bir yaz gecesinden notlar


"Mavi bir renk değil bir huydur bende 
ve benim yetinmezliğimdir"
Hiçbir şey anlamadım bu yazdan, ne tuhaf geçti. Zaten yaz sıcağının insanı pelteleştiren, nemden ağırlaşmış, birbirine benzeyen günleri içime hep bir sıkıntı verir. Büyük şehirlerde sanki şehir o yaz boyunca soğurduğu sıcak nefesini solur yüzünüze yüzünüze, kaçamazsınız bir yerlere. Yaz gecelerini severim ama, uzadıkça uzasın isterim, uzatırım. (Maviye çalar ya bir de rengi hani.) Hafif bir esintide gece yürüyüşleri, sokaklar, teraslar, balkonlar, yine sokaklar... Sanki duvarlar arasında yaşadığımızı bize biraz unutturacak bir şeyler var yaz gecelerinde…

Pencereler açık, dışarının sesleri doluyor içeriye. Alt komşu kaç gündür döne döne Ajda’nın insanın içini sızlatan eski şarkılarını dinliyor. Sokağın karşısındaki evlerden birinden de 60ların 70lerin Amerikan şarkıları yükseliyor kimi zaman. Daha önce hiç duymadığım şarkılar, insanın hiçbir şey yapmayıp sadece onları dinleyesi geliyor. Asi bir taşralı şarkıcının söylediğini hayal ediyorum. Cesaret bulsam seslenip soracağım. Bazen bir yaz sarhoşu bir şeyler mırıldanarak geçiyor sokaktan. Uzaktan gelen araba sesleri. Maç varsa –bu geceki gibi- arada duyulan bağırışlar. Tüm sokak, aynı gecenin içinde bu sesleri dinliyoruz hep birlikte. Geceyarısından sonra arka avluda kesik öksürükler, geceyarısı açılan bir musluğun sesi. Martı çığlıklarıyla uyuyoruz, ki çok gürültücüler, sonra uzun uzun öten vapur sesleri geliyor uzaktan sabaha karşı. Denizi hatırlatan bir şeylerle uyanmak güzel! Bütün bu sesler evreni, insana zamanı birileriyle bölüştüğünü hatırlatıyor sanki, biz hepimiz bu şehirde aynı gecenin içindeyiz.

Yaz çoğunlukla bu şehirde, geceleri müzik dinleyerek, sabah erken saatlerde yürüyüşe çıkarak, öğle vakitleri mümkün olduğunca içerilere kaçarak, kendimi günbatımlarına ve affedersiniz instagrama kaptırarak, Moby Dick’i okumayacağım diye kendimi biraz olsun bazı kitaplardan azade etmenin rahatlığına bırakacakken Melville çevirisiyle cebelleşerek geçti. Okyanus hayaletleri, aman ne fena denizin koordinatsızlığı filan diye bir yazı yazdıktan sonra Melville’in denizcileriyle, güvertede, açık denizlerdeyim şimdi. Aslında denize olan aşkım  baki. Bunu bu yaz daha iyi anladım. Bir de vapurlara. Daha önceki yazımı bilenler nasıl da tutarsız bir insan olduğumu düşünecekler haklı olarak:)

Yazın çok kitap okuyamadım, bölük pörçük okumalar sadece. Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e mektuplarını okudum. Çok dokunaklı satırlar. Has bir tutku. “İki yitik hasret, iki parça can.” Tutkunun, insanı çocuk yapan bir yanı var. Ahmed Arif öyle kendine özgü ifade etmiş ki sevgisini.. Ağzı da bozuk hani bayağı. Basıyor küfrü. Şu çağda yaşasa, (hele ki whatsapp kullansa:)) bunları hissedemezdi, yazamazdı diye düşündüm nedense. Bir yandan da Sylvia Plath'ın günlüklerine başladım fakat ikimizin melankolisini bu yaz kaldırmaz deyip yarım bıraktım. Yoksa çok severek okuyordum. Yetinmezlik üzerine düşündüm. Plath'ın her satırında soluk alan bir his bu. Hayatın eksik kaldığını hissetmek, ikinci bir hayat özlemi sürekli. Ne kadarıyla yetinmeli hayatın, ne kadar fazlasına istek duymalı? Bu sorunun cevabını veremiyorum. Ne kadarı açgözlülüğe giriyor? Hayatı genişletme isteği bir yandan insanı diri tutan bir şey değil mi? Eski işyerimde bir Huriye Teyze vardı, çaylar, kahveler ondan sorulurdu. Dertleşirdik arada. Ne diyeceğini bilemediğinde, gerçekten de diyecek bir şey olmadığında "napcan alkım hanım" derdi. Doğru, derdim ben de. Öylece bitirirdik o bahsi. Sonradan ben de alıştım buna. Cevaplayamadığım sorular karşısında, napcan alkım hanım, diyorum kendime, napcan.


Dostoyevski’nin Timsah adlı bir öyküsünü okudum ve içine Kafka kaçmış bir Dostoyevski ile karşılaştım. Bir komiklikler, bir ironi, bir taşlama ki sormayın gitsin. Bayıldım! Bir timsahın içinde yaşamaya başlayan bir adamı anlatıyor. Kadınların Kafasından Geçen Öyküler’e başladım bir yandan, -maymun iştahlılık işte- hoş bir seçki. İlk olarak Tomris Uyar’ın “Yaz Şarabı” öyküsünü okudum. Bir kadının yaşadığı bir gecelik tuhaf bir ilişkiyi yine müthiş ayrıntılarla anlatıyor. Ray Bradbury’yi Fahrenheit 451 dışında bilmezdim, geçen gün doğum günü diye gittim Resimli Adam isimli kitabını aldım. Çok yazara da yapmam böyle bir kıyak ama o gün içimden geldi. Bradbury’nin farklı bir kafası var. Resimli adam, vücudu resimlerle kaplı biri. Bu resimler gece boyunca yer değiştiriyor. Her öykü o resimlerden birinin hikayesi. 

Blogu iyice boşladım, işte yazın yan etkilerinden biri. Bir türlü yoğunlaşamamak, kafanın hep biraz bulutlu olması. “Eylülüz bu gece”, diyor şarkıda. Epey hüzünlü bir şarkı. Yaz gecesi bunu kaldırıyor, Romy Schneider da, e yazı da öyle, o halde korkmayalım, dinleyelim! Uzun bir aradan sonra sevgiler.

Yorumlar

  1. Şahane bir film "Les choses de la Vie" ve ne kadar anlam yüklü "Hayatın Şeyleri", değil mi? Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne yazık ki filmi izlemedim, bu şarkıya rastladım bir şekilde. Şarkının sözleri, Romy Schneider'ın şarkıyı söyleyişi filan çok hoşuma gitti. Hüzünlü bir filme benziyor, bir fırsat yaratıp izleyeyim aslında. Belli ki sizde yer etmiş. Sevgiler Ay.

      Sil
    2. Sanırım filmden çok adına kapılıp kalmıştım, halen de öyle. :) Yaş aldıkça böyle oluyor herhalde. Yazdığım cümle izlenimlerimden aklımda kalandı, umarım izlersiniz yakında ve belki konuşuruz daha sonra film üstünde..(http://aydanizlenimler.blogspot.com/2014/01/les-choses-de-la-vie.html) Sevgiler..

      Sil
    3. Filme dalınca, Sylvia Plath'dan ayrı düşünemediğim Nilgün Marmara'yı unutmuşum. Plath kadar hüzünlü ve okunası...

      Sil
    4. Sevgili Ay, Yazınızı okudum, hikayenin sonunu epey merak ettim:) Sonbahar günlerinde izlemek üzere not aldım! Ayazda Bir Yürek benim de çok sevdiğim filmlerden. Nelly ve Mösyö Arnaud da Sautet'nin sevdiğim bir filmi, öğrencilik yıllarında izlemiştim ama hatırlıyorum.
      Nilgün Marmara'yı biliyorum ama ne yazık ki okumamışım hiç. Hatırlatma için teşekkürler. Aklımda olacak. Sevgiler.

      Sil
  2. Evet, uzun bir ara verdin gerçekten. Hoşgeldin, umarım bu aralar tekrarlamaz.
    Plath'ın günlüklerini ben de okumayı istiyorum ve aynı sebeple erteliyorum satın almayı. İkinci bir hayat özlemi, işte bu aralar en çok hissettiğim bu benim de, eksiklik duygusu...
    Sevgiler alkım, uzaklaşma fazla :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Kitapsiz Kedi,
      Plath'in gunluklerini al mutlaka! Cok sevdim ben. Zamanini ayarlamak lazim iste, biraz bunaltici bir zamanima denk geldiginden biraktim:) Ikinci bir hayat ozlemi konusunda dusunuyorum hala. Herhalde insan hayatinda alternatifler oldugunu gormek istiyor. Aksi halde cok klostrofobik olabiliyor hayat. Ne bileyim, ben de anlamis degilim tam. Tesekkurler ses verdigin icin. Sevgiler;)

      Sil
  3. Ya neden bizim apartmandaki insanlar sizin ordakiler gibi ajda yada amerikan şarkıları dinlemiyor. Hepsi dertten muzdarip sanırsam :) İsmail Yk dinliyorlar bizimkiler. Vallahi güzel bir yaz geçirmişsiniz :D Bu arada bende çok kitap okurum sanıyordum da bende bir yerden sonra kaptum :D Okuyamadım bir şey. Emeğinize sağlık efendim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Emrah, cok guldum yazdigina. Bizim burada da su siralar boyle sevdigim muzikler geliyor komsulardan. Yoksa tersi bir durumu yasamisligim da cok:) kitap konusunda ise bir kitabi adamakilli bitiremesem de kitaplarla hasir nesir olmus sayiyorum kendimi. Buna da sukur;)

      Sil
  4. Ben bugun hiç aklımda yokken Romy Schneider'i hatirlamistim. Alain Delon'la olan ilişkisini ve trajik sonunu. Yazinizda yeniden karsima cikmasi ne tuhaf.. Rus Öyküleri'ni ben
    de okuduydum yillar once
    Timsah tam bir sürpriz olmuştu gercekten.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Seda merhaba,
      Bu tuhaf tesadufler oyle acayip ki! Benim cok fazla basima geliyor.
      Romy Schneider beni de cok etkiler. Bu videoyu da o olmasa bu kadar sever miydim bilmiyorum. Timsah'i okuman da ne buyuk surpriz! Ben bir arkadasim sayesinde haberdar olup okudum ve bayildim.

      Sil
  5. Yazdınız, eylül havası esti..Bu bunalmış, sıcak ile gevşemiş mıyışmış ruha ne iyi geldi..
    Ne kadar mutluluk verici.:)))
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Anna. Yaz çok çabuk bitmesin de esintili günler gelsin artık değil mi? Özledik:)) Sevgiler.

      Sil
  6. ne güzel yazı :) timsah'ın radyo tiyatrosunu dinlemiştim ben, TRT'nin, Zeki Alasya-Metin Akpınar da var oyunda, bir bakmak istersen:

    http://www.youtube.com/watch?v=TsgwZerxXzk

    sevgiler
    neolitik hanım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu ne güzel bir sürpriz oldu Neo! Hiç haberim yoktu böyle bir şeyden, öyküyü bile çok geç keşfetmiş oldum. Muhakkak dinleyeceğim. Radyo tiyatroları ne güzeldir bu arada, ahh ahh:)) Sevgiler

      Sil
  7. Herkesin serzenişte bulunduğu, sızlandığı şehrin sesini ne güzel dinlemişsiniz ve ne güzel anlatmışsınız... Anlatımınızdan etkilendim doğrusu, ellerinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Sesler, şehrin sesleri yaz gecelerinde daha da bir hayatımıza giriyor sanırım, ya da bana öyle geliyor:)

      Sil
  8. ne tatsız bir yazdı sahiden, hele ağustos, bazı günler, evet dedim kendime, kesinlikle kış insanıyım ben, nem bastırınca nefes alamadığımı hissettiğim günler oldu, hastane ortamının sıcağa eklenmesi de bu sıkıntıyı arttırdı. yaz gecelerini ben de çok severim biliyorsun, ne güzel sohbetler etmiştik yaz geceleri üzerine. ama bu yaz gecelerden de bir şey anlamadım ben, bu yıl kış da bir garipti zaten, neyse şikayetlerime burada son veriyorum:)

    yazdığın kitaplar ne zamandır aklımda, okusam diye düşündüğüm kitaplar, ahmed arif’in mektupları ve sylvia plath’in günlükleri, mektup, günlük türündeki kitapların bir başka yeri var bende, geçenlerde kendime hayatında en çok yer tutan, seni değiştiren kitaplar hangileri diye sordum, cevabımdaki kitapların önde gelenleri günlük, mektup tarzı kitaplardı, neden böyle bilmiyorum. dostoyevski’nin timsah’ını ben de okumuştum, biraz değişik bir dostoyevski öyküsüydü diye hatırlıyorum, kitaplığa baktım kimseye ödünç vermemişim çok şükür, tekrar okuyayım, bir kitabı ikinciye üçüncüye okumanın tadı da bir başka olmuyor mu? özellikle aradan uzun zaman geçtiyse, başka bir kitap okuyormuşum gibi geliyor bana, altını çizdiğim, etkilendiğim her şey değişmiş oluyor.

    yetinmezlik konusu üzerine, yazını okuduktan sonra, ben de düşündüm, hayatın eksik kaldığını hissetmek hiç geçmeyecek bir his gibi geliyor bana, dünyaya gelmek, insan olmak demek; kopmak, eksilmek, sıkışmak demek, bütün dünyaya, evrene uzanan bir ruhun ve hayalgücünün bir bedenin içinde olması demek çünkü dünyada olmak. cemil meriç’in bir sözü vardı insanı tarif ederken; etten bir kafes içinde çırpınan aciz bir ruh, diye yazmıştı. bir yaz günü hiç girilmemesi gereken konulara adım atmış bulunmaktayız:)

    affedersiniz instagrama kaptırarak yazmışsın ya çok güldüm ona, ben de benzer durumlardayım nereye kadar sürecek bakalım, kış gelince geçer belki, içinde resim olan, fotoğraf olan şeylere bağımlılık geliştirme potansiyelim çok yüksek:)

    demek denizle barıştın, ben hala uzaktan seyretmeyi yeğliyorum:) ama bu yaz ağaçları seyretmeyi çok sevdiğimi fark ettim, oturup saatlerce göğe uzanışlarını, yapraklarının rüzgârla salınışını izleyebilirmişim gibi geliyor

    neyse ki bitti ağustos, o zaman bir cansever şiiri de benden gelsin:
    “Karşınızda eylülün sesi
    Ağustosa çekildi, eylülün sesi
    Birazdan konuşacak
    "Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

    Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
    Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
    Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
    Yosunların kapılara usulca
    Tırmanıp yerleştiği
    Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar."

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zerka, ne güzel yazmışsın, başlı başına bir yaz yazısı olmuş bu. yollardayken, huşu içinde okudum! uygun bir vakit bulur bulmaz yazacağım sana. hemen bir merhaba demeden edemedim:)) sevgiler!

      Sil
    2. tekrar merhaba zerka:))
      cansever şiiri yazmışsın ya, bugünlerde de sık sık karşıma çıkıyor. tesadüfen bir kitabını elime alıp açtım ve karşıma trenlerden bahsettiği mısralar çıktı. tam da trenleri düşünürken bugünlerde. artık bu tesadüflere şaşırmıyorum. eylül şiiri de harika! eylül ne güzel ay, keşke birkaç ay sürse diyordum ben de geçenlerde:))

      bu yaz benim için de sıkıntının yazıydı. fazla sıcak, fazla tanımsız, tuhaf, karmakarışık ve yoğun bir yazdı. yaza yakıştırılan hafiflikten eser yoktu benim için. sen de hastane filan demişsin, merak ettim. umarım çok can sıkıcı birşeyler yoktur. yaz günlerini hastanede geçirmek nasıl bir şey biliyorum. geçmiş olsun...

      denizi hep sevdim aslında, ama o okyanusların ortasında olma fikri hep ürküntü verirdi. nedense şimdi öyle değil. insan ne tutarsız yaratık:)) okuduğun kitapta da öyle oluyor. bir zamanlar çok sevdiğini şimdi hiç sevemeyebiliyor insan.

      günlükleri ve mektupları ben de çok seviyorum. mansfield'ın bir hüzün güncesi'ni okumuş muydun? ben çok severek okumuştum, tadı damağımda kalmıştı. okumadıysan aklında olsun. ara ara elime alıp sayfalarını karıştırıyorum. bu rada, özlemişim seninle yazışmayı. epeydir ayrı kaldım bloglardan, yazılardan. instagram daha mı kolay geliyor ne? umarım sonbaharla birlikte biraz daha dönerim buralara. sevgiler zerkacım.


      Sil
    3. Zerkacım, sonradan aklıma geldi, (bak işte yazın böyle sersemleştirici bir etkisi var üzerimde, böyle muğlak bir mevsim olmaz olsun! :), yetinmezlikle ilgili yazdıklarına değinmeyi unuttum. Hala düşünüyorum bu konuda ve bir yanıt da bulamadım doğrusu ama Cemil Meriç ne güzel söylemiş. Kendimize hapisiz işte. Ben bir de bunu hiç dert edinmeden yaşamak mümkünken neden dert ediyoruz bazılarımız, ona takılıyorum. Sürekli sınırlarını yoklama, alanını genişletme isteği. Nereden geliyor bu? Ne çok düşünüyor zihin bazen, öyle değil mi?
      Güzel eylül günleri diliyorum sana!

      Sil
  9. mansfield’in güncesi, nasıl haberim olmamış bundan, nasıl mutlu oldum bu habere bilemezsin, hemen okumalıyım, eylül güzel sürprizlerle başladı diyebilirim o zaman, öyle de devam eder inşallah:) okuduğumda sana da yazayım günceyle ilgili.

    o tutarsızlık durumu bende had safhada, bazen eğlenceli olduğu gibi bazen oldukça can sıkıcı olabiliyor. ama yaş ilerledikçe biraz daha tutarlı olmaya doğru yavaş yavaş ilerliyorum sanırım ve çok iyi bir şey bu:)

    cansever böyle işte, hiç ummadığı anlarda karşısına çıkar insanın. şairin seyir defteri kitabı hep elimin altında bir yerlerde tutuyorum, canım sıkıldıkça karıştırıyorum, sıkı can iyidir çabuk çıkmaz diyen bir büyüğüm gibi avutuyor beni, ama bu pek iyi bir benzetme olmadı, böyle diyen büyüklerden pek hazzetmezdik çocukken:)

    hayatı genişletme isteği belki özünde güzel bir şey de kendi kısacık, sınırlı hayatımıza saplanıp kaldığında zarar veren bir şeye dönüşüyor, yalom’un bir kitabında geçiyordu. "Kararlar acı verir çünkü olasılıkların sınırlılığını ifade eder ve insanın olasılıkları ne kadar sınırlıysa ölüme o kadar yaklaşır.” diyordu. elimizdeki kısacık sürede bir şeyler yapabilme telaşı belki de bu eksiklik duygusunu bu kadar yoğun yaşamamıza sebep olan şey. son zamanlarda ben belki de bu kadar çok şey yapma çabasından vazgeçmeliyiz diye düşünmeye başladım, eskiden tam tersini düşünürdüm. aklıma hep van gogh’un theo’ya mektuplar’daki (beni en çok etkileyen kitapları düşünürken aklıma gelen kitaplardan biri de buydu) bir sözü geliyor. “Bana gelince, ben, iyi günlerde de kötü günlerde de, küçük bahçesiyle yetinen, bitkilerini seven ufak çapta bir bahçıvan olmaktan hoşnutum.” van gogh’un hayatına bakınca, o küçük bahçeyle yetinen mutlu bir bahçıvan olmaktan çok uzakta bir yerlerde durduğunu görünce, bahsettiği şeyin kolay gözüken ama çok zor gerçekleşen bir şey olduğunu da düşünüyorum. yine kitapta geçen bir cümle çok güzel açıklıyor aklımdan geçenleri, hem trenlerden bahsetmişken sen, bu cümleyi yazmadan edemedim. “Yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. Neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da Fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? Bizi Tarascon ya da Rouen’e nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. Bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa, o da şu: Yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.”
    belki mesele burada düğümleniyor, biz yaşarken yıldızlara varmak istiyoruz ama mümkün değil bu, ama senin dediğin gibi bunu dert edinmeden, yalnızca yıldızları seyretmekle yetinmek gerek belki de. ama insanız işte ne kadar anlatsak da kendimize bunları içimizde uçmak isteyen bir yan var :)

    ne çok konuştum:) bir şeyleri anlatmaya çalışıp da anlatamayınca böyle oluyor bana:)

    çok sevgiler, güzel eylül günleri, sararan yapraklar, serin rüzgarlar.. :)

    YanıtlaSil
  10. bir de, anneannem uzun zamandır hastanede, başarısız iki ameliyat geçirdi belinden, ama durumu yavaş da olsa iyiye gidiyor çok şükür, çok şiddetli ağrıları dışında. bu sefer iyi bir ameliyat olması ve kısa sürede sağlığına kavuşması için dua etmekten başka bir şey yapamıyoruz.

    YanıtlaSil
  11. zerka, ne çok konuştum olur mu hiç, sen konuş, ben dinlerim hep!!!

    kusura bakma yazamadım sana. biraz seyahatlerle, biraz da yazlık halleriyle geçti yine son zamanlar. ben illa ki bir düzen arıyorum işte, yaz havasıyla birlikte düşüncelerim bile havada geziniyor, onları tutamıyorum, doğru dürüst bir şeyler yazamıyorum sanki.

    yine ne güzel yazmışsın ve şu yetinme konusuna gelirsek -ki hala o konudaki düşüncelerim oturmuş değil- ama evet, yıldızlara varmak istiyoruz. ben mesela bunu çok istiyorum!!! olmaz ama, değil mi?:))

    bir "insan aramalı, arayış sürmeli, sınırlar zorlanmalı" diyorum, bir de "o küçük bahçeyi kabullenmeli ve güzelleştirmeli" diyorum. ama sanki ilkini daha fazla benimsiyorum da ikincisini de benimsemek için kendimi iknaya çalışıyorum. aslında fazlaca bir iştah da insanı nefessiz bırakabiliyor, o telaşlı yaşayışta insan hiç bir şeyi anlamayabiliyor. çelişkiler dünyası vesselam. ben yine huriye hanımı hatırlayıp (sonradan ekledim yazıya) "napcan alkım hanım" demek istiyorum. huriye hanım hep imdadıma yetişiyor.

    şu "theo'ya mektuplar" kitabını mutlaka okuma listeme eklemeliyim diye düşündüm yine. sen daha önce de bahsetmiştin, hatırlıyorum. gerçi -seninle konuştuğumuz- bachelard'ın kitabına da başlayamadım. ne olacak bu kitap listesi böyle? ama yok, bu mektupları okumalıyım gerçekten. sonbahar için güzel bir seçenek olabilir. bu arada yakın bir arkadaşım yorumlardaki yazışmalarımızı okumuş ve çok sevmiş, sana da iletmemi istedi. yorum yazmanın o mucizevi şifresini çözebilirse o da yorum yazacakmış:))

    anneannen umarım sağlığına kavuşur bir an önce. hastanelerde olmak hem hasta için hem de yakınları için ne zor, hele ki yaz günlerinde. çok çok geçmiş olsun. ben de maalesef bu yaz başı anneannemi kaybettim. çocukluğumun bir kısmıyla vedalaşmış gibi hissettim kendimi. anneannelerin yeri ayrı...dilerim bir an önce ayağa kalkar anneannen.

    çok sevgiler zerkacım!

    YanıtlaSil
  12. alkımcım, başın sağolsun, mekanı cennet olsun anneannenin, anneannelerin yeri bambaşka sahiden, çocukluk kahramanlarımız onlar bizim.

    ne kusuru ne demek, zaman meselesini çok iyi anlıyorum, bazen ben de öyle bir koşturmacanın içinde buluyorum ki kendimi, aslında yaptığım bir şey de yok bakınca:) sen yine geziyorsun, en güzel şekilde kullanıyorsun zamanı. hem senin yeni yerleri geziyor olduğunu bilmek bana iyi geliyor, aslında normalde gezen insanlara azcık kıskançlık beslediğimi itiraf etmeliyim:) ama senin gezmelerini hiç kıskanmıyorum, gerçekten. belki yazılarınla bana kendimi oralara kadar gitmiş gibi hissettirdiğinden, belki yerlere, insanlara bakışımızda sıkça yakaladığım ortak noktalar yüzünden, bilemiyorum ama öyle:)

    ah o uzayıp giden kitap listelerimiz :) okuyamasak bile liste yapması da güzel, bir gün hepsini okuyacağız buna gerçekten inanırsak başarabiliriz:) manguel’in borges’in evinde kitabında okumuştum, borges şöyle demiş: “liste yapmak şairin en eski işlerinden biridir.” işte bu, dedim liste yapmayı neden sevdiğimi buldum, şair ruhu taşıyor olmalıyım azcık da olsa:) işin gerçeği, şair ruhundan millerce ötede duruyor olsam da liste yapmaktan vazgeçmeyeceğim :)

    “napcan alkım hanım”, evet, en güzeli bu, bazı insanlar çözümlere dolambaçlı yollardan geçmeden de ulaşabiliyor, illa dolanıp duracağız işte biz:)

    arkadaşına benden çok selamlar, sevgiler, onun yorumlarını da okumayı çok isterdim, yorum yazmanın mucizevi şifresini açıklıyorum; yazmaya başlamak ve aklına ne gelirse yazmak :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ah, borges de liste yapıyormuş demek! iyi, kendimi biraz daha iyi hissettim şimdi:)) eskiden, hele ki öğrenciyken daha da çok liste yapıyordum.

      bu gezene karşı azcık kıskançlık besleme durumunu biliyorum. ama nasıl kıskanmayasın ki? gezmek gerçekten çok güzel. ben seyir halinde olmayı çok seviyorum, o yüzden trenlere bayılıyorum. hani, bitmiyor ya seyahat ediyor olma hali, ondan! insanlara, yerlere bakışımızdaki ortak noktalar demişsin ya, çok çok sevindim buna. ne güzel:))

      arkadaşım hala yorum yazamadı, dediklerini ileteceğim. burada yazdığın yorumlarından başka arkadaşlarıma da bahsettim, okusunlar diye. ben dönüp dönüp okuyorum. seni tanımak ne güzel zerka! çok sevgiler;)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

"çınar, ben, ağaç ve kedi"