattın. Şube bina/ana bina ayrımını bile unutmuşum nasıl olduysa ama dayakçı Nazım Hoca tabii ki hatırladıklarımın başında. Geçenlerde ortaokuldan bir arkadaşımla görüştüm, bana o zamanlardan kalma anket defterini verdi. Öyle naif şeyler yazılmış ki o deftere. Kimi zaman insanın içini sızlatacak kadar naif.
    Umarım yazacağım yakın zamanda. Kim olduğunu yazmasan da uğra ara ara. Sevgiler T :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

bizim büyük çaresizliğimiz