Son zamanlarda
izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu. Film, Amazon’un ağzındaki Serra
Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce
insanın Sebastião Salgado tarafından çekilmiş siyah
beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu
bu mahşeri ortam, gerçeküstü bir
atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına
bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin
kölesi onlar,” der Salgado.
Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla
insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde
dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle
yazan, yeniden yazan kişidir,” der filmin başında Wim Wenders.
Sebastião Salgado, Brezilya’da bir çiftlikte
dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta
babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, her
dağın ötesinde bir hikâye, görülecek bir şey vardır, der ve hayatının geri
kalanında o gittiği ovadaki ışığı unutmaz, çocukluğu onu bir biçimde dünyanın
her yerinde takip eder. Ne tuhaf işte, çocuklukta bir kapı açılırmış ve oradan
gelecek süzülürmüş içeriye. Graham Greene demiş bunu. Bu ışık da böyle anlardan
biri olsa gerek fotoğrafçı için. Yurttaş Kane için çocukluktaki kızak neyse Salgado için de bu ışık oydu belki.
Salgado askeri rejim yüzünden ülkeyi terk
etmek zorunda kalır, Paris’e yerleşir. Karısının mimarlık öğrenimi için aldığı
fotoğraf makinesiyle gitgide daha çok ilgilenir. Öyle ki Dünya Ekonomi
Bankası’nda bir ekonomist olarak çalışmayı bırakır ve kendini makinasıyla
birlikte Afrika’nın derinliklerine atar. Salgado’nun bir fotoğrafçı olma
yolundaki serüveni de böylece başlar.
Ondan sonra
dünyanın türlü hallerine tanıklık edecek fotoğraf projeleri geliştirir.
Katliamlar, kuraklık, açlık yüzünden göç etmek zorunda kalan insanları
(Exodus); savaş mağdurlarını; el emeğiyle iş üreten işçileri (Workers),
fotoğraflar. Bütün dünyanın mültei çadırlarıyla kaplanmış olduğunu
düşündürtecek manzaralar görür. Aylarca Afrika’da kalır. Bosna’daki, Ruanda’daki
kıyımlara tanıklık eder, o insanların yanında bütün çekilen acıları
fotoğraflar. İnsanların yavaş yavaş ruh sağlıklarını kaybetmelerine,
delirmelerine ve yok olup gitmelerine tanık olur. Çoğu zaman makinasını bırakıp
çaresizce ağlar. “Bizler insafsız hayvanlarız, tarihimiz savaş tarihi, bir
delilik öyküsü.” Ruanda’dan sonra insanlığın kurtuluşuna inanmaz, buradan sonra
bir hayat inşa edilebileceğine inanmaz, buna hakkı olduğuna da. Kendi deyişiyle
“ruhu hastadır” artık. Fotoğrafçının umutsuzluğa düştüğü noktada seyirci de
aynı umutsuzluğu hisseder. Wenders arka arkaya bu dehşet görüntülerini
paylaşmaktan geri durmamıştır. Fakat bir söyleşisinde “bu filmi Ruanda’da
bitiremezdim,” der, “umutlu bir şeylerin olması gerekti.”
Salgado çocukluktaki
çiftliğine döner. tTropik bir ormandan geriye kıraç bir arazi kalmıştır. Burada
karısı Lélia devreye girer, muazzam bir ağaçlandırma projesine (Instituto
Terra) ön ayak olur. Bu proje hem o topraklara hem de Salgado’ya hayat verir. O
çorak arazi tekrar tropikal bir evrene dönüşür. Bu arada yeryüzünde insan eli
değmemiş toprakları fotoğraflamak üzere Genesis isimli projesine başlar. Modern
hayatın sızamadığı kabileleri ziyaret eder, Amazon’un derinliklerindeki
anaerkil Zo’e’leri, Sibirya’da soğuktan çizmeleriyle uyuyan Nenetleri, Ob
nehri’ni ve dünyanın kıyısını keşfe çıkar. “Yeryüzüne bir aşk mektubu” olan bu
projeyle gezegenin daha iyimser bir çehresiyle karşılaşır. Brezilya’daki
çiftliğe döndüğünde artık ağaçların arasındadır.
“Ağaç herkesin evidir. 400-500 yıl
yaşayacaklar. Ne müthiş bir güç ama! 400 yılda gökyüzüne yükselecekler. Belki
sonsuzluk ölçülebilir bir şeydir,” der Salgado filmin sonunda.
Toprağın Tuzu, fotoğrafçının
siyah beyaz fotoğraflarıyla, aile hayatına dair hikâyelerle ve Wenders’le ve
oğluyla birlikte kutuplara ve Papua Yeni Gine’ye yaptığı gezilerle ilerler.
Wenders, Salgado’yu karanlık bir odada, siyah fon önünde çeker, onun rahat
olmasını istediğini ve onun alışkın olduğu karanlık odada karar kıldığını
söyler bir söyleşisinde. Bu gerçekten işe yaramış gibidir, kimi çevrelerce
fotoğrafları “fazla güzel” bulunduğu için eleştirilen Salgado’nun samimiyetini
bize hissettirir. Wenders’in filmin başında da dediği gibi insanları, insanlığı
önemseyen biridir o, yaşamı sırasında bir değer yaratmayı başarmış kişilerdendir -ne zor ve ne güzel bir şey bu-
ve film sırf bu ilham için bile izlenir.
*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlandı. Tembel blogger :)
*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlandı. Tembel blogger :)



Justine!!!
YanıtlaSilNe güzel yazını görmek! Geçen gün eski bir posttaki yorumlara takıldım, sen börek yaparken bir yandan da bana yorum yazmışsın, yine çoook hoşuma gitti. Yine güzel börekler yapıp yanına da çayını demliyorsundur umarım:))
Ben çok film izleyemiyorum artık. Ama arada böyle denk geliyor işte. Wenders'i ben de çok severim. Bu belgesel de çok güzeldi. Salgado'yla tanışmış oldum. Fotoğraçılarla ilgili karmaşık hislerini anlıyorum fakat bu adam gerçekten bambaşka, insanları umursayan birisi, kişi olarak görür görmez samimiyetine inanıp onu seviveriyorsun. O yüzden de filme çok ısındım sanırım. Böyle kişilerin varlığını bilmek iyi geliyor insana.
Son zamanlarda dizi izlemeyi de bıraktım. Ama öyle güzel anlatmışsın ki yağmurlu hava, kasvetli gökyüzü filan diye -yine!- insanın işi gücü bırakıp kahve ya da şarap eşliğinde The Killing izleyesi geliyor. Bir zamanlar da Mentalist izlerdin böyle. Unutmadım, aklımda;)
Öpüyorum seni! Çok çok sevgiler,
Yazınız çok güzel olmus.Teşekkürler.
YanıtlaSilBen teşekkür ederim, beğenmenize sevindim.
Sil